Almanya'da İki gün boyunca süren 'Sosyal mücadeleler içerisinde Türkiye solunun perspektifleri' semineri...
Rosa Luxemburg Vakfı, 2010 yılında Türkiye'de yapılacak olan Avrupa Sosyal Forumu'yla bağlantılı iki günlük bir etkinlik düzenledi.
29-30 Mayıs'ta Berlin'deki vakıf binasında yapılan seminerlerin konusu, "Boğaziçi'den Dicle'ye Sosyal Mücadeleler: Sosyal mücadeleler içerisinde Türkiye solunun perspektifleri“ydi.
İlk günkü sunumlar, İlker Ataç (Viyana Üniversitesi) ve Nigar Rona (İstanbul'dan serbest gazeteci) tarafından yapıldı. İlker Ataç, 1980 ve '90'lar, AKP dönemi ve bu süreçlerde politik sistemin ve devlet biçiminin değişimini değerlendirdi ve kendi deyimiyle "Türk solunun ikilemlerine“ dikkat çekti. Sunum sırasında, sol liberallerle-radikaller ikileminde, radikallerden kastedilenin Türkiye Devrimci Hareketi değil de EMEP vb. yasal partiler olduğu anlaşıldı. Ataç'ın konuşması özetle şöyle:
'80'lerde Ortodoks bir yapılandırma programı başladı. Sanayinin desteklenmesi geri çekildi. Askeri darbe '70'li yıllarda gelen hegemonya krizine yanıttı. IMF'nin uyum paketleri, düşük ücret programları gerçekleştirildi. İhracata dönük bir yapılanma... DİSK'e dava açıldı, TİS hakkı ortadan kaldırıldı. Emek yoğun alanlarda ihracat artışı oldu. '82 Anayasası, otoriter bir toplumsal düzeni, baskıcı ve merkezi bir yapıyı yerleştirdi. Cumhurbaşkanına çok önemli sorumluluklar verildi. Politik partilerin ifade alanları kısıtlandı. Bazı partilerin parlamentoya girmesi engellendi. '89'da askeri yapıya karşı, ciddi bir ücret artışı oldu. Bu, büyüme politikalarını etkiledi.Konuşmasından sonra Ataç'a "ÖDP, DTP vb. lerine sol liberal denebilir mi? DTP'de sistem eleştirisi yok, ama devlete yönelik bir eleştiri var.“ vb. sorular geldi.
Askeri yapıya karşı, ciddi bir demokratikleşme hareketi ortaya çıktı. Kürt hareketinin demokratik çözümü için hareketler, kadın sorunu vb. politik İslam da Kemalist elitlere karşı bir çıkış yaptı. Bir kırılma dönemiydi, uzun sürmedi. '90'lar kaybolan yıllardı. (...) Çiller döneminde Kürt sorunu askerileştirildi. İktidar transferi, parlamento tarafından belli ölçüde gerçekleştirilmeye çalışıldı. 1991-2002'ye kadar yapılan bütün seçimler öne alınmış seçimlerdir. (...)
90'larda ekonomik alanda, mali sermaye açısından bir açılım yaşandı. Kronik istikrarsızlık sözkonusuydu. Emek aleyhine bir dağılım sözkonusu oldu. (...) Mali piyasaların liberalleştirilmesi, ürünleri de pahalılaştırdı. Ama ihracat, asıl emek yoğun sektörler üzerinden yürüdü. 2002'den sonraki dönem, ekonomik politik istikrarın oluştuğu dönemdir. Yerleşik partilerin başarısızlığı, AKP'ye yol açtı. (...) AKP, sosyal giderleri arttırdı. Bu da başarı nedenlerinden biri. AKP, demokratikleşme kurumu olarak görülmekte. AB, üyelik görüşmeleri de bir etken. Demokratikleşme kanalları engellendi. İktidarın yoğunlaşması ve merkezileşmesine yol açtı. AKP, muhafazakar ve otoriter bir partidir. (...)
Osmanlı döneminde Sultan'ın burnu, Jön Türkler tarafından simge olarak kullanıldı. (...) 1922-1977 arası Akbaba dergisi yayınlandı. Çağının bir ürünü olan Marko Paşa dergisini, Sabahattin Ali ve Aziz Nesin çıkardılar. Bu dergide, ırkçı Pantürkistler, yeni zenginler, kaçakçılar, hep halk düşmanı olarak gösterilmişlerdir. Bir kilometre taşıydı. '70'lerde Gırgır, 500 binlik bir satış rekoruna ulaştı (...)Rona'ya, "Maganda son dönemde yoksullara mal ediliyor. Ama 15 yıl önce sözünü ettiğimiz magandalar sonradan görmelerdi. Farklı bir sınıftı, sonradan görmelerdi. Bu değişimi nasıl görüyorsunuz?" vb. sorular yöneltildi.
