"Ben işçiyim"

Ben Kürdüm, kendi kimlik mücadelemi vermeliyim, ama ondan önce ben bir işçiyim, emekçiyim. Bu bilinci kavrayamazsam sınıf mücadelesi veremem. Ben işçinin gücüne inanıyorum.

GÜNCEL
Perşembe, 23 Mart 2006 (20 yıl 7 ay önce)

Bir okurumuzun Diyarbakır'da çırçır fabrikasında çalışan Kürt bir işçi ile yaptığı röportajı yayınlıyoruz.

- Bir işgününüzü bizimle paylaşır mısınız?
Sabah 04:00’de kalkıp 04:10 gibi kahvaltı etmeden evden çıkıyorum. Sabahçı kahvesinde bir çayımı içtikten sonra 04:30 gibi işçileri topluyorum. Çırçır fabrikasının servis şoförüyüm, tabii işçileri topladıktan sonra fabrikada da çalışıyorum. Ben yazın iş makinesi operatörlüğü yapıyorum, kepçede çalışıyorum. Kışın ise pamuk fabrikasında servis şoförlüğü ve işçilik yapıyorum. 05:00’de iş başı. Ortalama 13-14 saat çalışıyoruz.

- İşçilerin servisteyken birbirleriyle diyalogları nasıl?
Daha çok kuşluk vaktinde insanlar serviste olduğu için uyuyorlar, çok kısa mesafe olduğu halde çoğu uyur. Geri kalanlar ise günlük muhabbetler, havadan, sudan.

- Çırçırda kaç yıldır çalışıyorsunuz? Çalışma koşullarından bahseder misiniz?
Toplam 3 yıldır çalışıyorum. Vardiyalı çalışıyoruz. Sabah beş ile akşam altı. Akşam 18:00 ile 05:00. Bu resmi saati, ama genelde çakışan vardiyalar bir iki saat daha birlikte çalışıyorlar. Tabii ki ücretler tatminkar değil. İşçiler, asgarinin bayağı bir altında alıyor. Hakedilen ücret tabii ki yok. Sorun burada, işverende değil. Yani işçilerden bir hak isteme talebi yok. Çünkü burada işsiz çok. İnsanlar iş olsun, azıcık da olsa düzenli olarak elime bir miktar para geçsin yeter diyor.. Haliyle bu konu, ekonomi konusu aile içerisinde sorun yaratıyor. Kendimden örnek verecek olursam çoğu zaman hafta tatili kullanamıyorum. Şu dört aydır hafta tatili kullanamadım, istirahat etmedim, çift vardiya servis çektim. Gün oldu 72 saat uyumadığımı biliyorum. Yazın şantiyede çalıştığım zaman da 4-5 ay ailemi görmediğim oluyor. Ama aldığım ücret 400 milyon. 400 alıyorum çünkü servis şoförlüğü, işçilik, maaşların dağıtımı vs. ben yapıyorum. Artı sigorta.

- Bu sadece sizin için, peki işçiler ne kadar alıyor? Sigortaları var mı?
İşçilerin sigorta olayı yok. Aldıkları ücret 13-14 saatlik bir çalışmada bayanlar 270, erkekler 320 alıyor. Mesai olayı yok, yani mesai ücreti verilmiyor.

- Fabrikada kaç işçi çalışıyor? Daha çok hangi semtlerde oturuyorlar?
Çift vardiya, 45 işçi çalışıyor. Bulunduğumuz yer Diyarbakır’ın küçük bir ilçesi. Çalışanların hepsi varoş mahallelerden ve çevre köylerden geliyorlar. Çoğu mevsimlik işçi.

- Fabrikada ne tür sıkıntılarla karşılaşıyorsunuz?
Sıkıntılarımız tabii ki var. Yeme içme sorunu, 05:00’de işbaşı ama kahvaltı verilmiyor. Öğlen yemekleri çok kötü çıkıyor. En önemlisi de çalışılan ortam çok kötü ve sağlıksız. 1 yılda 5 yılını götüren bir ortam. Çünkü pamuk tozu, yani pamuğun tiftiği dediğimiz olay barut sanayisinde, dinamit sanayisinde, ateşleme mekanizmasında kullanılıyor. Ve bu ortamda işçilerin maske kullanması, her gün düzenli olarak yoğurt ve süt tüketmesi gerekiyor. Bunu da işverenin sağlaması gerekiyor. Ama nerdeee?! İşçiler aldığı 270 milyon parayla karnını bile doyuramıyor. Ki çoğu kalabalık aile sahibi, süt ve yoğurt alması onlar için lüks. Yetiştiğimiz toplum feodal bir toplum. Hala bu zihniyet burada hüküm sürüyor. Feodallikten kaynaklı hak isteme gibi bir adım yok. Ve insanlar kendilerini geliştirmeyi orda bırak, ciddi bir körlüğe gidiyor. Eskiden iş yerlerinde, dolmuşlarda Kürtçe müzikler çalardı. Şimdi ise arabesk ve taverna müzikler çalıyor.

