Onur duyduğum yoldaşlığını anlatabilmek
“
Ne gökyüzünün aydınlığı
Ne de denizin berraklığı
Bir hiç kalır
İdealimdeki aydınlığın yanında...”
Sezai yoldaşla ilk olarak örgütün kuruluş kongresi olan İMT'de (
İleri Militanlar Toplantısı) karşılaştık.
İMT'den sonra, Adana’da
Vedat ÇATALTEPE yoldaşımızın cenaze töreninde karşılaştık, elinde Mat marka otomatik silah vardı. Cenazeyi
Kiremithane Mahallesi'nden alıp
Mutlu Mezarlığı'na götürüyorduk. Örgütün o dönem benimsediği politika gereği, cenaze töreni, adeta silahlı korsan gösteriye dönüşmüştü. Cenazeye katılan üçyüz kişilik kitlenin yarıya yakınında değişik çap ve marka silah vardı. Bu silahlar bellerde değildi, herkesin elinde ve açıktan taşınıyordu. Sezai yoldaş ile cenaze kortejinin en önündeydik ve güvenliği sağlıyorduk. Mezarlığa yaklaştığımızda önümüze polis minibüsü çıktı. Elimizdeki otomatik silahları doğrultunca, polis minibüsü gerisin geriye dönüp gitti. Cenazeyi toprağa verip, konuşma yapıp dağıldıktan sonra bile polislerle bir daha karşılaşılmadı.
Örgütün kuruluş kongresinde Sezai yoldaş
MK üyeliğine aday gösterildi, oybirliğiyle MK üyeliğine seçildi. Sezai alçakgönüllü, güleryüzlü ve konuştuğu insanlarda güven duygusu uyandıran güvenilir bir yoldaştı.
Örgüt kitle yayın organı olarak
Orak-Çekiç, teorik yayın organı olarak da
İhtilalci Komünist adında iki illegal yayın çıkarma kararı almıştı. Sanırım Orak-Çekiç gazetesinin ilk sayısıydı; işçi semtlerinden biri olan Adana'nın
Tahsilli Mahallesi'nde dağıtım için hazırlık yapan sempatizanlarımız yakalanmış,
Hacıbayram Karakolu'na götürülmüşlerdi. TİKB'nin politikası gereği yoldaşlarımızı polislerin elinden kurtarıp mücadeleye yeniden katmak için karakola baskın düzenlendi. Bu baskın eyleminin örgütleyicisi ve planlayıcısı Sezai yoldaştı.
Baskında bir polis öldü. İki polis ve iki bekçi de yaralandı. Baskını gerçekleştiren yoldaşlardan Azmi AKAN yaralandı. O, Sezai yoldaşın da yardımıyla karakolun içinden çıkarılıp, yoldan geçen bir taksiyle Adana Devlet Hastanesi'ne götürüldü. Yoldaşını yaralı olarak karakoldaki işkencecilerin eline bırakamazdı. O, örgütüne ve yoldaşlarına sonuna kadar güvenirdi. Bu güven duygusunun neticesinde, karakolda bulunan onbeş-yirmi polise rağmen onu dışarı çıkarıp, araba gelene kadar başında elindeki silahla bekledi. Kalbinden tek kurşun yiyen Azmi yoldaş, 18 Nisan 1979 tarihinde şehit oldu...
'77 yılının 1 Mayıs mitinginden sonra
THKO’yla yollarımız kesin olarak ayrıldı. Birçok ilde olduğu gibi Adana'da da bizlere yönelik silahlı saldırıları oldu. Saldırılarının birinde Sezai yanında bulunan
Hasan ÇİÇEK yaralandı.
Diğer küçük-burjuva örgütler gibi emirler yağdıran ama liderleri eylemlerin dışında kalan bir yapıya sahip değildik! Örgütün MK'sındaki diğer yoldaşlar gibi Sezai de kamulaştırma, cezalandırma vb. eylemlerde bilfiil yer alırdı. Kısacası mücadelenin her alanında Sezai yoldaşı görmek mümkündü. Onun için eylemin büyüğü-küçüğü yoktu. Her eyleme aynı ciddiyeti gösterirdi.