Rosa Luxembourg Vakfı'nın düzenlediği seminerlerin ikinci gününde, ilk konuşmacı Gaye Yılmaz'dı. Birleşik Metal-İş Sendikası Eğitim Danışmanı olan Yılmaz, Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne emek-siyaset ilişkisi, sendikal hareketin bugünkü durumu üzerine bir tablo sundu. "Türkiye'de işçi sınıfı yok“ diyenlere, 1920 Elazığ yol işçilerinin resmiyle açılışı yaptı. Hemen ardından 1930'larda işçi direnişleri, 1963'te Kavel direnişi vb. emek renginde bir geçit sundu. Kendi sözlerinden alıntılar:Türk-İş, 1952'de AFL-CIO* (Amerikan Sendikası) desteğiyle kuruluyor. Giderek Türk-İş içinde sancılar başlıyor. 1960'ların ikinci yarısında, 1965'te Türk-İş'i tanımıyoruz“ sesleri yükseliyor. 1967'de DİSK kuruluyor. 2 yılda hızla büyüyor. Buna karşı 12 Mart darbesi geliyor. 15-16 Haziran direnişleri bir dönüm noktası. DİSK'in büyümesine karşı, Türk-İş'in önerisiyle devlet, ülke genelinde barajı yuzde 33'e çıkarıyor. Buna karşı gelisen işçii hareketinde, tankların üzerine ilk çıkanlar kadın emekçiler oluyor. '70'ler grev ve direnişlerle geçiyor. '76 1 Mayısı, hemen ardından '77 1 Mayısında 500 bin emekçi Taksim'e çıkıyor.
DGM'yi ezdik, sıra MESS'te!
Polis provokasyonuyla 37 kişinin öldüğü Taksim'de, bugune kadar 1 Mayıs kutlamasına izin verilmedi. Dönüm noktalarından biridir, aynı zamanda '80 darbesini hazırladığı düşünülür. Hemen ardından "DGM'yi Ezdik, Sıra MESS'te!“ sloganı yükselir. MESS, Türkiye'deki burjuvazinin kristalize olduğu sermaye örgütüdür. Bugün de bu niteliğini korumaktadır. Günümüze doğru, '89 bahar eylemleri, kamu emekçileriyle birlikte metal işçilerini buluşturan bir süreç olmuştur. Demir çelik işçileri, Kartal Tekel işçileri, Zonguldak Maden, hepsi '89'da buluşmuştur. KESK'in duzenlediği Ankara mitingi... Türkiye'de şu anda 94 işçi sendikası, 52 patron sendikası, 3 işçi konfederasyonu, 1 patron konfederasyonu bulunmaktadır. Ama, 1. çalışanlar örgütsüz ve sendikal haklardan yoksundur. 2. Türkiye'deki sendika yasaları, '80 askeri darbesiyle çıkarılmış yasalardır. İşçi hakları bizzat yasalarla ihlal ediliyor. Sendikal haklardan yararlanan, sadece yüzde 6.5'tur. Engeller, 12 Eylul ürünü: 1. Barajlar 2. Noter şartı.
AB kurumlarına bağımlılık
Günümüzde de barajlar gene kaliyor, yüzdeleriyle oynanıyor. Sendika, TİS hakki için metal sektörü genelinde yüzde 10, tek bir işyerinde yüzde 50 örgütlemek zorunda. Üye kaydı ve üyelikten istifa için noter şartı, sendika üzerinde büyük bir yük. AB kurumlarına bağımlılık yaraıiyor. Uyelik aidatlarıyla karşılanamıyor. Esneklik büyük bir sorun, işgücünün yuzde 60'ı kayıtdışı. Sosyal sigorta, sendikadan yoksun, yüksek çalışma saatleri... Üyelik şartlarından biri olarak sosyal sigorta numarası isteniyor, oysa yüzde 60'ı sigortasız. İşsiz kalma korkusu, işçilerin siyasi tercihlerini belirliyor. Ülke krize girerse, işlerini kaybedeceklerini düşünüyorlar. Soldaki bazı sendikalarda çok çarpıcı, milliyetçi bir yaklaşım var.