- Peki yemekler nasıl çıkıyor?
Yemekler standardın altında. Yemek molası 45 dakika. 3 çeşit yemek sürkülatif bir şekilde veriliyor. Yani bir gün patates, ertesi günü nohut, diğer gün fasulye; sonraki günlerde bu sıra yine devam ediyor. Yemekler kötü çıkıyor.

Fabrikada işçilerin birbirleriyle diyalogları nasıl?
Yardımlaşma olayı kesinlikle yok. Büyük şehirde tuvalete gitmek bile sınırlıydı, burası küçük bir yer olduğu için herkes birbirini tanır. Patron da aileleri tanıdığı için bu tür sıkıntılar yok. Ama hasta da olsan işe gelmek zorundasın.

- Yaşanılan sıkıntılara karşı işçilerin tepkisi ne oluyor?
İşçiler çok tepkisiz.

- Peki birbirleriyle konuşurken de rahatsızlıkları dile getiren yok mu?
Kesinlikle yok. Hiçbir rahatsızlık, memnuniyetsizlik yok. Müthiş bir sindirilmişlik var. Feodal yapıdan kaynaklı zaten ailelerinde küçükken sindirilme ve itaatle büyütülüyorlar. Tabii sınıf bilincinin olmaması en büyük etken. Sanayi, iş sahaları olmadığı için bir sınıf yok, doğallığında sınıf bilinci de yok. Sömürüldüklerinin bilincinde değiller. Ben de dahil şükür mantığıyla yaklaşıyoruz. Bir de işverenin burada namı var. Aynı zamanda aşiret sahibi. Zaten kimse ses çıkaramaz.

- Bu konuya dair bir anınız var mı?
Dün yaşadığım bir olay var. Hesaplardan kaynaklı patron muhasebeciyle tartıştı. Tartışma derken üslup yok. Hakaretler havada uçuşuyor, hırsını alamadı ve sekretere yöneldi. Sekreter o lafları sindiremediği için, uzun zamandır çalıştığı halde maaşını almadan işten ayrıldı. Ve çalışan işçilerde hiçbir tepki yok, aksine, 10 dakikada asılsız dedikodular yaydılar. Ayak kaydırma oyunları var. Ben dahil tepkisiz kaldım. Bir ailem var, onların geçimini sağlamak yani para kazanmak zorundayım. Çocuklarımın geleceği için ben de susuyorum. Susmamak gerekli ama susuyorum… Benim çoğu işçiyle aram iyi, patronun bir iki yakını bunu hazmedemediği için beni dul bir bayanla yakıştırdılar, bayan 5 ay önce eşini kaybetmişti. Bu bayan arkadaş dedikodulardan birkaç gün sonra iş kazası geçirdi.

- Nasıl bir iş kazası?
Elini makineye kaptırdı. Biz sürekli bayan işçileri pantolon giymeleri konusunda uyarıyorduk. Ama bayan arkadaşlar etek giyiyorlar. Şu batıda moda olan volanlı ve dantelli kolları geniş bluzlar giyiyorlar. Oysa çalıştığımız yer depo gibi bir yer. Ama bayanların kendilerini sosyal yaşamın içinde bir kadın olarak hissedebildikleri tek yer iş yeridir.

- Sistemin, saldırı araçlarından biri olan medyanın, yansıması mı bunlar?
Diyarbakır’da işsiz veya işçi tüm bayanlar televizyonda gördükleri, o şaşaalı, “parıltılı”, kirli, gerçek dışı yaşama, batıya, bir özenti var. Tabii erkeklerde de var bu. Bir anlamda da yaşanmamışlıkların, bastırılmışlıkların yansıması bunlar. Aynı zamanda 90’lardan bu yana özlemlerin değişmesi…

- Fabrikanızda insanlar iliklerine kadar sömürülüyor, aldıkları ücret ise komik bir ücret. Bunun bilincinde değiller mi?
Bu düzen sömürü düzeni. Ama patronun işine geliyor. İşçilerde hak isteme yok. Hak alıp almama talep olayıdır. İşçi isteyip bir şey yapmazsa patron vermez.

