Komando Tahsin'i kaybettik

Bazı insanlar vardır, ölümü adeta ceplerinde taşırlar. Buna rağmen ölümü onlara yakıştıramazsınız...

GÜNCEL
Salı, 9 Ekim 2012 (14 yıl 4 hafta önce)

Akşamın geceye evrildiği saatlerde geldi haber: “Komando Tahsin ölmüş!.."

Bazı insanlar vardır, ölümü adeta ceplerinde taşırlar. Öyle cesur, öyle atak, öyle militan bir yaşam içindedirler ki, her an bir yerlerde kör bir kurşuna hedef olabilir, kalleş bir bıçak darbesi yiyebilir, kahpe bir faka basabilirler...

Buna rağmen bir taraftan da ölümün onları bulamayacağını düşünür, daha doğrusu ölümü onlara yakıştıramazsınız...

“Komando” Tahsin ALPŞAR işte onlardan biriydi... Bir zamanlar, “ölümün Komando Tahsin'i, hem de kalp krizi kılığına girmiş olarak gelip bulacağını” ileri sürecek olsanız, onu tanıyan istisnasız herkes, “hiç olacak şey mi...” diye düşüneceği için yüzünüze acıyarak bakardı herhalde. Ama bu “olmaz”ın ne yazık ki olduğunu öğrendik bugün acı içinde.

Tahsin yoldaş, yoksul bir Kürt ailenin hayatı binbir çile ve sefalet içinde geçmiş çocuğuydu. Adana'nın proleter semtlerinden Anadolu Mahallesi'nde büyümüş, daha 10 yaşına bile gelmeden karakolla-işkenceyle tanışacak ölçüde de feleğin çemberinden geçmişti. Arkasından erken yaşta başlayan işçilik yılları geldi.Yapılı karayağız bir delikanlı olarak gittiği askerde komando yaparlar onu. Lakabı oradan gelir zaten.

1974'te Kıbrıs işgaline gönderirler birliğini. Ada'ya ilk çıkanlar arasındadır. Savaşta bir bombanın patlaması sonucu kulaklarından biri işitme duyusunu yitirir. O haksız savaşta asıl ruhu yaralanır. Komutanlarının emriyle çoğu silahsız insanları öldürmenin acısı, geceleri uykularını bölecek kadar derin işlemiştir içine. O kocaman gövdenin içinde zaten her zaman sevimli bir çocuk yüzü ve ruhu saklı olmuştur.

Askerlik dönüşünde TİKB ile tanışır. Su yolunu bundan sonra bulur zaten. Bu korkusuz delifişek işçi, yüreğini de yeteneklerini de sınıfının hizmetine adayıp namluyu ve öfkesini o günden itibaren doğru hedeflere yöneltir. Kısa sürede TİKB Adana örgütünün en ünlü “asker”lerinden biri olarak sivrilir. Sadece TİKB kamuoyunda değil, Anadolu Mahallesi başta olmak üzere Adana'nın belli başlı bütün işçi semtlerinde ve devrimci çevreler içinde korkusuzluğuyla efsaneleşir. Adana'da olduğu gibi daha sonra geldiği İstanbul'da da sayısız çatışmadan korsan gösteriye, kahve konuşmalarının güvenliğini almaktan yazılama ve afişlemeye kadar içinde yer almadığı silahlı eylem türü yoktur. Dönemin tutsak düşen bazı yerel kadro ve taraftarlarını kurtarmak amacıyla Sezai EKİNCİ yoldaşın komutasında gerçekleştirilen Adana'daki Hacıbayram Karakolu'nu basan ekibin içindedir. TİKB'li olarak ilk toprağa düşenimiz Azmi AKAN yoldaşın ölümsüzleştiği bu eylemde Komando da ayağından yaralanır.

