Direniş Okulu: Şişecam…

Soğuk azdı mı varillerin alt kısımlarına açılmış deliklerden, tahta çubukla dökülüyor közler

Salı, 12 Mart 2013 (13 yıl 2 ay önce)

Fabrikanın önünde direniş çadırı… Ve büyük demirden iki varil. Biri çadırın hemen yanında, diğeri iki kamyonun rahatlıkla yanyana geçebileceği büyüklükteki sürgülü kapının dibinde. Direnişin bu evresinde hava buz gibi. Her yer bembeyaz. Kar kimi zaman öfkeyle tipiye çeviriyor kimi zaman sakinleşiyor. İşçileri dinleyen ziyaretçilerin suratları gibi… Bot giysen bile ayaklar üşüyor. İşte o zaman içinde odunların çatır çatır yandığı büyük demir varillere yanaştırılıyor ayaklar. Isınmak için. Soğuk azdı mı varillerin alt kısımlarına açılmış deliklerden, tahta çubukla dökülüyor közler. Ayakkabılardan tüten dumanlar yukarı doğru yükselirken yok oluyorlar…

Biz de oradayız. Devrimci Proleter Gençlik… Sırılsıklam bir çift spor ayakkabıyla gezen bir atık kağıt işçisine işgal halindeki fabrikanın deposundan iki çift bot daha yeni gelmiş. Trakyalı bir işçiyle birlikte getirdik botları… Normalde işçilerden başka kimse üretim bölümüne alınmıyor. Ancak güvenini kazandığımız bazı işçilerle birlikte girip çıkabiliyoruz içeri. Havaya inat sohbetler ve dayanışma ısıtıyor içlerimizi. Botu verdiğimiz atık kağıt işçisi ise Kürt… Direnişe sürekli destek veriyor. Botları giydi. Ayaklarını ileri geri bir kaç oynattı ve mutlu bir ifadeyle bize baktı. “Nasıl? Yakıştı mı?” “Evet” diyoruz; “Çok yakıştı.” Eski ve tozdan kararmış krem rengi kadife pantolonunun altına gerçekten yakıştı botlar. Ağzına sigarayı götürürken cevap veriyor atık kağıt işçisi dostumuz. “Ben zaten hep modayı takip ederim. Prensip meselesi. Bir Cemil İpekçi bir de ben.” Tam o sırada arkadan gelen bir işçi ekibi patlatıyor sloganı: “Ölmek var. Dönmek yok.” En önde sendika temsilcisi duruyor.

Direnişin bitimine yakın, direnişin bir çok artısına, kararlılığına ve yüksek moraline rağman masada anlaşmayı kabul edip kısmi haklara boyun eğerek dönenlerden olacak. Slogana cevabımız hazır: “Direne direne kazanacağız!” Sesler gür, kararlı. Burası Şişecam. Bir çok tekelci markaya şişe üreten fabrika artık bir direniş okulu. Ve dersler çok şey öğretiyor bize… Hiç kaynatmıyoruz.

Direniş nasıl başladı?


Şişecam’ın direnişe geçen fabrikası Topkapı’da. Eskiden, 60 ve 70’li yıllarda, yüzlercesi şehrin içerisinde bulunan fabrikalarının son örneklerinden. Artık şehir dışlarında git gide devleşen sanayi havzalarına taşınan fabrikalar kervanına katılması kararlaştırılmış. O dönemden bu döneme tekelci burjuvazi tarafından bir politika olarak uygulanan, bir taşla iki kuş oyunu bu. Hem işçi sınıfını -ve dolayısıyla yaşamlarını ve eylemlerini de- şehrin dışına taşımak, hem de şehirlerarası ulaşım için taşıma maliyetlerini düşürmek.

Patronların, Şişecam'ın İstanbul'daki fabrikasını Eskşehir’e taşıma kararının tek sebebi bu değil. Devletin vermiş olduğu teşviklerle taşınılacak olan arsanın yok pahasına gelmesi uzun süre elektrik vb. faturaların peşkeş çekilmesi. Ayrıca çoğu 10 yıldan fazladır çalışan işçilerin kazanılmış haklarını biçmek arzusuyla patronların gözünü hırs büyümüş. Kapitalizmin kanunları ve doğası işliyor. Bir avuç burjuvanın karını yükseltmesi için 400’den fazla işçi, aileleriyle birlikte işten çıkartılıyor. Özel mülkiyet düzeni işçileri yılbaşına bir kaç gün, kala işsizlikle başbaşa bırakıyor. Ve dalga geçer gibi bir çözüm önerisiyle: Onlarca yıllık mücadelelerle kazanılmış haklarından vazgeçerek asgari ücrete razı olan işçiler Eskişehir’de işbaşı yapabilir.

