Cumartesi, 6 Ağustos 2005 (20 yıl 8 ay önce)
Güneş kaç zamandır yüzünü göstermemişti. Belki de bu yüzden kaç zamandır hırçın ve huzursuzdu deniz. Köpürüyor; salyalarını, kıyılarını bir dudak gibi çizen şehrin üzerine savuruyordu.
Sahilde bankın üzerinde oturan siyah paltolu, kasketli adam, yırtık pantolonlu küçük çocuk yanına yaklaştığında bir kaplumbağa gibi içine gömüldüğü paltosundan kafasını uzattı, çocuğun elindeki boya sandığına baktı bir süre.
Çocuk, “Boya ister misin amca?” dedi.
Gülümsedi adam, belki de uzun zamandır ilk defa. “Hava soğuk, sahil bomboş, bir benim için mi burdasın?”
Adamın uyarısıyla havanın buza kesen ayazını farketmişçesine titredi çocuk, “Güneşli havada herkes iş bulur amca. Mühim olan böyle havalarda iş çıkartmak. Yoksa okul harçlığı yok. Evde ekmek de yok…”
Sakince gülümseyen adam paltosunun içine sıkıştırdığı kitabı çıkarttığında kapağındaki “Da Vinci Şifresi” yazısını fark etti çocuk. Kasketinin altından bakan deli gözlere takıldı. Adam sayfaları karıştırıyordu, “Dert etme” dedi. Sonra denizin üzerinde uzayıp giden ufka baktı. Tarihin derinliklerini araştırırmış gibi bir hali vardı. Gözleriyle uzakları işaret etti, “Bak açacak hava, güneş yüzümüzü ısıtacak, yeryüzünün bütün şifreleri de çözülecek.”
Oralı olmadı çocuk. Kafasını paltosunun içine çeken adama seslendi yine, “Boya ister misin amca?”
….
Okumaya değmeyecek basit bir roman
Elinize aldığınızda tarihin derinliklerinde yolculuğa çıkacağınızı sandığımız bir kitap, “Da Vinci Şifresi.” O kadar methiye düzüldü ki üzerine, ister istemez böyle bir beklenti içine giriyorsunuz. Ancak beş yüz sayfalık kitabı okuduğunuzda bu beklentiniz suya düşüyor. Sıradan bir polisiye roman olmanın ötesinde pek fazla özelliği olmayan bu kitap için mi bu kadar cafcaflı laflar sarfediliyor demeden edemiyorsunuz ve düşünmeye devam ediyorsunuz, “E peki ilgi uyandıran ne var ortada?”
Polisiye 19. yüzyıldan bu yana bir roman türü olarak yazılıyor. Özellikle 70′li, 80′li yıllara gelene kadar edebi değeri olup olmadığı tartışılan bir tür. Mekanik bir kurgu ve yüzeysel bir olay aktarımı olarak görüldüğünden ağırlıklı kanı, edebi bir niteliği olmadığı yönünde. Nihayetinde hiçbir kalıcılığı olmayan, okuyup bir kenara atılabilecek metinler olarak bakılıyor bunlara.
Çünkü bu tür romanların hemen hemen hepsi bir kalıptan çıkmışçasına yalnızca bir dedektif ve bir suçlu etrafında cereyan ediyor. Delillerden yola çıkan dedektifimiz her seferinde “suçlu”yu yakalıyor ve “mutlu” son”a ulaşılıyor!
Ne polisin toplumsal konumu ve neye hizmet ettiği veriliyor, ne de suç ve suçlu kavramı irdeleniyor.
Bugünlerde çokça tartışılan “suçlu”dan delile gitme -yani Türkçesi işkence döneminin kapandığı, artık “suçlu”ya delillerden ulaşılacağı olgusu bu tür kitaplarda dört dörtlük tamamlanmış durumdadır- yoluyla ulaşıyor suçluya dediktifimiz. Felsefesi ise “her temas bir iz bırakır.” Ancak biliyoruz ki burjuva demokrasisinin iyi işletilmeye çalışıldığı kimi Batı ülkelerinde bile insanlara uykusuz bırakma, iz bırakmadan dövme gibi uygulamalar yapıldığı biliniyor. Hele ülkemizde işkenceyle kabul ettiği cinayet yüzünden yıllarca suçsuz yere cezaevinde yatanlara şimdilerde “pardon” deniliyor.
