Salı, 4 Ekim 2005 (20 yıl 10 ay önce)
“Kaplumbağlar da Uçar”, izleyeni beyaz perdenin karşısına mıhlayan bir film. Sadece Kürdistan’a ve Kürt halkına değil; barbarlığın, savaşın, yokluk ve yoksunluğun tüm sonuçlarını iliklerinde hisseden dünya halklarına adanmış bir ağıt… Gerçek kadar ağır, gerçek kadar kanatıcı ve sorgulatıcı… Gerçek, duygu sömürüsüne girmeden, hiçbir hileye başvurmadan yaşamın içinden öylesine fırlatılıyor ki beyninize/yüreğinize, beyaz perde isteseniz de istemeseniz de tüm barbarlık tarihiyle hesaplaşma iradenizin sınandığı bir iç savaş arenasına dönüşüyor. Ve etkisi o salonla sınırlı kalmayan bir direnme özsuyu yayılıyor damarlarınıza!

Film gerçeğe sadık yalın kurgusu ile belgesel sinemacılık ve fotoğrafın ayrıntılarda saklı derinliği bulup çıkarmadaki ustalığının gücüyle seyirciyi kendisine katmayı başarıyor. Bu üç öğenin ustalıklı harmanıyla, güçlü tarih bilincinin biraradalığı onu sarsılmaz bir temele oturtuyor. Gerçek karşısında sizi acizleştiren, posanızı çıkarıp koltuğa ve en önemlisi yaşamın içine çökerterek bırakan bir duygu sömürüsüne girmeden, tersine duygu ve bilincinizi dirilterek tarihsel ve toplumsalın sert doğası karşısında içsel bir duruş belirlemeye zorluyor. Filmi bitirdiğinizde perdenin karşısında içiniz boşalmadan saatlerce oturup, Kürt halkının iç parçalayıcı tarihi şahsında tüm ezilen halkların ve barbarlık tarihinde saatlerce sürecek bir tarihsel gezintiye çıkabilirsiniz.

Ve “Ne yapmalı yaşanası bir dünya için; ille de çocuklar, yani gelecek için?..” bıkmamacasına kafa patlatabilirsiniz. Ya da modern barbarlığın tarihsel temsilcisi emperyalizme ve faşizme karşı izleyeni tepkisizleştiren postmodern savaş haberlerinden artakalan sanallaşmış insanlığı aşabilme sansına ulaşabilirsiniz. İnsanlığın yerlerde sürüklenmesinin bile dev medya aracılığıyla usul usul izleyene, okuyana içirildiği 21. yüzyılın postmodern alıklaştırma zamanlarında “Kaplumbağalar da Uçar” filmi gerçeğin sarsıcılığı ile köreltilmiş insanlığın canlanması için seyirciye sunulan bir fırsattır.
ABD işgalinin göbeğindeki isyan!
Film mekan olarak
Güney Kürdistan’ın
Akre ve
Duhok kentleriyle Türkiye sınırı arasındaki bölgede kurulmuş bir Kürt mülteci kampında çekilmiş. Konusu gerçek, oyuncuları gerçek, mekanı gerçek. Oyuncularının hiçbiri sanatçı olmayan, ama yaşamlarını yani gerçeği “oynadıkları” için belki de hiçbir sanatçının yakalayamayacağı başarıyla “rollerini’’ hayran bırakacak tarzda alıp götüren bir sanat eseri. Çocukların rolleriyle, gerçek yaşamlarının içiçe geçmesinin doğallığında akıyor her şey.
Ghobadi bununla, takip ettiği
Yılmaz Güney sineması ve Yılmaz Güney’e de anlamlı bir selam çakarak onu günümüze taşımayı başarıyor.