Ancak bu “şaka” bile denemeyecek teklife işçilerin ne gülesi var ne de boyun eğesi… İşçilerin, sadece kendilerine uygulanan baskının ve sömürünün yasallaştırıldığı bu düzende “yasal” sınırlar içerisinde ancak daha fazla haksızlığa uğrayacaklarının bilinciyle aldıkları karar net. Ve gerçekleşiyor da. İşgal! İlk gidiş gelişlerden itibaren gözlemlediğimiz şey ise tabandaki bir çok işçinin bu eylem hattında sendikadan daha fazla role sahip olması oldu. İşçilerin bu militan duruşları sendikayı da zorluyor. İşgalle birlikte direniş, yeni bir evreye taşınıyor.

İşgal ve direniş…


Fabrika işgal edildikten sonra talepler sıralanıyor. “İşten çıkartılan Şişecam işçilerinin aynı haklarla tekrar işe alınması.” Esas talep bu. Fabrikanın Eskişehir’e taşınmasına neredeyse hiç bir işçinin itirazı yok. İşçilerin talepleri tamamen ekonomik sınırlar içerisinde. İşçi sınıfı mücadelesinin bu günkü düzeyi, sınıfı politik taleplerle militan bir mücadele hattına çekecek, tekil direnişleri çoğaltacak, birleştirecek, topyekün bir mücadele çizgisinde ortaklaştıracak ve asla bürokratik değil tersine sınıfla bütünleşmiş bir öncü komünist partinin kendini hissettirememesi ve sınıf mücadelesinin gelişim seyrine baktığımızda bu durum yadırganacak bir durum değil elbette.

Biz de DPG olarak gençlik mücadelesini salt akademik ve demokratik taleplerle sınırlı görmeyen politik hattımızdan vazgeçmiyoruz. Demokratik taleplerimizin, kapitalizm koşullarında asla istediğimiz gibi gerçekleşmeyeceğini ve bütün kavgamızın militan bir mücadele hattıyla kapitalizmi tarihin çöplüğüne göndermek üzerine örülmesi gerektiğini biliyoruz. Tekil mücadeleleri, sosyalist devrimin birer kaldıracı haline getirerek gençliği birleşik, kitlesel ve militan bir sosyalist devrim kavgasına örgütlemek. Bunun yolu ise gençlik hareketini, öğrenci gençliğin akademik ve politik taleplerinden ibaret gören sınırlı bir “devrimcilik” algısını kırarak sınıfla bağlarını gitgide sıkılaştıran, sınıfın gerçekleştirdiği işgal ve direnişlerin öznesi haline gelen, işçi sınıfıyla birlikte mücadeleyi karşılıklı bir gelişime dönüştüren bir gençlik hareketini kurmak için bu günkü bütün sınırlı güçlerimizle ter döküyoruz.

İşçi sınıfının öğrenci gençliğin taleplerini sahiplendiği bir mücadele hattını özlemliyoruz. Öğrenci gençliğin kampüslerle sınırlı olmayan, bütün gücüyle işçi sınıfıyla omuz omuza dövüştüğü, taleplerin gitgide politikleşerek sosyalist devrimi kitleler gözünde hayal olmaktan çıkartan ve fiilen somutlaştıran bir mücadele istiyoruz. Şişecam direnişinde de bu bakış açısıyla hareket ettik. Sendikanın militan çıkışları soğurmaya çalıştığı, “Bekleyin patronlar yola gelecek.” tavrını bütün gücümüzle kırmaya çalıştık. Bu elbetteki neredeyse imkansızdı. Ve kıramadık da. Ancak gelecekteki başarılı ve süreklileşecek çalışmamız için ciddi tecrübeler kazandırdı bize.