Komando Tahsin, sadece gözükara bir militan değildir. O her şeyden önce bir işçidir ve devrimciliği seçtikten sonra da en nankör işleri bile hiç yüksünmeden üstlenen bir örgüt adamıdır. Devrimciliği ve örgütlü mücadeleyi seçtikten sonra yaşamının her anına, attığı her adıma, yaptığı her seçime mücadelenin ve örgütün ihtiyaçları yön verir. Oğlunun adını bile -o sıralar militan bir Marksizmin temsilcisi olarak gördüğü Enver Hoca'dan esinlenerek- Enver koyar.

Tahsin, hayatı çalışmakla geçmiş ilkokul mezunu bir işçidir. Ama onun özellikle karşı devrimci “Üç Dünya Teorisi” ile Maocu revizyonizmin reddi döneminde (1977) kendini teorik yönden de donatıp geliştirmek amacıyla harcadığı çaba, saygıyla anılmayı hakeden bir örnektir. Anlamakta zorlandığı Marksist klasikleri anlayana kadar bıkmadan, hem de sesli okuyarak kavramaya çalışan, bu arada önüne geleni sorularıyla boğan ve konu kafasında aydınlandığı andan itibaren de bu kez tartışacak birilerini aramaya çıkan Komando'nun o yıllarda yaygın espri konusu olan bu ısrarlı çabası, “teoriye ilgisizlik”in kazandığı boyutlarla birlikte düşünülünce bugün ayrı bir anlam ve değer kazanmaktadır.

Tahsin yoldaş, 1979 Şubat'ında yapılan ve TİKB'nin “Kurucu Kongresi” özelliğini taşıyan İMT'ye katıldı. 1980 Nisan'ında yapılan TİKB 1. Konferans delegelerindendi. Sahte kimlikle yakalanıp 10 ay kadar cezaevinde yattığı Adana bölgesinde fazlasıyla deşifre olduğu için 12 Eylül öncesi İstanbul İl Komitesi üyeliğine getirildi. 1981 Mart'ında yeniden tutsak düştü. 106 günü İstanbul'da olmak üzere toplam 131 gün gözaltında kaldı. TİKB'nin 12 Eylül döneminde “örgüt tavrı” düzlemine yükselltiği işkencede devrimci direniş zincirinin halkalarından biri de o oldu. 12 Eylül faşizminin sıkıyönetim mahkemlerinde idamla yargılandı. Antakya, Nazilli, Eskişehir tabutluğu ve Ceyhan zindanlarında 10 yıl mahpus yattı. Zindanlarda da boyun eğmeyen direnişçi bir duruşun sahibi oldu.

Ancak cezaevinden çıktıktan sonra aktif devrimci yaşamını sürdürmedi. Fakat devrimci geçmişine yabancılaşan, yaptıklarından pişmanlık duyup ahlanıp vahlanan, daha da ileri giderek bunu proletaryanın sınıfsız toplum kavgasına, devrime, sosyalizme, örgüte ve örgütlü devrimciliğe saldırı malzemesi haline getiren tasfiyeci döneklerden de olmadı. Kendi yorgunluğunu ve tükenmişliğini gizlemek için sağa sola çamur atmaya soyunan düşkünlüklere prim vermedi. O sonraki yıllarında da devrimin, sosyalizmin ve TİKB'nin gönül dostu ve yandaşı olmayı sürdürdü. Kendi emeğine ve geçmişine yabancılaşmadı.

Komünistler olarak bizler de yoldaşımız Komando Tahsin'in anısı önünde saygıyla eğiliyoruz. Onların emeklerini ve sınıfsız komünist toplum ideallerini yaşatıp ileriye taşıyacağız!..

- Devrimciler öldü, yaşasın devrim!
- Yaşasın devrim ve sosyalizm!
- Tahsin Alpşar yoldaş sosyalizm ve sınıfsız toplum kavgamızda yaşayacak!


