Salı, 24 Nisan 2007 (19 yıl 6 ay önce)
KESK, TMMOB ve TTB, gazetelere verdiği yarım sayfalık ilanlarla bir açıklama yaptı. Radikal gazetesindeki ilan şöyle;
SÖYLEDİK, BİR KERE DAHA SÖYLÜYORUZ
BİZ NEOLİBERALİZME, GERİCİLİĞE VE IRKÇILIĞA KARŞI EMEKTEN VE HALKTAN YANA TAVIR ALACAK BİR CUMHURBAŞKANI İSTİYORUZ
Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde -halkın günlük yaşamına yeterince değmeden- sürdürülen tartışmalar, yönetenler arasındaki iktidar çatışmasının yansımasıyla, toplumu laik-anti laik ekseninde kamplaşmaya itiyor. Yaşanan bu tartışmalar örgütleri ve bireyleri bu kamplaşmanın tarafı olmaya zorluyor.
Emek ve meslek örgütlerinin görevi ve sorumluluğu; bu saflaşmanın dışında emekten, halktan yana bir çözüm oluşturmak ve bu eksende bir gücü açığa çıkarmaktır.
Cumhurbaşkanı, Anayasa'da yazılı olduğu biçimiyle TBMM'de seçilecektir. Oysa "Cumhur"un yani "Halk"ın başkanını seçecek parlamentonun yapısı temsil özürlüdür. AKP toplam seçmenin yüzde 25'inin oyuyla parlamentoda yüzde 65 çoğunluk sağlamıştır. AKP bu antidemokratik temsile dayanarak Cumhurbaşkanını tek başına belirlemek istemektedir. Bu süreçte bütün toplum Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın ağzından çıkacak Cumhurbaşkanı adayının adını beklemektedir. Ve ne yazık ki bunun adı da "milli irade" olacaktır. AKP'nin bu süreci, halkın yüzde 75'inin iradesini karşısına alarak, tek başına belirleme isteği demokratik değildir.
Diğer yandan, yüzde 10'luk seçim barajını savunup
"Bu Parlamento Cumhurbaşkanı'nı seçemez" demek de başka bir çelişkidir. Yapılması gereken en kısa zamanda siyasi partiler yasasının ve seçim yasasının değiştirilmesi ve barajların kaldırılmasıdır.
12 Eylül Anayasası'nda Kenan Evren için belirlenen
"Cumhurbaşkanı'nın görev, yetki ve sorumlulukları" demokratik parlamenter sistemle uyuşmamaktadır. Yetkileri tartışılmadan,bu yetkileri kimin kullanacağını tartışmak da, yetkileri kullanmaya talip olmak da kabul edilebilir bir durum değildir ve sorunu çözmeyecektir. Anayasa değişikliğine gidilerek, Cumhurbaşkanı'nın yetkileri sınırlandırılmalıdır.
Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde sorun laiklik ekseninde
"Rejim Sorunu" olarak sunulmakta, konu Recep Tayyip Erdoğan ismine indirgenerek tartışılmaktadır. Oysa toplumun muhafazakarlaştırılması, 12 Eylül'ün ortaya koyduğu politikaların doğrudan bir sonucudur. Bu politikaları sistematik biçimde uygulayarak
"Siyasal İslam"ın gelişmesine katkı sunanların bugün laiklikten söz etmesi ironiktir. Oysa laiklik karşıtları ile mücadele 12 Eylül ile hesaplaşmaktan geçmektedir.
Biz gericilik ve gericiliğin beslendiği 12 Eylül uygulamalarının devamından yana olanlar arasında bir tercih yapmayacağız. Başta 12 Eylül olmak üzere bütün darbelerin öncelikli mağduru emekçiler ve halk olmuştur. Anti demokratik yönelimlerin karşısında olmak her demokratın öncelikli görevidir.
CUMHURBAŞKANI TARAF OLMALIDIR!
Biz neoliberalizme, gericiliğe ve ırkçılığa karşı eşitlikten, özgürlükten, laiklikten, demokrasiden yani emekten ve halktan yana tavır alacak bir Cumhurbaşkanı istiyoruz.
Biz kırk katır, kırk satır dayatmalarına karşı
"Özgür ve Demokratik bir Türkiye" diyoruz.
Biz tüm demokrasi güçlerini, hepimize dayatılan bu karanlığı birlikte yırtmaya ve dağıtmaya davet ediyoruz.
KESK - TMMOB - TTB
KESK, TMMOB, TTB'nin yarım sayfalık gazete ilanları ile yaptığı açıklama, oldukça muğlak ifadelerle de olsa,
14 Nisan psikolojik harekatının bu sendika ve meslek örgütleri üzerindeki baskı ve basıncını "
göğüsleme çabası"nın bir ürünü.

