“Bir gün hesap sorulur”

İzmir'de DİSK Genel-İş'ten istifa eden işçi temsilcilerinden bir arkadaşımızın gazetemize yazdığı süreç değerlendirmesi

Salı, 10 Eylül 2013 (13 yıl 1 ay önce)

TİS sürecinde Genel Merkez ve şubeler işçilerin taleplerini karşılayacak eylem, örgütlenme, üç şubeyi yanyana getirecek bir organizasyon boşluğundan kaynaklı biz işçi ve emekçilerin, haklı taleplerini karşılayacak bir anlayış geliştiremedi. Yapılan eylem birlikteliklerinde ise sadece günü kurtarma, kendilerini öne çıkarma, benmerkezci, popülist, kariyerist davranışların öne geçtiği, samimiyetsiz biraraya gelmeler ve tabandan uzak bir süreç işletildi.

TİS sürecinde yapılması gereken taban işyeri komitelerinin toplusözleşme sürecinde her birimde kurulması gerektiği, aktif rol alanların 3. Şubede temsilci, yönetici ve tabanla bütünleşen bir kolektif çalışma olması gerektiği, 10 bine yakın işçinin kaderini sendkaların bürokratik işleyişine, işverenin iki dudağının arasından çıkacak iyiniyet beklentisine kendilerini endeksleyen bir tutum ve davranış içersine girdi.

Bugünkü sendikal anlayış gücünü işçi sınıfının örgütlülüğünden almayan sınıfa dayalı, örgütlenme ve bilinç taşıma, işçinin haklarını koruma ve sahiplenilmesinden uzak daha çok ücret sendikacılığı yapan -kaldıki onu bile beceremeyen- bir süreçle karşı karşıyayız.
“Yönetim, temsilci, taban ilişkisi”ne baktığımızda işçi sınıfına yabancılaşma, yaşam tarzıyla, kültürüyle, ideolojik-siyasal tabandan uzaklaşılmış bir yapılanmaya dönüşmüştür. Tam tersine, işverenden, sermayeden beslenen bunlardan da hiç rahatsızlık duymayan bir süreç yaşamaktayız.

Yapılması gerekense, işçi sınıfının ideolojik-politik bir bilinçle öncü işçilerden oluşan bir sendikal anlayışı benimseyen, sınıf sendikacılığını pratikte yaşamıyla, duruşuyla sermayeye karşı amansız mücadele veren, kendi içerisinden çıkardığı taban ile sorgulanan/sorgulayan bir süreç işletilmediğinde bunlardan kurtulamaz ve açmazların sürdüğü bir süreci yaşamaya devam ederiz.

Y.H.K'nin TİS sürecini bitiren açıklamasından sonra 3. Şube'ye bağlı işçiler sendikanın önünde toplanmaya başladılar. O güne kadar tüm olumsuzluklara rağmen işçiler kendi emekleri/gelecekleri için ellerinden gelen mücadeleyi son güne kadar verdiler. Y.H.K kararıyla bu süreçte 3. Şube'nin yetersizlikleri, yapılması gerekenleri yapmayıp sorunu sadece “İşveren ve AKP'den kaynaklanıyor" algısını yaratmaları karşısında işçiler tam tersine, Sendika Genel Merkez ve şubelerin bu süreci yönetemediğini sorgular oldular. O gün orada yaşananlar 1. ve 3. şube yönetiminin işçilere hiçbir açıklama yapmadan ayrılmaları, Genel Merkez yöneticilerinin çağırılıp açıklama yapılması istenmesine rağmen 5 saat boyunca açıklama yapmamaları bardağı taşıran son nokta olarak yansıdı. Daha sonra ilerleyen saatlerde yapılan açıklamayla sendikacıların günü kurtarma söylemleri içinde olduklarının açıkça belli olduğunu gördük. Fakat şu bir gerçek ki, en zor zamanlarda işçi sınıfı kendisine yapılan haksızlıkları, ihanetleri, yanlışlıkları yaşadığında her kim olursa olsun kendi emekleri üzerinden geçinen -ister sermaye olsun ister sendikacılar olsun- hesap sorulması gerektiğini bilince çıkartıp bunu da pratikte gösterme azmi, cesareti, fedakarlığı, "bir gün hesap sorulur..." şiarıyla ayakta durma gücünü gösterebiliyor.