***
[Tahsin Alpşar'ın Karanlık Çağın Filizi Sezai Ekinci kitabı için yazdığı yazı]

Onur duyduğum yoldaşlığını anlatabilmek


“Ne gökyüzünün aydınlığı
Ne de denizin berraklığı
Bir hiç kalır
İdealimdeki aydınlığın yanında...
”

Sezai yoldaşla ilk olarak örgütün kuruluş kongresi olan İMT'de (İleri Militanlar Toplantısı) karşılaştık.

İMT'den sonra, Adana’da Vedat ÇATALTEPE yoldaşımızın cenaze töreninde karşılaştık, elinde Mat marka otomatik silah vardı. Cenazeyi Kiremithane Mahallesi'nden alıp Mutlu Mezarlığı'na götürüyorduk. Örgütün o dönem benimsediği politika gereği, cenaze töreni, adeta silahlı korsan gösteriye dönüşmüştü. Cenazeye katılan üçyüz kişilik kitlenin yarıya yakınında değişik çap ve marka silah vardı. Bu silahlar bellerde değildi, herkesin elinde ve açıktan taşınıyordu. Sezai yoldaş ile cenaze kortejinin en önündeydik ve güvenliği sağlıyorduk. Mezarlığa yaklaştığımızda önümüze polis minibüsü çıktı. Elimizdeki otomatik silahları doğrultunca, polis minibüsü gerisin geriye dönüp gitti. Cenazeyi toprağa verip, konuşma yapıp dağıldıktan sonra bile polislerle bir daha karşılaşılmadı.

Örgütün kuruluş kongresinde Sezai yoldaş MK üyeliğine aday gösterildi, oybirliğiyle MK üyeliğine seçildi. Sezai alçakgönüllü, güleryüzlü ve konuştuğu insanlarda güven duygusu uyandıran güvenilir bir yoldaştı.

Örgüt kitle yayın organı olarak Orak-Çekiç, teorik yayın organı olarak da İhtilalci Komünist adında iki illegal yayın çıkarma kararı almıştı. Sanırım Orak-Çekiç gazetesinin ilk sayısıydı; işçi semtlerinden biri olan Adana'nın Tahsilli Mahallesi'nde dağıtım için hazırlık yapan sempatizanlarımız yakalanmış, Hacıbayram Karakolu'na götürülmüşlerdi. TİKB'nin politikası gereği yoldaşlarımızı polislerin elinden kurtarıp mücadeleye yeniden katmak için karakola baskın düzenlendi. Bu baskın eyleminin örgütleyicisi ve planlayıcısı Sezai yoldaştı.

Baskında bir polis öldü. İki polis ve iki bekçi de yaralandı. Baskını gerçekleştiren yoldaşlardan Azmi AKAN yaralandı. O, Sezai yoldaşın da yardımıyla karakolun içinden çıkarılıp, yoldan geçen bir taksiyle Adana Devlet Hastanesi'ne götürüldü. Yoldaşını yaralı olarak karakoldaki işkencecilerin eline bırakamazdı. O, örgütüne ve yoldaşlarına sonuna kadar güvenirdi. Bu güven duygusunun neticesinde, karakolda bulunan onbeş-yirmi polise rağmen onu dışarı çıkarıp, araba gelene kadar başında elindeki silahla bekledi. Kalbinden tek kurşun yiyen Azmi yoldaş, 18 Nisan 1979 tarihinde şehit oldu...

'77 yılının 1 Mayıs mitinginden sonra THKO’yla yollarımız kesin olarak ayrıldı. Birçok ilde olduğu gibi Adana'da da bizlere yönelik silahlı saldırıları oldu. Saldırılarının birinde Sezai yanında bulunan Hasan ÇİÇEK yaralandı.

Diğer küçük-burjuva örgütler gibi emirler yağdıran ama liderleri eylemlerin dışında kalan bir yapıya sahip değildik! Örgütün MK'sındaki diğer yoldaşlar gibi Sezai de kamulaştırma, cezalandırma vb. eylemlerde bilfiil yer alırdı. Kısacası mücadelenin her alanında Sezai yoldaşı görmek mümkündü. Onun için eylemin büyüğü-küçüğü yoktu. Her eyleme aynı ciddiyeti gösterirdi.