Ben,
Hıdır Kargın olarak cezaevine girip-çıktıktan sonra yine Sezai yoldaşla birlikteydik.
Ankara Mamak Cezaevi'nde TİKB ve
TİKKO'nun başlatmış olduğu direnişi desteklemek ve kamuoyuna duyurmak için Orak-Çekiç’in özel sayısını bu direnişe ayırmıştık.
Birçok il ve semtte geceleri kapı altı dağıtımı yapılıyordu. İstanbul Bahçelievler'de dağıtım yapılacaktı. Bu semtte oturanlar yoğunlukla işçi ve emekçilerden oluşuyordu. 12 Eylül faşizmi ihbar ağını iyi kurmuştu. Bunu biliyorduk. Buna rağmen bu bölgeye özel sayı dağıtılmalıydı. Dağıtıma çıkanlar arasında sonradan hain olan
Adil Özbek de vardı. Dağıtımın sonlarına doğru yapılan bir ihbar üzerine polis ekipleriyle karşılaşan diğer yoldaşlarımız soğukkanlılıkla geri çekilirlerken panikleyen Adil haini yakalandı.
Eylem sabahı
Bahçelievler'e gittiğimde bizden birinin dağıtım anında yakalandığını öğrendim. Öğleye doğru kaldığım eve haber bırakılmış, Sezai ile
Anadolu yakasında randevu ayarlanmış. Anadolu yakasına geçip Sezai yoldaşla buluştuk. Adil'in yakalandığı netlik kazandı.
Tekrar İstanbul yakasına geçerken Karaköy İskelesi’nde polislerin tezgâh kurduklarını farkettik. Bu tezgâhı atlatarak Fatih'teki İtfaiye Durağı'nın karşısındaki parka kadar yürüdük. Hava sıcaktı. Parkta çimenlerin üzerine oturup dinleniyorduk.
TDKP'nin bölge sorumlusu
Mustafa YILDIRIMTÜRK ayakkabısının ökçesine basarak tam önümüzden geçiyordu. Sezai yoldaş, “
Biz tek, onlar iki kişi olsalardı saldırırlardı,” diyerek konuşmasını sürdürdü. Edirnekapı'ya kadar birlikte yürüyüp ayrıldık.

Adil haini Adana'da faaliyet sürdürürken bağlantıyı kuran yoldaşlar, ona bir materyal verileceği zaman
Unkapanı-Aksaray hattını kullanırlarmış. Hain yakalandıktan sonra o bölgeye karakol kurdurtmuş. Sezai'yi
Saraçhane Geçidi'nin altında yakalatmış. Sezai yoldaş, akşam eve dönmeyince sabah Selim yoldaşla buluştuk. Sezai ile öğleden sonra ayrıldığımızı söyledim. Böylelikle yoldaşın yakalandığı kesinleşti.
15-20 gün kadar sonra Adil'le birlikte dağıtıma çıkan yoldaşlardan Rıza'yla randevum vardı. Normal randevulara gelmeyince yedeğine gittim. Tedbir olarak randevu yerinin karşısındaki durağa geçip beklemeye başladım. Rıza karşı aradan yere bakarak durağa doğru yürüyordu. Normalde de yere bakarak yürüyen bir arkadaştı. Bu durumunu yadırgamadım. Kafasını kaldırsa beni görecek. Polisler, “
Rıza göstermez” diye düşündükleri için Adil hainini de ilerde bir apartmanın kapısında tutuyorlarmış. Adil haini oradan beni gösterip yakalattı.
Yakalanış ve
Gayrettepe işkence tezgâhları… Yukarı çıkarıldım. Birini göstereceklerini ama benim hiç konuşmamamı söylediler. Gözbağımı açtıklarında kolunda kelepçeyle Sezai yoldaşı gördüm; kelepçenin diğer ucu da zincirle duvara bağlıydı. “
Ben bunu tanımıyorum,” der demez, “
Sana konuşma demedik mi,”' diye bağırarak tekme tokat giriştiler. Amacım, orada olduğumu ve tavrımın ne olacağını Sezai yoldaşa duyurmaktı.
