1996 yılında Bayrampaşa Cezaevi’nde bulunan Cezaevleri Merkezi Koordinasyonu (CMK), devrimci örgütlerden kopan hizipsel oluşumlarla ilgili olarak bunların varlığının siyasal-ideolojik bir nedene dayanmadığından, kaynağını örgütsel hoşnutsuzluk ve sıkışmalardan alan küçük grupsal oluşumlar olduklarından, devrimci hareket içerisinde de tasfiyecilik ve örgütsüzleşmeye hizmet ettiklerinden hareketle, bu tür gruplara CMK içerisinde yer verilmemesi kararını almıştı. Bu tür hizipler, cezaevleri mücadelesinin gelişimi ile ilgili söz sahibi olmayacaklar; ancak CMK tarafından alınan kararlar konusunda temsilciler üzerinden bilgilendirileceklerdi.
Bu tutum, cezaevleri ile de sınırlı kalmaksızın, “dışarda” devrimci güç ve eylem birliklerinin oluşturulması sürecinde de yıllar boyunca esas alındı ve uygulandı.
Devrimci hareketin uğradığı ideolojik, siyasal deformasyonun bir görüngüsü olarak, tasfiyeciliğe karşı tutumu simgeleyen bu karar bir süredir ucundan kıyısından kemiriliyor! Gebze Cezaevi başta olmak üzere hiziplerin cezaevlerinde örgütsel olarak temsil edilmesi konusunda bizzat bu kararın imzacısı olan HÖC, ESP vd. devrimci güçlerden “öneriler” getiriliyor. Devrimciler tarafından çeşitli siyasal-toplumsal olaylara ilişkin oluşturulmuş, çoğu eylem birliği niteliğindeki platformlarda hiziplerin varlığına alan açılıyor, tasfiyeciliğin ekmeğine yağ süren tutumlar açıklanıyor.
Bu tür gündemlerle komünistler olarak biz de karşılaşıyoruz. En son örnek, 8 Mart Platformu’nda hizbin imzasının da Platform çağrıcısıymış gibi yer alması kararıdır. Özgürlük İçin Mücadele Platformu (ÖMP) temsilcisinin bu tutumu sertçe eleştirmesine karşılık ise “Biz onları siyaset olarak görüyoruz ve birlikte iş yapıyoruz” yanıtı verildi.
Sormak gerekiyor: Ne değişti?
Hizipler, bu örgütler açısından tasfiyeciliğin görüngüsü ve besleyicisi olmaktan çıktılar mı? Hiziplere ilişkin alınan karar değiştirildi mi? Değiştirildiyse, bu neden açıklanmıyor ve siyasal olarak gerekçelendirilmiyor?
Görmek gerekiyor: Çok şey değişti!
Siyasal, ideolojik tasfiyeci bataklığın derinliği, devrimci güçlere belki de onların en zorlu, en amansız günlerinde darbe vuran, irade birliğini zayıflatan, saflarında ve çevre güçlerinde karmaşa yaratmakla kalmayıp devrimci mücadeleye yüzünü dönmüş kesimler içerisinde de güvensizlik tohumları yayan hizipçileri “masumlaştırdı”. Devrimci örgüt, önderlik ve kadro kimliği kavramlarına o denli yabancılaşıldı ki, hizipçilerle ayrımlar yumuşatıldı. Artık dedikodu aygıtı olma yönüyle bile bitkisel yaşama girmiş, varlığını “imza” düzeyinde sürdüren bu ahbap çavuş ve akraba çevreleri, hemşehri grupları vd. ile şu ya da bu mahallede birlikte bir işi kotarmış olmak, onların “siyaset” sayılması için yeterli görülür oldu. Örgütsüzlük fikri ve ortamı o denli yaygınlaştı ki, mücadelenin kıyılarında çevre ya da birey tarzı oyalanmanın, şurada burada ortaya pıtrak gibi çıkaduran liberter çevrelerin, “forum” tarzı yaşamın varlığı “normalleşti”!
Tabii burada sorun salt bu tür bir deformasyonla da sınırlı değildir. Daha kötüsü, bir dönem tasfiyeciliğe karşı ortak bir örgütsel duruş kararı almış olan örgütler, bu gevşetilmiş tutumu aynı zamanda esnafça uyguluyorlar. Sorun kendi bahçelerinde ise görünürde “ilkeli”, değilse son derece pragmatik davranıyorlar. Dahası, aynı pragmatizmle alan açtıkları hiziplere ilişkin olarak karşımıza “Bu koşullarda platformda yer alma konusunda tercih sizin” biçiminde devrimciler arasında oluşturulmuş değerlerle bağdaşmayan bir tutumla çıkıyorlar.
Hiziplere karşı alınan tavrın hiçbir siyasal açıklama olmaksızın değiştirilmesi, yalnızca devrimci hareketteki ideolojik, siyasal, örgütsel zemin kaybının ifadesi değildir. Aynı zamanda bu durumu daha da derinleştiricidir. Devrimci örgütler arasında siyasal bir temelde oluşmuş hukuk ve işlerliğin çiğnenmesi bir yana, bu tutum, sahiplerine tasfiyeci oluşumları meşrulaştırıcılığı sorumluluğunu yüklemektedir. Devrimciler bu tür yük ve kamburlarla değil, işçi-emekçi kitle hareketine, devrimimizin temel değerlerine ve oluşmuş geleneklerine karşı sorumluluk bilinciyle yürümelidirler. Kaynağını aynı zamanda güçsüzlükten alan bu tür tutumlarla, hizipçilerle, İslamcı gericiler ve feministlerle birlikte “güç olma” hesapları boşunadır ve siyasal olarak da kısa vadede bile zarar vericidir. Komünistler olarak, devrimci güç birlikleri ve platformlarda bir yandan eylemin hedeflerine en ileri düzeyden ulaşılması için yer alıp çalışırken, aynı zamanda platformların ve devrimci ortamın hizipçi ve tasfiyeci oluşumlardan arındırılması için süreklileştirilmiş bir mücadele içerisinde olacağız.
*Bu yazı Ufuk Çizgisi dergisinin 33. sayısında “Ne Değişti” başlığı ile yayınlanmıştır