Ben, Hıdır Kargın olarak cezaevine girip-çıktıktan sonra yine Sezai yoldaşla birlikteydik. Ankara Mamak Cezaevi'nde TİKB ve TİKKO'nun başlatmış olduğu direnişi desteklemek ve kamuoyuna duyurmak için Orak-Çekiç’in özel sayısını bu direnişe ayırmıştık.

Birçok il ve semtte geceleri kapı altı dağıtımı yapılıyordu. İstanbul Bahçelievler'de dağıtım yapılacaktı. Bu semtte oturanlar yoğunlukla işçi ve emekçilerden oluşuyordu. 12 Eylül faşizmi ihbar ağını iyi kurmuştu. Bunu biliyorduk. Buna rağmen bu bölgeye özel sayı dağıtılmalıydı. Dağıtıma çıkanlar arasında sonradan hain olan Adil Özbek de vardı. Dağıtımın sonlarına doğru yapılan bir ihbar üzerine polis ekipleriyle karşılaşan diğer yoldaşlarımız soğukkanlılıkla geri çekilirlerken panikleyen Adil haini yakalandı.

Eylem sabahı Bahçelievler'e gittiğimde bizden birinin dağıtım anında yakalandığını öğrendim. Öğleye doğru kaldığım eve haber bırakılmış, Sezai ile Anadolu yakasında randevu ayarlanmış. Anadolu yakasına geçip Sezai yoldaşla buluştuk. Adil'in yakalandığı netlik kazandı.

Tekrar İstanbul yakasına geçerken Karaköy İskelesi’nde polislerin tezgâh kurduklarını farkettik. Bu tezgâhı atlatarak Fatih'teki İtfaiye Durağı'nın karşısındaki parka kadar yürüdük. Hava sıcaktı. Parkta çimenlerin üzerine oturup dinleniyorduk. TDKP'nin bölge sorumlusu Mustafa YILDIRIMTÜRK ayakkabısının ökçesine basarak tam önümüzden geçiyordu. Sezai yoldaş, “Biz tek, onlar iki kişi olsalardı saldırırlardı,” diyerek konuşmasını sürdürdü. Edirnekapı'ya kadar birlikte yürüyüp ayrıldık.

Adil haini Adana'da faaliyet sürdürürken bağlantıyı kuran yoldaşlar, ona bir materyal verileceği zaman Unkapanı-Aksaray hattını kullanırlarmış. Hain yakalandıktan sonra o bölgeye karakol kurdurtmuş. Sezai'yi Saraçhane Geçidi'nin altında yakalatmış. Sezai yoldaş, akşam eve dönmeyince sabah Selim yoldaşla buluştuk. Sezai ile öğleden sonra ayrıldığımızı söyledim. Böylelikle yoldaşın yakalandığı kesinleşti.

15-20 gün kadar sonra Adil'le birlikte dağıtıma çıkan yoldaşlardan Rıza'yla randevum vardı. Normal randevulara gelmeyince yedeğine gittim. Tedbir olarak randevu yerinin karşısındaki durağa geçip beklemeye başladım. Rıza karşı aradan yere bakarak durağa doğru yürüyordu. Normalde de yere bakarak yürüyen bir arkadaştı. Bu durumunu yadırgamadım. Kafasını kaldırsa beni görecek. Polisler, “Rıza göstermez” diye düşündükleri için Adil hainini de ilerde bir apartmanın kapısında tutuyorlarmış. Adil haini oradan beni gösterip yakalattı.

Yakalanış ve Gayrettepe işkence tezgâhları… Yukarı çıkarıldım. Birini göstereceklerini ama benim hiç konuşmamamı söylediler. Gözbağımı açtıklarında kolunda kelepçeyle Sezai yoldaşı gördüm; kelepçenin diğer ucu da zincirle duvara bağlıydı. “Ben bunu tanımıyorum,” der demez, “Sana konuşma demedik mi,”' diye bağırarak tekme tokat giriştiler. Amacım, orada olduğumu ve tavrımın ne olacağını Sezai yoldaşa duyurmaktı.