İstanbul tezgâhlarında 105, sonra da Adana'da 26 gün olmak üzere toplam 131 günlük işkence sınavının ilk günüydü Sezai yoldaşla karşılaşmamız. İstanbul Gayrettepe işkencehanesinden geçenler şunu iyi bilir; İşkence odasının karşısında 2 adet bekleme odası vardır. İşkence için hücrelerinden alınan insanlar buralara konur. Sırasıyla işkenceye alınırlar. Bu odalardan birinde ben kalıyordum, diğerinde Sezai... 7 gün boyunca işkence odasında aç-susuz ve yoğun işkence. Bu 7 gün içerisinde yanımda binlerce insana işkence yapıldı. Ağlayanlar, yalvaranlar, kısmi veya tam çözülenler ve az da olsa direnenler vardı. Sezai ile odalarımıza işkence için getirilen insanlara ayrım gözetmeksizin direnmeleri gerektiğini ve direnilebileceğini bıkmadan anlatıyorduk.
Bu yüzden ekstradan işkenceye alındığımız da oluyordu. Buna rağmen, işkencecilerin ellerine düşmüş devrimcilerin direnmeleri için ne gerekiyorsa onu yapıyorduk. TİKKO'lu bir devrimci,
Mecidiyeköy'de yakalanıp getirilmiş. Dürüst ve bir o kadar da korkuyor. İşkenceye alınmadan konuşuyoruz. “
Tamam, direneceğim,” diyor ve de direniyor. Bitmiş vaziyette geliyor, bu kez “
konuşacağım,” diyor. Tekrar konuşup anlatıyoruz. Yeniden “
direneceğim” diyor ve direniyor. Tam 25 gün böyle sürdü. 26. gün yanımızdan alınıp hücrelere götürüldü ve aynı gün çözüldü.
Sezai ile benim görüşçüm gelemiyordu. Sezai yoldaş,
Yakup BIYIK adıyla, ben de
Sami KUŞBURNU adıyla emniyetteydik. Bu yüzden yakınlarımız bizleri arayıp soramıyordu. Diğer tutsaklar bizlere para, çorap ve giysi vermek için adeta yarışıyorlardı. Yiyeceklerini kendi paranla almak zorundasın. Sezai ile benim paramız çoktan erimişti. Kaldığımız bekleme odaları aynı zamanda operasyonda yakalanan tutsakların ilk olarak getirilip kısa süreli bekletildikleri yerlerdi. Sigara yasak olduğu için sigara ve kibritlerini biz alıyorduk. Sezai sigara içmediği halde benim ve diğer tutsaklar için alırdı. Zincir deliğinden sigaraları bana, bazen de hücrelere inen arkadaşlara verirdi. Bana yiyecek ve süt vermeye başladılar. Sezai yoldaşa vermiyorlardı. Süt kutusundan huni yapıp duvardaki zincir deliğinden huninin ince ucunu uzatıp geniş ucundan da sütü döküyoruz. Sezai yoldaş da ağzını açıp gelen sütü mideye indiriyordu. Ekmek parçalarını da zincirin üzerine küçük küçük koyuyoruz, zinciri çekince ekmek parçaları yoldaşın yanına ulaşıyordu.
Bekleme odasında bekletilenlere İstiklal Marşı söyletiliyor. İstiklal Marşı bitene kadar Sezai yoldaşla benim kafamıza sopalar inip kalkıyor. Neden söylemediğimiz sorulunca da “
Bizler faşist ırkçı marşları söylemeyiz”, “
Bize zorla hiçbir şey yaptıramazsınız!” diye yanıtlıyorduk.