Yukarıda bahsettiğim yaşananlar üzerine çevik kuvvetin sendika önüne çağrılıp işçilerle karşı karşıya getirilmesi, işçi sınıfından korkan, kendi çıkar ve menfaatleri söz konusu olduğunda "buna başvurmaktan geri kalmayız" anlayışına sahip sendikal bürokrasinin işidir. Nihayetinde gelmediğinde DİSK tarihinde görülmemiş/yaşanmamış bir olay olarak o ayıptan bir nebze de olsa kurtarmış oldular.

Çok açıktır ki, bu örnekte yaşandığı gibi sendikal bürokrasi kendi koltukları söz konusu olduğunda, işçi sınıfının öncülerini, hak arayanları, sorgulayanları, işverene/sermayeye şikayet ederek hem de gözdağı vererek sindirme/yok etme araçlarını kullanabiliyor. Hatta daha da ileri giderek sermaye ve devletten bunu da isteyerek, emek-sermaye mücadelesinde nerede olduklarını gösterebiliyor. Fakat işçi sınıfının sendikaları kurma, sahiplenme tarihine baktığımızda, bütün bu olumsuz tabloya rağmen kendi canları pahasına mücadele azmi, direnci, kendini yeniden varetme mücadelesi yeniden alevleniyor. Sermaye ve sendikal bürokrasiye rağmen dünya ve ülke genelinde kendi kurumsal mücadele alanlarına müdahale ve buraların kendilerine ait olduğu gerçeğiyle hareket etme, süreci buradan görme, lehine çevirme çabasındadırlar.

TİS sürecinin bitmesiyle birlikte şube temsilcilerin istifalarının, tabandan beslenmeyen , tabanı dikkate almayan, tabanın-temsilcinin iradesini yok sayan, işçinin bugünkü haklarını bile koruyamayan, kendi gelecekleri üzerine süreci ören sendikal bürokrasiden kaynaklı birim temsilciliklerinden istifa eden bizler olumlu bir süreç ve tavır içinde olduğumuzu ifade ediyoruz. Yaşanan süreçte, işçi ve emekçilerin hakları olan bu hakları işverene kendi söylem, davranış tutarsızlıklarıyla veren, bunu yaparken de sözde "işçiyi düşünerek yaptığı"nı söyleyen, ikiyüzlü sendikal anlayışın geldiği nokta açısından bakmak lazım. Sendika-İşveren ilişkisinde yaşananlarda gördüğümüz bu tabloya karşı sendikalar içinde öncü, bilinçli, tavrını sınıftan yana koyan, açık, samimi, kendini sınıfın bir öznesi gören her işçinin mücadele etmesi gerekiyor.

Türkiye'de, toplumsal hareket tarihinde yeni bir sayfa açan, herkesimin desteğini alan Gezi Parkı'yla başlayıp herkesin kendi talepleri etrafında toplayan Gezi Direnişi sürecini yaşadık. İlk çıkışı itibariyle kendiliğinden gelişen fakat sonrasında yaşamın her alanından insanın katıldığı, katılırken de bu sürecin bir öznesi halini aldığı bir süreç gördük. İzmir'de ise sendikalar, 1 günlük işbırakma eylemi dışında bu süreci değerlendirememiştir. Ülkenin her yerinde yaşanan direnişe DİSK gibi bir örgütün Gündoğdu Meydanı'nda çadır açma durumu söz konusu olduğunda burada direnişten yana net bir duruş gösterememesi, sadece temsilen destek olması, sessizce geçiştirmesi bu örgüte yakışmayan bir tutumdur. Oysaki DİSK gibi bir örgütün tarihine bakıldığında, her sorunun mücadelesinde ve çözümünde bir şeyler yapma/söyleme/iradesi varolma iddiası taşıdığını söyleyen fakat bunu pratikte göstermeyen bir anlayış benimsemiştir. Gezi Direnişi pratiği göstermiştir ki, işçi ve emekçilerin haklarını koruyamayan, çıkan yasalara planlı, programlı, fiili-meşru mücadeleyi esas almayan bir örgütün toplumsal olaylarda kendini ortaya koymayan, iradesini göstermeyen, örgütsel işleyişinin sınıfla bütünleşmeyen bir yapının, Gezi Direnişi'nde "sınıfta kaldığını" yaşadık ve gördük.