Milliyetçilik, sadece Türkiye'nin mi gerçekliği?
Sendikada işçi temsilcileriyle bir atölye çalışması yapıyoruz. 2002 yılında Bakü-Ceyhan boru hattında 200 Hintli mühendis günde 12 saat, haftada 6 gün, ayda 200 euro'ya çalışıyorlar. Sigorta yok, meslek odası üyeliği yasak. Bu olayda insan hakları ihlali görüyor musunuz? Ne yapardınız diye sordum gruplara. Sonra gruplar arasında dolaşırken duyduklarim çok çarpıcıydı: "Arkadaşlar bu tuzak soru. Devletimiz BOTAŞ'ta konsorsiyum içinde. Ulusal çıkarlarımız için işgücü ne kadar ucuz olursa, o kadar iyi“ diyen temsilciler vardı. Acaba bu sadece Türkiye'nin mi gerçekliği? 1999-2000 yılında Amerika ile Avrupa arasında yaşanan çelik krizi sırasında Avrupa sendikalarının tavrını nereye koyacağız?*
Kürt sorunu sendikalarda hiç ele alınmıyor. Böyle bir eğitim konusu yok. İşçilerden gelen yorumlar "Sendikam benim için hiçbir şey yapmıyor“ şeklinde. Sendikalar çok büyük taviz veriyor AB fonlarına angaje olmak için. Sadece sosyal diyalog, Avrupa İs Konseyleri... Sendikalar, Avrupa'dan izole olmaktan korkuyor, hem Türk hem Avrupa sermayesine taviz veriyor.
AKP-Ergenekon
AKP ekonomik açıdan sağ liberal, dinci muhafazakar, merkez sağ bir parti. Bir devamlılık, sermaye birikiminin ihtiyaçları icin gereken politikalar. Açılım denen hareketlerin hiçbiri AKP'ye özgü değildir. Ergenekon'un derin devlet olduğuna inanmıyorum. Devletin derin faaliyetlerine inanıyorum, kapitalist sistemde hiçbir zaman bitmeyecek.
Baraj ve su alanında çalışıyorum. Hasankeyf'i kurtarmak için ve Ilısu Barajı'na karşı... Iki gün önce Berlin'de Ilısu Zirvesi yapıldı. Bu projede Almanlar da var. Göletler, büyük yol projeleri, Karadeniz'de otoyol, yeraltı kaynakları, altın üretimi sorunlu siyanürden dolayı. 350 bin insan yerinden yurdundan edildi barajlar sonucu. Bunun arkasında neoliberal sermaye politikaları var. Türkiye'deki büyük inşaat şirketleri, dünya çapında buyuk su şirketleri. 10 yıldır eleştiri var. Sol çevrelerde platformlar var. Projelerde altyapı ve çevre sorunları var. Munzur Barajı, Bergama Yortanlı Barajı, Ilısu, Doğu Karadeniz'de Yusufeli Barajı ve buna karşı kampanyalar var.
İki ay önce Istanbul'da olan Su Forumu var. Birkaç yıl önce bunlar gündem olmazdı. Doğrudan sorunun muhataplarına gittik. Köylülere bilgi verdik. Bergama-Ovacık köylüleri iyi örnek oldular. Daha muhafazakar insanlara da ulaştık. Hakları için mücadele etmeye cesaret verdiğinizde harekete geçiyorlar. Ozellikle Doğu Karadeniz Yusufeli Barajı'na karşı kampanyada, yeni dernek ve girişimler oluştu. Basit ve geleneksel yaşayan insanlar bunlar. Hiçbir zaman devletine karşı gelmemiş. Ama tehdit olunca... Protesto olarak, bütün bir köy oy vermedi. Solun yararlanabileceği bir durum var aslında. Sokağa çıkmak, köylere gitmek zorunda. Toplumsal eleştiri bilinci edinmesi için büyük bir potansiyel var. Ulusal çapta bir etkimiz oldu. Büyük şehirlerden çevreler, platformlar. Karadeniz'deki platformda çok hassas davranıyoruz. Çok milliyetçiler, ama ortak bir yanımız var alternatif enerji vb. konularda. Türkiye çapında platform kurmak istiyoruz. 6 Haziran'da Ankara'da eylem yapacağız. Ilk kez ortak bir etkinlik. Su Forumu'yla birlikte çalışıyoruz. Su kaynakları özelleştiriliyor.