- Siz biraz da olsa bir şeylerin farkındasınız, koşulları iyileştirmeye yönelik adımlarınız olmadı mı?
Ben fırsatını yakaladıkça konuştum. İşçiliğin değerini, emeğin karşılığını anlatmaya çalıştım (bireysel olarak). Ama insanlar seni ortada bırakıyor, ortada kaldığın zaman, yani yalnız kaldığımda işimden olacağımı biliyorum. Nitekim kaygıların var, geçinmek, eve ekmek götürmek gibi. Bu kaygılardan kaynaklı geri adım atıyorsun. Atmamak gerekiyor ama atıyorsun.


- İş kazasına dönelim. Biraz bahseder misiniz? Sanırım sigortasız çalıştırılıyorlardı.
Az kazaya şükür tabirini kullanacağım. Makine kayışların arasına alsaydı, o kolu koparır atardı. Fakat bluzun kolu banda sıkışıyor, öylelikle kolu fırlatıyor. Hastaneye götürdük muhasebeden evini arayıp haber veriyorlar. Annesi geldi. Muhasebeci ve patronun tavrı “Kızınızın kolu kopsa dahi iş kazası geçirdiğini söylemeyeceksiniz” şeklindeydi. Ucuz atlatmıştı, neyseki kas ezilmesiydi. Patron korkudan “Kimliğini getirin, sigorta girişini yapalım” dedi. Fakat yapılmadı. Bayan sigortasız bir şekilde işe devam ediyor.

- Fabrikanızda sendikal örgütlenme var mı? Sendika konusunda ne düşünüyorsunuz?
Hayır yok. Sendika işçinin güvencesi demek. Olması gerekiyor… Bu bölgede hiçbir fabrikada sendika yok. Gerçi sendika ama nasıl bir sendika, bunu da düşünmek gerekiyor. Gerçekten işçileri düşünen, onların çıkarları doğrultusunda çalışan bir sendika var mı? Hayır. Varolan sendikalarda bu yok. Biliyorum kızacaksınız ama ben sendikalara güvenmiyorum. Politik oyunlar içerisindeler. Hepsi rant peşinde, işçiler üzerinden kendi hesaplarını yapıyorlar. Yani bizden yana değiller. Biraz ağır konuşacağım ama sistemle işbirliği içindeler. Ben hiçbir sendikaya güvenmiyorum.

- Bölgede ulusal harekete yönelik bir bilinçlenme var. Fakat insanlar sınıf bilincine yabancı. Bunun eksikliğini nerede görüyorsunuz?
Bence eksiklik büyüklerimizden, babalarımızdan kaynaklı ama onlar bu hatayı yaptı diye biz de öyle yapacağız anlamına gelmiyor. Bence bunun için bir öncüye ihtiyaç yok, çünkü bütün çıplaklığıyla çelişki ortada. Kürdistan’da ulusal bir örgütlenme var. Ben farklı farklı flamaları, bayrakları metropollerde gördüm. Aslında evet öncü gerekiyor. Şimdi ben Kürdüm, burada bir mücadele veriliyor. Ben sadece ona odaklanmak zorunda değilim. Artık bakış açılarımız değişmeli. Bence feodal yapıyı, sömürüyü ortadan kaldırmak gerekiyor önce. Bunu illa Kürt Hareketi yapacak diye bir kaide yok. Ben artık Kürt halkında da sınıf bilinci olması gerekliliğine inanıyorum ama yok. Ben bir Kürdüm, kendi kimlik mücadelemi vermeliyim, ama ondan önce ben bir işçiyim, emekçiyim. Ama ben bu bilinci kavrayamazsam sınıf mücadelesi veremem. Ben işçinin gücüne inanıyorum. Bence Türkiye’de bir günlük genel bir şartel indirme sermayeyi bir yıl geriye götürmek demek. İşçide bu güç var. Onu açığa çıkartmak gerekiyor, bu da sanırım biraz da örgütlü insanlara düşüyor.