İstanbul tezgâhlarında 105, sonra da Adana'da 26 gün olmak üzere toplam 131 günlük işkence sınavının ilk günüydü Sezai yoldaşla karşılaşmamız. İstanbul Gayrettepe işkencehanesinden geçenler şunu iyi bilir; İşkence odasının karşısında 2 adet bekleme odası vardır. İşkence için hücrelerinden alınan insanlar buralara konur. Sırasıyla işkenceye alınırlar. Bu odalardan birinde ben kalıyordum, diğerinde Sezai... 7 gün boyunca işkence odasında aç-susuz ve yoğun işkence. Bu 7 gün içerisinde yanımda binlerce insana işkence yapıldı. Ağlayanlar, yalvaranlar, kısmi veya tam çözülenler ve az da olsa direnenler vardı. Sezai ile odalarımıza işkence için getirilen insanlara ayrım gözetmeksizin direnmeleri gerektiğini ve direnilebileceğini bıkmadan anlatıyorduk.

Bu yüzden ekstradan işkenceye alındığımız da oluyordu. Buna rağmen, işkencecilerin ellerine düşmüş devrimcilerin direnmeleri için ne gerekiyorsa onu yapıyorduk. TİKKO'lu bir devrimci, Mecidiyeköy'de yakalanıp getirilmiş. Dürüst ve bir o kadar da korkuyor. İşkenceye alınmadan konuşuyoruz. “Tamam, direneceğim,” diyor ve de direniyor. Bitmiş vaziyette geliyor, bu kez “konuşacağım,” diyor. Tekrar konuşup anlatıyoruz. Yeniden “direneceğim” diyor ve direniyor. Tam 25 gün böyle sürdü. 26. gün yanımızdan alınıp hücrelere götürüldü ve aynı gün çözüldü.

Sezai ile benim görüşçüm gelemiyordu. Sezai yoldaş, Yakup BIYIK adıyla, ben de Sami KUŞBURNU adıyla emniyetteydik. Bu yüzden yakınlarımız bizleri arayıp soramıyordu. Diğer tutsaklar bizlere para, çorap ve giysi vermek için adeta yarışıyorlardı. Yiyeceklerini kendi paranla almak zorundasın. Sezai ile benim paramız çoktan erimişti. Kaldığımız bekleme odaları aynı zamanda operasyonda yakalanan tutsakların ilk olarak getirilip kısa süreli bekletildikleri yerlerdi. Sigara yasak olduğu için sigara ve kibritlerini biz alıyorduk. Sezai sigara içmediği halde benim ve diğer tutsaklar için alırdı. Zincir deliğinden sigaraları bana, bazen de hücrelere inen arkadaşlara verirdi. Bana yiyecek ve süt vermeye başladılar. Sezai yoldaşa vermiyorlardı. Süt kutusundan huni yapıp duvardaki zincir deliğinden huninin ince ucunu uzatıp geniş ucundan da sütü döküyoruz. Sezai yoldaş da ağzını açıp gelen sütü mideye indiriyordu. Ekmek parçalarını da zincirin üzerine küçük küçük koyuyoruz, zinciri çekince ekmek parçaları yoldaşın yanına ulaşıyordu.

Bekleme odasında bekletilenlere İstiklal Marşı söyletiliyor. İstiklal Marşı bitene kadar Sezai yoldaşla benim kafamıza sopalar inip kalkıyor. Neden söylemediğimiz sorulunca da “Bizler faşist ırkçı marşları söylemeyiz”, “Bize zorla hiçbir şey yaptıramazsınız!” diye yanıtlıyorduk.

