Bu anlamda bir zorunluluk. Bu iş tıpkı bisiklete binmeye benziyor. Pedalı çevirmeyi bırakırsan düşersin
Eskilerin deyimiyle “Türkiye seçim sath-ı mailine (seçim düzlemine/sürecine) girdi”. Önümüzdeki Mart ayından itibaren peş peşe üç büyük seçim yaşayacağız. Bunların ilkinde yerel yönetimler belirlenecek. İkincisi Cumhurbaşkanlığı seçimi. Üçüncüsü ise milletvekili seçimleri.
Mahalle muhtarından cumhurbaşkanına kadar Türkiye’yi en az 5 yıl süreyle kimlerin yöneteceği bu üç seçimle ortaya çıkacak. Günlük yaşamımızı etkileme bakımından bu bile önemli. Ancak önümüzdeki bu üç seçimin önemi sadece bundan ibaret değil. Bu seçimler asıl, AKP’nin temsil ettiği neoliberal İslamcı hegemonyanın toplum üzerindeki boğucu egemenliğini pekiştirmesi ya da bunun kırılması açısından tayin edici bir dönüm noktası özelliğini taşıyor. Eskilerden farkı da burada.
AKP’nin temsil ettiği sermaye kesimleri ve tarikatlar, bu seçimlerden, ya karşılarındaki bütün muhalif güçleri daha fazla geriletilerek onların ellerindeki belediyeleri ve parlamentodaki sandalyelerin daha fazlasını almış olarak çıkacaklar, ki onlar bunu Tayyip Erdoğan’ı daha fazla diktatörce yetkilerle donatıp cumhurbaşkanlığı yerine başkanlık koltuğuna oturtarak taçlandırmak istiyorlar. Ya da AKP bu seçimlerden burnu sürtülmüş, karizması çizilmiş, “Türkiye’nin demokratikleşme yönünde ilerlediği” masalıyla yığınların uyutulmasına katkıda bulunan liberal budalaların da yardımıyla kurup pekiştirdiği ideolojik-siyasi hegemonyası sarsılmış olarak çıkacak.
Önümüzdeki seçimler dizisinin ilk raundunu oluşturan yerel yönetim seçimlerine dahi kendi sınırlarının ötesinde bir siyasal önem ve anlam kazandıran bu özün temelinde, en başta belli bir iktidar mantığı ve tarzı yatıyor. Çağımızda burjuvazi, ekonomide olduğu gibi siyasette de sınıf olarak artık “herhangi” ya da “ortalama” ile yetinen bir sınıf olmaktan çıkmış durumda.
Her iki alanda da o artık “azami”nin peşinde koşuyor: Ekonomide azami kar, siyasette azami egemenlik… Bu “azami” ihtiyacı, kişilerin özelliklerinden kaynaklanan bir tercih ya da niyet sorunu değil. Kapitalist sistemin doğasından ve onun tekelci aşamada kazandığı özelliklerden kaynaklanan nesnel bir sonuç. Bu anlamda bir zorunluluk. Bu iş tıpkı bisiklete binmeye benziyor. Pedalı çevirmeyi bırakırsan düşersin. AKP iktidarı ve onun arkasındaki sermaye kesimleri ile tarikatlar da en başta bu korku nedeniyle daha fazlasının peşindeler.
Sorunun bir de dönemsel boyutları var. Hem dünyada hem de Türkiye’de kapitalizmin krizi derinleşiyor. Üstelik bu sadece ekonomik ve mali değil, aynı zamanda ideolojik ve sosyal bir kriz. Krizin işçi sınıfı ve emekçiler açısından anlamı daha fazla sömürü, daha fazla işsizlik, daha fazla sefalet, daha fazla “yarın ne olacağım” korkusu.
Bunlara bir de daha fazla baskı ve daha sıkı bir cendereyi eklemek lazım. Çünkü kriz, burjuvazi açısından da bir sıkışma; ayakta kalma ya da yıkılıp yok olma tehlikesinin büyümesi anlamına geliyor. Bu sıkışma ve korku bir taraftan emeği daha hayvanca sömürme ihtiyacını büyütürken diğer taraftan bunun gerçekleşebilmesi için azami egemenlik ihtiyacında büyümeyi de beraberinde getiriyor.
