180 dakika

GÜNCEL
Pazartesi, 27 Haziran 2005 (20 yıl 9 ay önce)

Yaşamımızın o en deli dolu çağlarında, lise sıralarında kaç kez umut ettik, kaç kez hayallerimizi değiştirdik ya da değiştirmek zorunda kaldık.

Kendi isteğimizle evimizin en boş odasını, mutfağını, gece saatlerini… düşlerimiz için, geleceğimiz için günlerce, aylarca mapushaneye çevirdik.

Üç yıl boyunca daha sonraları bize hiç lazım olmayacak, bir şeyler ezberledik durduk, sınav sonrası ise unuttuk, unuttuklarımızın yerine yeni ezberler koyduk. Ama neydi şu tarihin aslı, neden olmuştu, gerçekten bir kişi koskoca bir savaşa neden olabilir miydi? Ya da bir kelebeğin ufacık kanatlarındaki çırpınış dünyayı gerçekten etkileyebilir miydi? Logaritmanın gezegenlerin bulunuşuyla bir bağı var mıydı? Natürmort çizmek sanat mıydı, sanat nasıl bir yaşamdı? Aristotales düşüncelerini hangi siyasal, ekonomik koşullarda geliştirmiş ve ulaştırmıştı geleceğe? Peki ya müfredatların içinde geçmeyen ya da kısaca değinilen Marks kimdi, ne istemişti? Bilmemiz istenmedi hiçbir zaman, düşünmemiz, araştırmamız, tartışmamız… Oysa ne çok soru var soracağımız.

Nasıl yaşadığımızı bilmediğimiz senelerimizi hep gelecekte yaşayacaklarımıza endeksledik durduk. Hergün daha da artan kaygı ve endişelerle büyüdüğümüzü bile anlamadan geçti zaman. Ve sonra öyle bir an geldi ki, üç saate sığar oldu hayallerimiz de kaygılarımız da. 180 soruya karşılık gelen üç saat, 180 dakikaya karşı sınanan umutlarımız…

Bir insan neden liseye gider ki?
Bir insan neden üniversiteye gitmek ister?
Bir anne neden çocuğunun hep garantili bir işi olmasını ister?
Bir insan neden hep kaygıyla karşılar yarını?

Bir insan daha iyi bir gelecek için gitmek ister üniversiteye. Daha iyi bir iş bulma umuduyla, sadece bu mu? Tabii ki değil. Bilgi için, bilim için gider ama biz bunları düşünemez olduk, gelecek hesaplarımızda bunların yeri yok. Ailemiz, niye umut bağlar ki bu sınava bizden daha çok. Çünkü yatırım yapılmıştır gençliğimize. Bir aile için çocuk demek gelecek demek haline gelmiştir. Oysa bizi nasıl bir gelecek bekliyor diye sorulmaz da hiç. Sınav günü bizden daha çok heyecanlanır, sabahın köründe kalkıp bizimle birlikte girerler sınava. Tüm bu çaba, emek a, b, c, d, e şıklarında yaşam bulması istenen güzel bir hayat düşü içindir.

Şimdiden planlar yapılmış; yemekten, elektrikten, giysiden tasarruf yapıp arttırılan kuruşlar kenara, köşeye konulmuştur. Belki de bunların çoğu bitmek bilmeyen gece mesailerinin, hafta sonu mesailerinin yani yaşamımızdan, sağlığımızdan kırptıklarımız, tasarruf ettiklerimizdir…

Sonra 19:30 haberlerinde duyuyoruz liselerin dört yıla çıktığını, müfredatın değiştiğini… Üniversiteye giremeyenler için sevindirici bir haber diyor spikerler. Çünkü 2008′de onlar girecek sadece sınava, çünkü 2008′de mezun vermeyecek liseler, çünkü 2008′de daha az kişi “İş ve İşçi Bulma Kurumu”na dadanacak. İşsizlik oranı düşecek 2008′de. Ya sonra? Bir kez daha birbirimizle rekabete sokup, bir kez daha umutlarımızı şahlandıracak yalanlar.