HK'nın önder kadrolarından biri bir gün yanıma yaklaştı. “Gerçek komünist tavırları sizler koyuyorsunuz. Sizler, eli-ayağı öpülecek insanlarsınız,” diyerek bizleri güya onore etti. Bunu önceden anlasalardı ya. Birçok yoldaşımızın ölümüne, yaralanmasına, yakalanmasına ve deşifre edilmesine neden olmadan düşünselerdi ya... Gerçi o övgüleri sadece o değil işkenceciler de, “Fatih'in adamları... sizin gibi yüz tane adam olsa devrim yaparsınız” diyerek yenilgiyi kabullenmiş oluyorlardı.

Yakalandığımız günlerde TİKKO MK'dan Süleyman CİHAN, sonraki günlerde TİKB İstanbul İl Komitesi üyesi Ataman İNCE yoldaş işkencede katledilmişti. Sezai yoldaş da ben de, Gayrettepe işkencehanesinden sağ çıkamayacağımızı düşünüyorduk. Bir şeyler yapılmalıydı.

Şube'den savcılığa ve cezaevine gidenlerden bizlerin durumunu gündeme getirip hayatımızın tehlikede olduğunu anlatmalarını istedik. Savcılığa suç duyurusunda bulunulmuş. Cezaevlerindeki devrimci tutsaklar ve yoldaşlarımız bizlerin durumunu mahkemede dile getirmişler. Avukatlar sıkıyönetim komutanlığına dilekçe vermiş. Orak-Çekiç'te “İki Komünistin Hayatı Tehlikede” başlıklı yazı çıkmış. Bu yazıyı işkenceciler bizlere de okuttular. Almanya'nın Sesi, BBC'de bizlerle ilgili yayın yapmışlar. Uluslararası Af Örgütü ve Avrupa İnsan Hakları Komisyonu bizlerin durumunu açıklayan bildiri yayınlamış. Yoldaşların Emniyeti telefonla tehdit etmeleri vb. faaliyetler sonucu geniş bir kamuoyu oluşturulmuş. Yakalanıp da Gayrettepe'ye getirilen devrimci tutsaklarla direnmelerini öğütlemeye başladığımızda “Sizler TİKB’li misiniz?” diyorlardı. “Dışarda herkes sizden bahsediyor” diyerek açıklama yapıyorlardı. Demek ki, kamuoyu oluşturma çabalarımız işe yaramıştı. Öldürmeleri başlarına dert açabilirdi.

Saç ve sakallarımız uzamış. Her yerimizde bit kaynıyordu. Bir elim kalorifer borusuna kelepçeli olduğu halde, 1 saat içerisinde 185 bit öldürdüğümü söylersem hiç de abartmış olmam. Saç ve sakallarımızı makinayla kestiler. Kaldığımız yerleri dezenfekte etmek için de bizleri alt hücreye indirdiler. Birkaç saat sonra tekrar işkence odasının karşısındaki yerlerimize getirilip kelepçelediler.

Birkaç gün geçmişti ki Sezai yoldaşla beni bir araya getirdiler. “Sizleri öldürmeye götürüyoruz” dediler. Birbirimizin elini sıktık. Ölümü de korkusuzca kucaklayacağımızın işaretini veriyorduk. Şube'den çıkarıp bir araca bindirdiler. Ölüme gidiyoruz diye düşünürken parmak izi için Eminönü'ndeki 2. Şube'ye götürdüler. Parmak izinden sonra tekrar Gayrettepe'ye dönüldü. Kısa bir zaman sonra da Sezai'yi Ankara’ya, beni de Adana'ya götürdüler.

Belki bir gün aranızdan ayrılırsam
Sanmayın bir daha dönmeyecek diye.
Ben aranızdan madden ayrılırken
Savaş alanlarında sizlerle beraber olacağım

Olacağım, inanın ki olacağım
Çorak topraklara ektiğim tohumların
Boy boy büyüyüp başak verdiğini
Dal, budak, kök saldığını görmek için
İnanın ki geleceğim
İşte o kökte beni arayın.


Tahsin Alpşar
20.07.2010

Sel Yayıncılık, sf: 65-70