- Çocuklarınızla yeterince ilgilenebiliyor musunuz?
İki çocuğum var. Üçüncü yolda. Biz annem ve babamla aynı evde kalıyoruz. Kiralık ayrı bir eve geçecek durumda bile değiliz. Ben çocuklarımla maalesef ilgilenemiyorum. Malum 13 saat çalışıyorum. Yorgun argın gelip yemeğimi yiyip uyuyorum. Çok istiyorum ama vakit ayıramıyorum. Küçük kızım 4 yaşında, bir yıldır parka götürmemi istiyor, daha götüremedim. Yazın şehir dışında şantiyede çalışıyorum. Konteynırlarda, farelerle birlikte yaşıyoruz. Bazen dört ay eve uğrayamadığım, ailemi göremediğim oluyor.

- Alın kısmınızda bir kesik izi var. Sanırım bir iş kazası sonrası oluyor. Biraz bahseder misiniz?
İzmir’de bir firmada kepçede çalışıyordum, sanırım 96 yılıydı. Limanda yük indiriyorduk. Kepçeden büyük bir demir parçası düştü. Bir arkadaşımız ağır yaralandı. Sanırım o şu an yürüyemiyor. Demir parçası benim biraz öteme düştü. İki adım önde olsam altında ezileceğim. Yere düşünce parçaları etrafa dağıldı. Benim alnım yara aldı. Birkaç yıl sonra baş ağrılarım başladı. Hastaneye gidip film çektirdim. O kazada küçük bir demir parçası alnımı yarıp içine girmiş ve yürümüş. Ondan kaynaklı ağrı yapıyormuş. Şimdi biraz daha yürümesini bekliyoruz, sonra operasyonla alınacak.

- Kaç yıldır iş hayatınız var?
83’ten beri çalışıyorum. 37 yaşındayım. Tabii çocukluğumu saymıyorum. Su, simit sattım, birçok işte çalıştım. Lokanta, fırın, inşaat, boyacılık, iş makinesi, şoförlük çalıştım da çalıştım. Ama elde var sıfır…..

- Bunca yıl çalışma hayatınız olmuş. Size neler kattı?
Getirisi de var. Bir çok konuda bakış açım değişti. Yani biraz da olsa sosyalleştim. Götürü ise kendi istediğim hiçbir şeyi yapamadım. Bunca yıl karnımı doyurmaya, şimdi ise çocuklarımın karnını doyurmaya çalışıyorum. Düşünebiliyor musunuz, koca bir ömür sadece karnını doyurmaya çalışmak, yaşam bizim için sadece karın doyurmak olmuş. Ben daha bir kere bile sinemaya gitmedim. Nasıl bir yerdir bilmem. Bunun gibi birçok şey işte.

- Yani sosyal hayat diye bir şey yok, diyebilir miyiz?
Tek sosyal hayatım, bölgemizde kahve kültürü yaygın. İşin verdiği stresi, ekonomik stresi üzerimizden birazcık da olsa atmak için kahveye gidip bir çay içip eve geliyorum. İnanın bunu bile çok zor yapıyorum. Robot gibiyiz. İş, ev, uyku; ev, iş, uyku.

- Yaşamda en çok neyin özlemini duyuyorsunuz?
Off of hangi birinden bêhs êdim. O qédér çox ki. Bir evim olaydı, çoçuxlarımın ihtiyacını, sıkıntısız yerine getireydim. Özgür bir yaşam istiyem. İnsanlar eşit koşullarda yaşasınlar. Alt, üst tabaka olmasın, insanlar aynı çatı altında yaşasın. Alt, üst tabaka olduğu sürece bu sömürü devam edecax. Ben halkımın özgür olmasını istiyem. Ama ülkem olduxtan sonra sömürülmax istemiyem. Kürdistan kurulmuş, ben gene sömürüliyem, ben bêle bir ülke de istemiyem. Ben oxuyamadım, çocuxlarım iyi bir egitim alsın istiyem, neyi arzu edilerse onu yaşasınlar istiyem. Bir evim olsın istiyem.

-Ji bo ku te bi mera hevpeyvın kırıye spas dikim.
(Bizimle röportaj yapmayı kabul ettiğiniz için teşekkür ederim.)

Ez spaz dıkım.. (Ben teşekkür ederim.) İlk defa kendimi değerli hissettim. Çalışmalarınızda başarılar…