Kampta mayın toplayarak yaşayan kimsesiz çocuklardan oluşan bir topluluk… Kimsesizliklerinin nedeni
Saddam ve
BAAS gericiliği ile
emperyalist paylaşım oyunlarıdır. Evleri de, oyuncakları ve hatta hediyeleri de savaş artığı hurda tanklar ve diğer silahlardır. Çoğu savaşın ve emperyalist silah tekellerinin tükenmez iştahının dramatik sonuçlarını bedenlerinde bir nişan gibi taşır. Kiminin kolu yoktur, kiminin bacağı, eli… Ghobadi, bir fotoğrafçı ustalığıyla bu çocukların yüzlerinde dolaştırdığı kamerasıyla savaşın acımasız sonuçlarıyla yüzleştirir seyirciyi. Ruhları sayısız kaygı, belirsizlik ve yaşamın ağır yüküyle örselenmiş ve bunu derinleşmiş çizgilerle yüzlerine yansıtan “çocuklar”!
Sadece bedenleri çocuk olan “çocuklar”! Ghobadi’nin usta kamerasından yansıyan bu anlık görüntülerden savaşın yıkıcı, acımasız doğası sonuçlarıyla kazınır beyninize.
Filmde hiçbir savaş sahnesi yok; yok ama gerçek bir savaş filmi o! Her karesinde, her diyaloğunda, kullandığı her sembolde seyirciyi savaşın çarpıcı sonuçlarıyla hesaplaşmaya sürüklüyor. Bundaki başarısını da asıl olarak
emperyalizm ve her türlü gericilik karşısındaki tutarlı, namuslu duruşundan alıyor. Onu evrensel kılan da bu duruşudur.
Film sembollerle, araya serpiştirilmiş doğal diyaloglarla
Kürdistan tarihini imbikler ustaca. Kürdistan’ın dört parçaya bölünmesinin trajedik sonuçlarını ihtiyar Kürt ile 15 yaşındaki Satallite (“uydu” anlamına gelir, arkadaşlarının ona taktığı takma isimdir) arasında geçen tek bir doğal diyaloğa sığdırırken, kampın yanıbaşındaki Türkiye sınırında dikili askeri izleme kulesinin varlığıyla bunu film boyunca duyumsatır.
Aynı şekilde Saddam askerlerince tecavüze uğrayan
Agırin tarihten süzülen Kürt kadınıdır ve bir yönüyle de Kürdistan’dır aslında. Savaşın evrensel teşhiriyle o aynı zamanda şimdi Irak zindanlarında
ABD askerlerinin tecavüzüne uğrayan Iraklı kadının da çığlığıdır.
Bir yanı tarihtir Agıri’nin, bir yanı bugün ve barbarlık yokedilemezse gelecektir! İnsanın yüreğine bir hançer gibi işleyen de budur zaten! Agırin aynı zamanda tecavüz ve kadının insan olarak paramparça olmasının tercümanı olmasıyla da evrensel bir semboldür. Tecavüzün yarattığı ruhsal parçalanma ve hiçbir saldırıyla kıyaslanamayacak acısının ağır taşıyıcısıdır Ağırin… Tecavüzden arta kalan bebeği ile insanı sarsan bir hesaplaşma yaşar yaşamının her anında. Onun kendi etinden-kanından olmasıyla,
“BAAS’lıların piçi!” olması arasında salınıp durur yaşam sarkacında. Ve en nihayetinde bu kahredici gerçeği, bebeğini ve kendisini öldürmekle noktalar. Bu korkunç gerilim kameranın usta kullanımıyla insanı altüst edecek bir kıvamda film boyunca devam ettirilir.
Evet, Kaplumbağalar da Uçar!
Ghobadi filmine taktığı bu isimle tarihe ve halkına olan güvenini ifade etmek ister adeta:
“Tarih böyle gitmeyecektir! Kürdistan halkı da uçmayı başaracaktır” diye bağırmadan haykırır neredeyse bütün karelerde. Evet, ezilen ve sömürülen dünya halkları kendi güçleriyle doğrulup, acıları kadar büyük güzellikte bir dünya kuracaklardır! Tarih bunu söylüyor!
*Bu yazı Ufuk Çizgizi dergisinin 15 Eylül tarihli 22. sayısında yayınlanmıştır