Her mahkeme salonunda yargıcın arkasında duran büyükçe bir tabelaya işlenmiş “Adalet mülkün temelidir” yazısı acaba bir şifre mi? Tabii ya! Şimdiye kadar nasıl da keşfedilemedi? Tek tek incelediğinizde ortaya şöyle bir açılım çıkmıyor mu: “Mülk sahibi iseniz, zenginseniz bir adalet’e ihtiyacınız var.” Mahkeme, cezaevi ve polisten oluşan bir güce. Öyle ki yalnızca sisteminizi tehdit edebilecek yasadışı siyasal oluşumlara karşı değil aynı zamanda toplumsal düzeninizi kaosa sürükleyebilecek, malınıza mülkünüze göz dikebilecek, yine bir kısır döngü içinde kendi kurduğunuz toplumsal sistemden kaynaklı işsizlik, yoksulluk, dengesiz gelir dağılımı vb. olgulardan ortaya çıkan hırsızlık, cinayet, gasp vb. adli suçlara karşı da kullanabileceğiniz bir güç…
Polisiye romanlarda bu tür gerçekler asgari düzeyde bile yansıtılmıyor. O adli suçu işleyenin psikolojisi onu böyle bir eyleme iten nedenler hiç mi hiç yer almıyor. Gerçek nedenlerden-nasıllardan kopuk, birkaç psikopatın eylemine indirgeniyor suç. Olay örgüsü de böylesi sığ bir çerçevede kurgulanıyor. Yazarın başarılı olup olmadığı ise ne denli gizem ve gerilim kattığıyla ölçülüyor.
80′li yıllardan bu yana ise farklı bir boyut kazandı polisiye roman. Postmodernizmin yarattığı popüler kültürün parçası haline geldi. Popüer kültür ki kolay ulaşılan, çabuk tüketilip bir köşeye atılabilen içi boş her şeyi kullanmayı ve onun üzerinden prim yapmayı iyi beceriyor. En kalitesiz ürünler bile onun elinde bir anda parlayıp best seller olabiliyor. Önemli olan kıstas ise, görselliği ve yüzeysel hislere hitap etmesiyle kiteler üzerinde ilgi uyandırarak pazar yaratıp yaratamamasıyla belirleniyor. Hele ki bilinmezciliğin, belirsizliğin şifreler dünyasının felsefesi olan postmodernizm için bu tür romanlar ve bu romanlardan yola çıkılarak çekilen diziler, filmler bulunmaz kaftan özelliği taşıyor.
“Da Vinci Şifresi” bu tür romanlarda öne çıkan ve “en güçlü yan” olarak bilinen kurgulama bakımından beklenenin aksine hayli zayıf bir kitap.
Okurken televizyonda bolca rastladığımız hafif gerilim öğeleriyle bezenmiş bir aksiyon filminin acemice yazılmış senaryosundan öte bir farklılık yakalayamıyorsunuz.
Mesela romanın iki kahramanından Sophie ve Robert Langdon’ın her tarafı kuşatılmış müzeden kaçışları var ki; yazar önce giriş ve çıkışlar dahil her yerin kuşatıldığını, kuş uçurtulmayacak şekilde çembere alındığını söylüyor ve bunun tasvirini yapıyor. Ama sonra iki kahramanımız pencereden atlayıp küçük taksilerine binip uzaklaşıveriyorlar. Yine aynı şekilde onları bekleyen polislerce her tarafı sarılmış havaalanına uçakla iniyorlar. Tamam yakalandılar diyorsunuz, o da ne, pilot uçağı bir hangara sürüyor ve kahramanlarımız orada bekleyen limuzinin içine binip uzaklaşıyor. Bu denli basit, gerçeküstü, mantıksız kurgulama romanın bütününde bolca çıkıyor karşınıza.
Bir romanın en önemli ve temel özelliklerinden biri olan karakter olgusu da olay ve kurgu gerçeküstü olduğundan doğal olarak ayakları havada ve son derece sığ kalıyor. Tiplemeler birer isimden ibaret olarak kukla gibi ortalıkta dolanıyor.
Karakterleri ortaya çıkartan, onların olaylar karşısında verdiği tepkiler, gösterdikleri hal ve hareketler, dile getirdikleri görüş ve düşünceleridir. Bunu sergilemenin, göstermenin aracı karakterlerin eylemlerinin yanı sıra monolog ve diyaloglardır. Hatta yaratıcı bir yazar, tiplemesinin üzerindeki giysileri verirken bile karakterlerini belirginleştirmeyi amaçlar.
Oysa bu romanda tiplemeleri gözünüzde bile canlandıramıyorsunuz. Acaba baş kahraman Robert Langdon nasıl biri, esmer mi yoksa sarışın mı, uzun boylu mu yoksa… Ya polis Komiseri Fache…? Portre tasviri hiç yok denecek kadar az. Kişileri çevreleyen nesneleri ise hiç bilmiyorsunuz. Olayların geçtiği yerlerin, mekanların çizimi de bir o kadar zayıf kalmış.
Bütün bu biçimsel nitelik yoksunluğunu bir kenara attığımızda ortada bir tek şey kalıyor, konusu. Elbette ilgi odağı olmasının tek nedeni işlediği konu. Ve tabii konu üzerine spekülasyonlar yaratıp reklam yapılması da bir o kadar etkili bunda.
Konusu
Bir tarikat var ortada, Sion Tarikatı. Romanda iddia edildiği üzere 1099′da Kudüs’te Fransız kralı Godefroi de Bouillon tarafından kurulmuş. Amacı ise İsa’nın zamanından beri ailesinin sakladığı bir sırrı nesilden nesile aktarmak ve Hristiyanlık üzerine gerçek bilgilerin yer aldığı bu belgeleri korumak. Yine iddiaya göre Da Vinci, İsaac Nevton vb. gibi birçok ünlü sanatçı, bilim adamı üyedir bu tarikata. Da Vinci ayrıca 1510-1519′da tarikata başkanlık da yapmıştır. Belgelerin yerini bilmektedir ve bu bilgiyi eserlerinde şifrelemiştir.