İşçilerin talepleri tamamen ekonomik olmasına rağmen hemen hepsi politikleşmeye sonuna kadar açıktılar. Biz de direniş boyunca üsttenci ve işçileri yaşamdan yakalamayan kuru ajitasyon ve propagandadan kaçındığımız kadar, onların ekonomik taleplerinin kuyruğuna takılmanın üzerine, asla kaçınmadığımız politik tartışmalarla yürüdük. Örneğin direnişi ziyarete gelen bir kaç CHP’liye ilgi gösteren işçilere özellikle CHP’nin de Şişecam’ın dolaylı yoldan patronu* olduğunu ve bir düzen partisi olarak işçilerin en fazla bir görntü yaratmak için yanında olacağını belirttik. İşçilerle bu yönde yaptığımız sohbetler hem bizi hem de onları geliştirdi. Ve tartıştıklarımız arasında bu fikrimize ikna olmayan, karşı çıkan bir tane işçi bile çıkmadı.
Direniş içerisinde öncüleşen işçilerle özellikle fazla vakit geçirdik. Sendikanın duruşu, Şişecam’ın Bursa, Mersin vb. gibi diğer fabrikalarından gelebilecek iş yavaşlatma gibi destek eylemlerinin önemi, bunların ne kadar gerçek olabileceği, sendikanın direnişi satması halinde ne gibi yollara başvurulabileceği üzerine nitelikli tartışmalar yürüttük. Öncüleşen işçilerden bazıları ile özellikle bu gibi durumlarda kullanmak için belirli iletişim kanalları açtık. Bu bizim cephemizden de çok önemli ve güzel gelişmelerdi.

Direnişte önemli eşik 


Şişecam direnişinde en önemli eşik ise sabah saatlerinde TOMA’lar eşliğinde fabrikaya saldırmak üzere gelen sayısız polis ve onlara karşı gösterilen tavırdı. İşçilerin bu eşikte uzlaşma veya yılgınlık belirtileri yerine, saldırıya, çatıya çıkarak verdikleri cevap çok önemliydi. Ailelerin de bu noktada işçilerle birlikte polislerin karşılarına geçmesi ve hemen hemen bütün işçilerin ailelerini direnişe aktif bir şekilde katabilmesi direnişin gücüne nasıl güç katıyor yaşayarak öğrendik. Polislerin geri püskürtülmesinin ardından işçilerin moral ve motivasyonu, birliği ve kararlılığı doruğa ulaştı. Hakların ancak zaten sınıflar arasıdaki çatışmaları burjuvazinin lehine yumuşatmak için konulan yasaların parçalanarak alınabileceğini hep birlikte tekrar gördük.

Direnişin önemli artılarından bir diğeri ise Eskişehir’e taşınacak fabrika araçlarının ve makinaların işgal ile birlikte işçilerin eline geçmiş olması ve fabrikaya kimsenin sokulmaması idi. Ayrıca üretilen ve teslim edilmesi  beklenen tonlarca şişeye de el konulmuştu ve sevkiyata izin verilmiyordu. Bütün bunlar patronu köşeye sıkıştıran ve direnişi güçlendiren artılardı. İşçiler bunun bilinciyle oldukça titiz davranıyorlardı. Bir işçiyle yaptığımız sohbette bütün fabrika makinalarının sökülüp parçalanması, taşınır hale getirilmesi için tahmini altı ay gerektiğini ve nakliyatı tahmini 400 tır ile yapacaklarını öğrendik. Bütün bunlar tek başına patron karşısında hiç bir şansı olmayan işçilerin örgütlü bir duruşla patronu nasıl köşeye sıkıştırdıklarını görmek açısından önemliydi.

Bu önemli eşikten sonra işgal ve direnişe devam edildi. Patronların görüşmeye gelmesi ve bütün talepleri kabul etmesi beklenilmeye başlandı. Böyle geçen bir kaç gün boyunca gelişen süreç bundan sonraki bir diğer önemli eşikti. Bu süreçte patronlar cephesinden çıt çıkmayan sessizliğe karşı öfkeler birikmeye başladı. Üç farklı görüş nüve olarak kendini gösterdi. Birincisi sendikanın yarattığı “Bekleyin olacak.” Tavrıydı. Buna katılan işçilerin azımsanamayacak sayısı önemli ipuçları verdi. İkincisi tabandan bazı işçilerin öfkeyi daha militan ve nitelik sıçraması yaratacak eylemliliklere dönüştürmeyi düşünmesi, ifade etmesi ve örgütlemeye çalışmasıydı. Üçüncüsü ise her iki görüşten de farklı noktalarda etkilenen kararsızlardı.

Bu noktada sendika yönetimi, temsilciler ve tabandaki işçilerin bir kısmı arasında ufak tartışmalar kendini göstermeye başladı. Sendikacılar bu noktadan sonra böyle eylemliliklerin direnişi tehlikeye sokacağını bıkmadan usanmadan savundular. Aslında savundukları uzlaşmacı bir çizgiydi elbette. Açıkçası sendikacıların işçilerin gitgide militanlaşan ve sendikanın duruşunu aşan hareket çizgilerine karşı telaşlanmaya başlamalarını görmemek bizim cephemizden imkansızdı.