Burjuva karşı devrim kampı içinde sermayenin farklı kesimleri arasındaki rekabetin ve çıkar çatışmalarının keskinleşmesi de işin cabası. AKP ve temsil ettiği güçler bu yüzden daha fazlasının peşinde koşuyor, tökezlemekten ve güç kaybetmekten çok korkuyorlar.
Eğer AKP önümüzdeki seçimler dizisinden güçlenerek çıkarsa ne olur?.. İşçiler, emekçiler, Kürtler, Aleviler, aydınlar, sanatçılar, kadınlar, gençler, doğal çevre ve yaşam alanları dahi talan konusu haline getirilen köylüler açısından bunun yanıtı kısaca şu: Bugünleri bile mumla arar hale gelmek!.. Daha aşağısını ya da daha farklısını kimse beklemesin!..
Peki bunun önü nasıl alınabilinir?..
Bugünün somut siyasal koşul ve dengelerinde aklı başında hiçbir işçi ve emekçi bu konuda hala CHP’ye umut bağlamaz ve bunu önermez herhalde. Etkili bir muhalefet pratiği şurada dursun, bir dediği bir dediğini tutmayan bu kadar sarsak, kendi içinde bile bilmem kaç parçaya bölünmüş bu kadar tutarsız ve beceriksiz bir CHP’den hala “çare” olmasını beklemek, yağmur duasına çıkmaktan daha boş ve yararsız bir kör inançtan başka bir anlama gelmez!.. Meydanlara “taşerona hayır” nutukları atıp bütün belediyelerinde utanmadan taşeron işçi çalıştıran, AKP’yle boş laf tokuşturmanın dışında hapisteki kendi milletvekillerine dahi hayrı dokunmayan, Kürt sorunu başta olmak üzere birçok konuda MHP’yle milliyetçilik yarışına çıkan bir CHP’den işçilere, emekçilere, Aleviye, Kürde ne hayır gelir?..
Bugün için üzerinde durmaya değer somut diğer bir alternatif BDP-HDP bloku. Bu blokun gövdesini oluşturan Kürt emekçi kitle dinamiği, Haziran İsyanı’na kadar olan süreçte bu coğrafyada neredeyse tek kitlesel militan demokrasi dinamiğiydi. Bu yüzden zaten daha da katlanmış ağır bedeller ödemek zorunda kaldı bugüne kadar.
Türkiye’de samimi olarak en azından demokrasi isteyen herkesin ona bu yönüyle saygı duyması, sesine ve önerilerine kulak tıkamaması, onunla birlikte hareket etmenin yolunu ve formüllerini bulmaya öncelik vermesi sadece bir vefa borcu değil aynı zamanda aklın yolu. Öte taraftan bunun bir ‘mahkumiyet’ ya da ‘mecburiyet’ hali olarak görülüp yorumlanmaması da şart. Kürt siyasal hareketinin bazı sözcü ve temsilcileri biraz bu kafayla hareket ediyorlar.
Burjuva düzen partileri cephesinde seçimler daha şimdiden bir ‘aday yarısına’ indirgenmiş durumda. Kimin kimi aday göstereceği, kimlerin karşına kim çıkarılırsa daha başarılı olunacağı tartışılıyor. Halka verecek sözleri ve aslında halkla ilişkileri kalmamış burjuva partileri açısından bu normal. Yozlaşmış bu sistemde seçimlerin, televizyonlarda ses ya da güzellik yarışması adıyla düzenlenen showlardan bir farkı yok.
Ancak halktan, işçi sınıfı ve emekçilerden yana olduğunu iddia eden hiçbir güç aynı sığlıkla hareket edemez!.. Kimin aday olduğundan ya da olacağından da önce işbaşına gelinecek olunursa hangi sınıfların hizmetinde nasıl bir anlayışla hareket edilip nelerin yapılmak istendiğine dair somut programların ortaya konulup tartışılması esas olmalı.
Bugünden başlayan çekişme ve tartışmalara da öncelikle bu odaktan bakılıp kimin gerçekte neyi temsil ettiğini anlayabilmek için bu ölçü kullanılmalı. Yoksa koparılan yaygaraların tozu dumanı içinde aklımızı koruyup yolumuzu şaşırmamak zorlaşır.
[Alınteri'nin baskıya hazırlanan Ekim sayısının başyazısıdır]