Daha bu haberin üstüne soğuk bir su içmeden başka bir haber daha yansıyor sessiz sedasız haberlere, gazetelere… Değişen sınav sistemi, bizi de değiştiriyor şimdi. Yeniden formatlamak gerekiyor bilgileri. Kulak kabartıyorum yanımdaki gençlere: “Oğlum, bendeki şansa bak bu yıl sınava girmedim, seneye de sistem değişti…” Ne garip ki şansa yoruluyor yaşamımız üzerine oynanan oyunlar. Tamamen hedefli ve sistemli bir şekilde ardı arkasıya çıkan yasalar, bizde şans olup yansıyor. Şimdi yeniden mi gideceğiz dershanelere. Müfredata uyduracağız kendimizi. Kahrolası bir 10 ay daha. Peki ya kazanamazsak?! Sadece biz değiliz ki umut bağlayan. Peşimizden anemiz, babamız ve hatta kardeşlerimiz. Nasıl anlatırız olmadığını, bir yıl daha öylesine bir iş bulup ya da bulamayıp o günü beklemek… Belki de en iyisi intihardır?! Ya da boşvermek her şeye. Ne olacak ki üniversiteye girsek, gene aynı ezbere bilgiler, aynı işsizlik korkusu…

Öğretmek ne demek? Öğrenmek? Ne öğrendik o üç yıl boyunca? Yaşamla hiçbir bağı kurulmayan, çalıştığımız işyerinde afallayıp kaldığımız, stajlarda çay taşıdığımız…

Eğitim ne demek? Eğitmek? Hangi yeteneğimiz eğitiliyor? Hangimiz farkında ki bir şair, bir ressam, bir yazar, bir bilim adamı olabileceğimizin? Ebeveynlerimizin geçtiği bu yoldan şimdi biz geçiyoruz çok şey bekleyerek ve aslında kendimize bile söylemekten korkarak, hiçbir şey beklemeyerek…

O burun kıvırdıkları sosyalist Rusya’nın eğitim sistemi tırtıklanıyor şimdi. Yüzde 35 olan meslek liselerinin oranı yüzde 65′e çıkacak ve sanayinin içerisine yerleştirilecek gencecik bedenlerimiz. 8-10 saat çalıştığımız halde asgari ücretin yüzde 30′u kafi gelecek işgücümüze.

Suçlusu kim bu işin? Bize bu mirası bırakan anne babalarımız mı? Öğretmenlerimiz mi? Yoksa biz mi? Yaşadığımız bu düzen mi?

Hepsi bir ve aynı yere çıkıyor. Ailemiz, haklılar tabii kaygı duymakta ama haksızlar da, bizimle omuz omuza vermedikleri için. Daha önce geçtikleri bu yolda bizimle beraber şimdi tekrar yürümedikleri için. Öğretmenlerimiz de haklı, ya müfredat dışı birşey işlemek istese oradan oraya sürgün olacak sonu. Ama haksızlar da, bilimsel eğitim için mücadelede ısrarcı olmadıkları için. Geleceğin genç işçi ve işsizleri olarak en suçlusu biziz bu işin.

Şimdi, şu an başlasak ve birlikte hayal kursak tam bu noktada. Yaşam bayrağımızda herkesten yeteneğine göre herkese gerektiği kadar yazsa. Birleştirilmiş bir eğitim sistemi yaratsak kendi ellerimizle ve müfredat programlarındaki tüm saçmalıkları çıkarıp atsak bilimsel teknik bilgiyle. İşçi fakülteleri kursak her ilde bir kaç tane. İşçi ve köylülere ortaokul ve yüksek öğretim kurumlarına girebilmeleri için her türlü ayrıcalığı tanısak. Özgür bir meslek seçimi için tüm ön koşulları yaratsak. Okuma yazma oranını yükseltsek, politikayla ilgilenip biz belirlesek ülkenin geleceğini. Tarıma taşısak teknolojiyi, hormonsuz doğa koksa tüm sebzeler. Yeni yeni kültürlerle tanışsak, başka diller öğrensek, bir ulusu ulus eden özellikleri. Labaratuarlarımızda istediğimiz deneyleri yapsak ve insanlığa sunsak. Herkesin masasında bir bilgisayarı, konuşsa dilediği dillerle. Bireysel çabamızı ‘ben’ için değil ‘biz’ için verip ilerleme ve gelişmeyi tüm topluma adasak nesiller boyu… Kaygısız ve geleceğimizin nasıl olacağı belli bir sistem olsa. İşsizlik korkusu olmasa, düşlerimiz bu kadar fukara, bu kadar uzakta, bir o kadar bizim, bir o kadar elin olmasa.

Çok mu geldi? Niye ki? Sovyet Rusya’sında, SSCB’de yaratıldı tüm bunlar. İşçilerin emeğiyle yaratıldı, iktidarı ele geçirip o düşleri gerçeğe çevirme cesaretini gösterdiler. Ve bayraklarında dalgalandı son sözleri “Herkesten yeteneğine göre, Herkese gereksinimi kadar.”