Tarikat ve kilise arasında gizli bir savaş sürmektedir. Tarikat bir gün belgeleri açıklamayı, İsa, ailesi ve Hristiyan dini ile ilgili gerçekleri sergilemeyi planlamaktadır. Kilise ise bütün itibarını kaybedeceği için tarikatı ortadan kaldırmayı istemektedir. Tarikat başkanı müze müdürünün öldürülmesiyle başlar her şey. Belgelerin yerini gösteren “kilit taşı” peşinde koşturan iki kahramanımız ve onların peşindeki kilisenin adamları ile polis…
Büyük ilgiyi doğuran olgu
İlk çağlarda yaşamda yanıt veremediği, anlamlandıramadığı, açıklayamadığı doğa olaylarına ve görüngülerine taparken, onları yüceltirken insanoğlu dinleri kendisi yaratmıştır. Ama ayın zamanda bir kısır döngü içinde kendi yarattığı bu bilinmezlik dehlizi, bir o kadar merak konusu olagelmiştir. Bu ve benzeri kitapların bu kadar ilgi uyandırmasının üzerine belgeseller çekilmesinin, bahsettiği yerleri binlerce insanın ziyaret etmesinin altında yatan elbette bu olgudu. Düşünsel düzlemde yaratılan, henüz yanıt veremedikleri, sır gibi görünen dünyayı bilme isteği ve merakı.
Oysa hep uzağa baktığımızdan yakınımızda duran, bir türlü göremediğimiz, gerçek olan bir şey vardır ki, o da dinin ortaya çıktığı günden bu yana egemen olanların iktidar sahiplerinin hükmettikleri toplumları nizam içinde tutmak için kullandığı bir araç olduğudur.
En karanlık çağ olan Ortaçağ’da Vatikan’ın devletleri bizzat yönettiği düşünüldüğünde dinler dünyasının ne denli barbar gerici karanlık bir dünya olduğu anlaşılır. Daha yakın zamanlardan örnek verecek olursak 1930-40′lı yıllarda Papa olan 12. Pius çok acımasız bir Yahudi düşmanıdır ve Hitler’in katliamlarına destek vermiştir. Geçenlerde ölen 2. Papa John Paul onbinlerce sosyalistin ve demokratın katili olan General Augusto Pinochet ve karısını “örnek bir Hristiyan çift” olarak tanımlamıştır. İngiltere’de 1990-95 yılları arasında 21 Katolik papaz kiliseye gelen küçük çocukların ırzına geçmekten yakalanıp hapse atılmıştır.(*)
Sonuç
Sonuç olarak, dini ritüellerle gizemli bir hava verilmeye çalışılmış, yaratılmaya çalışılan gerilim pek becerilememiş olsa da koşuşturmaca içinde “dünyayı kurtarmaya” çalışan kahramanlarımızın kitabın başından sonuna şifreleri çözmeye çalıştığı, okumaya değmeyecek basit bir roman “Da Vinci Şifresi.”
Şifreler de şifre olsa bari. Çevremize baktığımızda her yerde görebileceğimiz geometrik şekilerden ibaret işaretler…
Dönem dönem iyileşen, dönem dönem ise şizofrenisi depreşen bir arkadaş iyi olduğu bir gün, hastalığıyla ilgili şöyle bir tanımlama yapmıştı, “Sanki dünya uçurumun ucunda ve onun kurtuluşu senin elinde. Sen ise beyninin içinde dünyayı kurtarmak için olağanüstü inanılmaz bir savaş veriyorsun. Duvarlar oynuyor, üzerinde resimler oluşuyor, bulutlar dansediyor vb…” Bu benzeri kitapları okurken de aynı his uyanıyor, aynı şey oluşuyor. Gerçeküstü hallüsinasyonlara dayalı bir dünya yaratılıyor. Hastalıklı bir dünya.
Şizofreni hastalığı gerçek dünya ile hallüsinasyon olanın ayırt edilememesinden ileri gelir. İlerlediğinde hallüsinasyonlar gerçek yaşamın yerini almaya başlar. Ve gerçek olan muğlaklaşır, belirsiz bir hal alır. Hastalığı yenmenin koşulu ve ilk adımı da gerçek olanı ayırt etmekle başlar.
Bu tür kitapların yarattığı belirsizlik alemini, hallüsinasyonları, hastalıklı toplumsal zihin bulanıklığını aşmanın yolu da sanırım toplumsal gerçekçi yapıtlar üretmekten geçiyor. Ne de olsa
gerçekler devrimcidir. Ve biz yaşadığmız tarihsel gerçekliği bütün çıplaklığıyla kavradığımız oranda geleceğe daha sağlıklı adımlarla yürüyebiliriz.
(*) Paragraftaki veriler “Bilim ve Gelecek” dergisinden alınmıştır.