KESK ve TMMOB, 14 Nisan mitingine katılmayacağını resmen açıklayan az sayıda kurumdan ikisiydi. 14 Nisan sonrasında başta
Cumhuriyet gazetesi olmak üzere, 14 Nisan konseptini sendika ve meslek örgütleri üzerinden de meşrulaştıramamanın rahatsızlığını duyan şoven kesimler tarafından provokatif söylemlerle (
"emperyalizm uşakları, AKP yalakaları" vb. gibi) hedefe konuldular.
Bununla da kalmadı... Bu kurumlar, 14 Nisan sonrasında kendi içlerinde de ciddi bir sarsıntı ve çalkantı yaşadılar. KESK içinde önemli bir kısmı devletin anadilde eğitim tüzük maddesine karşı kapatma tehdidini fırsat bilerek KESK'i bölen
"Sendikal Birlik"e geçmekle birlikte halen varolan bu kesimler seslerini yükselttiler. TMMOB içinde ise
"muhalefetteki" sağcı, şoven, faşist kesimler bu gelişmeleri fırsat bilip atağa geçtiler.
KESK, TMMOB, TTB'nin açıklaması tıpkı daha önce
DİSK'in yaptığı açıklama gibi, bu dış ve iç baskılanma ve çalkalanma karşısında kuyruğu dik tutma çabasının bir ürünü.
Açıklamada ilk elde anlamlı ve değerli görülebilecek yanlar (özellikle
12 Eylül ve devamcılarına yapılan vurgular, hükümet ile darbe çığırtkanları arasındaki kavganın tarafı olunmayacağı, neoliberalizm gericilik ve ırkçılığa karşıtlık gibi) yok değil.
Ancak bunları
"denge" çabasıyla bazı 14 Nisan konsepti argumanları ve tabii ki, Cumhurbaşkanlığı konusunda
AB ve
TÜSİAD'ın istemleri ile harmanlayıp tam bir yamalı bohçaya çeviriyorlar. Hepsinin üstüne de
"emekten ve halktan yana bir Cumhurbaşkanı" söylemi, bunun işbirlikçi tekelci kapitalizm ve faşizm rejiminde mümkün olduğu sanısıyla malül bir sosyal liberal söylem olarak tüy dikiyor.
DİSK, KESK, TMMOB gibi sendika ve meslek örgütlerinin 14 Nisan ve sonrasında yaşadığı sarsıntı ve çalkantılar, bunlar üzerindeki ve içindeki ırkçı-şoven vd baskılar kadar, yıllardır bu kurumların yönetiminde yer alan, içini boşaltan liberal reformist, tasfiyeci anlayışların eseridir aynı zamanda.
Sürekli meşru ve fiili mücadeleden kaçan, uzlaşmacı, bürokratik, mız mızcı çizgileriyle bu kurumların içini boşaltan, devrimci-demokrat öncü üyelerini yıpratmak ve uzaklaştırmak için her şeyi yapan, sermayenin ve devletin her saldırısında geri adım atan, tabanlarını örgütsüzleştirmek ve pasifize etmek için elinden geleni esirgemeyen, geleneksel fiili mücadele ilke ve değerlerini bile tasfiye etmekte gözlerini kırpmayan bu anlayışlar, şimdi
"şoven dalga" karşısında bu kadar kolay sarsıntı ve çalkantı yaşayıyorlarsa, bunun nedeni yalnızca 14 Nisan psikolojik harekatı (yani dışsal) değildir.
Şimdi geriye gidecek yer kalmadığı için
"kuyruğu dik tutmaya çalışıyorlar". Çünkü bir adım gerisi, zaten iç dinamizmi önemli ölçüde köreltilmiş bu kurumların da her biri daha gerici, manipülatif psikolojik harekatlarla süpürülmesidir!
Ne var ki, ilerlemeyen, gerçek sınıf mücadelesi vermeyen, bunun için tabanının mücadele inisiyatifini geliştirmeyen, aktif bir örgütlenme mücadelesine girmeyen, düzen sınırlarını zorlamayan sendika ve kitle örgütleri, ne kadar elinde kalan mevzileri savunmaya çalışırsa çalışsın, uzun vadede gerilemekten kaçınamaz.
İlerlemenin yolu,
"halktan ve emekten yana cumhurbaşkanı, hükümet" temennilerinden filan değil, gerçek mücadeleden, alanlardan geçer. Çünkü kitleler ancak pratik mücadele eğitimi içinde dinamizm kazanırlar, sendika ve örgütlerini de dinamize ederler, gerçek siyasal özgürlük bilinci kazanmaya açık hale gelirler.