HK'nın önder kadrolarından biri bir gün yanıma yaklaştı. “
Gerçek komünist tavırları sizler koyuyorsunuz. Sizler, eli-ayağı öpülecek insanlarsınız,” diyerek bizleri güya onore etti. Bunu önceden anlasalardı ya. Birçok yoldaşımızın ölümüne, yaralanmasına, yakalanmasına ve deşifre edilmesine neden olmadan düşünselerdi ya... Gerçi o övgüleri sadece o değil işkenceciler de, “
Fatih'in adamları... sizin gibi yüz tane adam olsa devrim yaparsınız” diyerek yenilgiyi kabullenmiş oluyorlardı.
Yakalandığımız günlerde TİKKO MK'dan
Süleyman CİHAN, sonraki günlerde TİKB İstanbul İl Komitesi üyesi
Ataman İNCE yoldaş işkencede katledilmişti. Sezai yoldaş da ben de, Gayrettepe işkencehanesinden sağ çıkamayacağımızı düşünüyorduk. Bir şeyler yapılmalıydı.
Şube'den savcılığa ve cezaevine gidenlerden bizlerin durumunu gündeme getirip hayatımızın tehlikede olduğunu anlatmalarını istedik. Savcılığa suç duyurusunda bulunulmuş. Cezaevlerindeki devrimci tutsaklar ve yoldaşlarımız bizlerin durumunu mahkemede dile getirmişler. Avukatlar sıkıyönetim komutanlığına dilekçe vermiş. Orak-Çekiç'te “
İki Komünistin Hayatı Tehlikede” başlıklı yazı çıkmış. Bu yazıyı işkenceciler bizlere de okuttular.
Almanya'nın Sesi,
BBC'de bizlerle ilgili yayın yapmışlar.
Uluslararası Af Örgütü ve
Avrupa İnsan Hakları Komisyonu bizlerin durumunu açıklayan bildiri yayınlamış. Yoldaşların Emniyeti telefonla tehdit etmeleri vb. faaliyetler sonucu geniş bir kamuoyu oluşturulmuş. Yakalanıp da Gayrettepe'ye getirilen devrimci tutsaklarla direnmelerini öğütlemeye başladığımızda “
Sizler TİKB’li misiniz?” diyorlardı. “
Dışarda herkes sizden bahsediyor” diyerek açıklama yapıyorlardı. Demek ki, kamuoyu oluşturma çabalarımız işe yaramıştı. Öldürmeleri başlarına dert açabilirdi.
Saç ve sakallarımız uzamış. Her yerimizde bit kaynıyordu. Bir elim kalorifer borusuna kelepçeli olduğu halde, 1 saat içerisinde 185 bit öldürdüğümü söylersem hiç de abartmış olmam. Saç ve sakallarımızı makinayla kestiler. Kaldığımız yerleri dezenfekte etmek için de bizleri alt hücreye indirdiler. Birkaç saat sonra tekrar işkence odasının karşısındaki yerlerimize getirilip kelepçelediler.
Birkaç gün geçmişti ki Sezai yoldaşla beni bir araya getirdiler. “
Sizleri öldürmeye götürüyoruz” dediler. Birbirimizin elini sıktık. Ölümü de korkusuzca kucaklayacağımızın işaretini veriyorduk. Şube'den çıkarıp bir araca bindirdiler. Ölüme gidiyoruz diye düşünürken parmak izi için Eminönü'ndeki 2. Şube'ye götürdüler. Parmak izinden sonra tekrar Gayrettepe'ye dönüldü. Kısa bir zaman sonra da Sezai'yi
Ankara’ya, beni de Adana'ya götürdüler.
Belki bir gün aranızdan ayrılırsam
Sanmayın bir daha dönmeyecek diye.
Ben aranızdan madden ayrılırken
Savaş alanlarında sizlerle beraber olacağım
Olacağım, inanın ki olacağım
Çorak topraklara ektiğim tohumların
Boy boy büyüyüp başak verdiğini
Dal, budak, kök saldığını görmek için
İnanın ki geleceğim
İşte o kökte beni arayın.
Tahsin Alpşar
20.07.2010