Biz bu süreçte bütün gücümüzle gelişen militan eylemlilikler yapma fikirlerini birleştirmeye ve somutlaştırmaya çalıştık. Elbette gücümüz orantısında. Gerçekleşme ihtimalinin zayıf olması bizi yıldıramazdı. Önemli olan duruşumuz ve kararlılığımızdı ve bu noktada elimizden geleni yaptık. Patronların görüşme talebi tam da bu süreçte geldi. Temsilciler araca binip görüşmeye alkışlar ve sloganlarla gönderildikten sonra tanıdığımız öncü işçilerle gerçekleştridiğimiz sohbetlerde hepsinin fikri aynıydı. “Bunlar büyük ihtimal istediğimizn altında talepleri kabul edecekler.” Temsilciler gitmeden önce gerçekleştirilen toplantıda net talebimiz karşılanmadan imza atılmayacak kararına rağmen işçiler böyle düşünüyordu. Ve akşamı, dönüşlerini beklemeye koyulduk. Öyle de oldu.

Temsilciler döndüğünde içeriye işçiler haricinde kimsenin alınmadığı bir toplantı gerçekleştirildi. Bu toplantıda işçilerin bir çoğu taleplerden daha düşüğünü veren bir anlaşmaya imza atan sendikacılara karşı çıkmıştı. Sendikacıların üzerine yürüyen işçilere, bütün karşı çıkmalara rağmen bu tavır filen parçalanmadı ve Şişecam direnişi, bütün artılarına, ve gücüne rağmen resmen sendika tarafından oldu bittiyle noktalandı. Çoğunluğu 10, 15, 19 yıldır çalışan işçilerin saat başı ücret ortalamalarından az bir ücretle işe geri alınmalarına imza atılmıştı. Ve bu işe alma da işçilerin direk Eskişehir’e geçirilmesi üzerinden gerçekleşmedi. Çekilecek kura ile her işçi kendisine çıkan şehire geçecek ve oranın ortalama saat ücretiyle çalışacaktı. İşçilerin sahip olduğu tazminat hakkının bu yeni koşullarda nasıl hesaplanacağı ve nasıl ödeneceği ise belirsizleşiyordu.

Sendika yaptığı açıklamada bu haliyle uzun yıllardır çalışan yaklaşık 50 işçinin fedakarlığıyla direnişin başarıyla noktalandığını ilan etti. Ancak gerçekte 300’den fazla işçini hakları biçilmiş, ayrıca işçiler aileleriyle birlikte kuradan çıkacak şehre göç etmeye ve bütün kurulu düzenlerini bu kuraya göre değiştirmeye zorlanmıştı.

Bu haliyle asgari ücret teklifinin patronlara aynen iade edilmesi ve işçilerin işlerini söke söke geri almasının bir başarı olduğunu görmezden gelmemek gerekir elbette. Ancak direnişe gelen bazı örgütler gibi net taleplerini ve hatta daha yüksek konulacak politik talepleri bile kazanma potansiyeli taşıyacak güçte örülen bu direnişi zaferle bitmiş havasında kutlamak ise sendikacıların bilinçli yaptıkları uzlaşma tavrının bile bilincinde olmamanın kaba itirafıdır. İşte Şişecam direniş okulunda dersler böyle noktalandı. Ve sınıf çalışmasında ısrar eden, sosyalist devrimi savunan bizler için gerçekten çok ders vardı. Direniş alanından ayrılırken vedalaştığımız işçilerin hemen hepsiyle ileride örülebilecek farklı eylem hatları için iletişim kanallarını hatırlattık olmayanlarla yenilerini açtık.

Gençliğin, işçi sınıfıyla omuz omuza yürüteceği sosyalist devrim kavgasını yükseltmek için bütün okurlarımızı sınıfla bağları güçlendirmeye direniş ve işgallerde yer almaya ve bu noktada tecrübeleri, çalışmaları paylaşarak diyalektik bir gelişim yolunu açmaya çağırıyoruz. Kuşkusuz ancak bu şekliyle mücadele dergimizi, dergimiz ise mücadeleyi güçlendirebilir. Şişecam Direnişi’nde de gördüğümüz gibi “Gücümüz örgütlülüğümüzde ve sınıf bilincimizdedir!

[DPG 'nin toplatıla nMart 2013 tarihli 6. sayısından alınmıştır]