Bebeklere tecavüz edilen bir ülkede yaşadığımız için belki de şaşırmamak lazım bu habere de...
Çürüme ve düşkünlük öyle boyutlarda ki, evlatlarını pazarlayan anneler, kızlarına sarkıntılık eden babalar, kardeşlerini bataklığa sürükleyen ağabeyler gündelik hayatın bir parçası haline bürünüyor. Kimi şeylere öyle alışıldı, kimi şeyler o denli kanıksandı ki, şaşırmak ve tepki göstermek adeta bir erdem halini aldı.
Türkiye birkaç gündür, Siirt'te bir ilköğretim okulunda başta okulun müdür yardımcısı yüz kişi tarafından el kadar yedi çocuğa tecavüz edildiği haberleriyle sarsılıyor... Olay iki yıldan bu yana defalarca tecavüz edilen kız kardeşlerden küçüğünün, uğradıkları taciz ve tecavüzleri rehber öğretmene anlatmasıyla ortaya çıktı. Yaşananları yıllardır bilmelerine rağmen bütün bu çürümüşlüğe tanıklık eden, felaketi suskunlukla geçiştiren koca bir kent halkı bu çirkefe bulanmıştı. Bu nasıl bir düşkünlük ve aşağılık bir suskunluktu?.. Bu nasıl bir korkuydu, nasıl onursuzca bir korkaklıktı?.. Bütün bir kent perdelerini indirmiş, gözlerini adeta sonsuza dek kapatmıştı...
Sorgulanan yüz, gözaltına alınan yirmibeş, tutuklanan şimdilik onyedi kişiydi ama insanlık mahkemesinde gerçekte Siirt'in bütünü yargılanmalıydı. Sadece bir kentin değil, bir bölgenin değil bir ülkenin günahlarıydı insanı soluk alamaz hale getiren, vicdanları ayaklandırması gereken...
Çünkü cıvıltılı bir dünyaları yoktu onların; sanki hiç çocuk olmadılar! Çevre felaketinden daha beter bir pislik içinde debelenen dünyanın bodrum katındaki en talihsiz kiracılardı.
Büyük bir ikiyüzlülükle olaya çok şaşıran “namus ve şeref” timsali geniş yığınların gündemine böyle “medyatik” kampanyalar eşliğinde girmeseler, kimse onların sıradan yaşamlarının ne tek bir ayrıntısını merak edecek ne de bu kayıp hayatlar kimsenin ilgisini çekecekti. Herkesin kendi dışında ve uzağında gördüğü ve bunun için kendisine bile yalan söylediği bir yoksullaştırılma, aşağılanma, yok sayılma, hiçleştirilme, yoksunlaştırılma ve onursuzlaştırılma ikliminde dizginlerinden boşanmış cinselliğin gencecik bedenleri, tertemiz yürekleri ve henüz çocuk ruhları hoyratça yağmalaması hepimizin utancıdır.
Babanız hamalsa tecavüzcünüz büyük ihtimal varlıklıdır. Konum sahibidir; hesap soramayacağınızı, hesap soracak bir arkanızın olmadığını bilenlerdendir. Çocuk Esirgeme Kurumları, çocuk yurtları, yatılı bölge okulları genellikle yoksul çocukların barınmak, okumak ve hayatta bir yerlere gelebilmek için tek şans kapısı olarak görülür; fakat taciz ve tecavüzün bu
kapılardan elini kolunu sallaya sallaya girdiği durumlar hiç de az değildir. İnsanlarla dalga geçer gibi “esirger” bu kurumlar bazen çocuklarımızı; müdürlere, öğretmenlere, yöneticiler için kolay lokma haline getirilmek üzere “esirgenir” bu çocuklar! Çığlıklar ancak ayyuka çıktığında keşfedilir lağım; sonra Aileden Sorumlu “hanımefendi” Bakan bozuntuları, kurum yöneticileri, sanki görünmeyen pisliği temizlemek mümkünmüş gibi bir gece önce pırıl pırıl yapılan 'olay mahallini' ziyaret edip ezberledikleri metinleri döktürürler, sahte gözyaşları dökerler; hayat kaldığı yerden devam eder. Ortaya çıktığı hızla çıkar gündemimizden kahırlanmalarımız...
Siirt Valisi Necati Şentürk'ün özürü kabahatinden büyük açıklamaları yayınlanıyor olayın ortaya çıkmasından sonra: “...Öğrencilerimizden ya da mağdur kızlarımızdan iki tanesi il dışında ve bir sosyal hizmetler il müdürlüğüne ait kuruluşta himaye altında, yani koruma altına alınmıştır”. Tuzukuru valinin insanın suratına şamar gibi inen sözleri, tecavüz altında inleyen çocukların ancak iki yıl sonra “koruma altına alındıklarının” itirafı demek oluyor.
Devletin bekası, burjuva toplumun gözbebeği durumundaki “kentin tanınmış ailelerine mensup” kimilerinin pisliklerinin örtbas edilmesi, pozisyonlarının ve konumlarının sarsılmaması, yaşananların “duyulmaması” gerekiyor. Olayın bir kıvılcım halinde parlaması, sonra bütün Siirt'i sarması oradan tüm ülkeye yayılması üzerine Savcılık ve Emniyet, soruşturmanın gizli yürütülmesi gerektiğine hükmediyorlar; basın organlarına yayın yasağı, fotoğraf yasağı getiriliyor. İşin bahanesi iki yıldır koruyamadıkları çocukları korumak olarak gösteriliyor fakat gerçekte peşinde olunun tecavüzcülerin “namus ve şeref”lerinin zedelenmemesidir!..
Okuldan atma ya da not tehdidiyle gencecik bedenleri yağmalayan “eğitmen”ler, kalabalıklar içindeyken “temiz aile çocukları” diye anılan yöneticiler, çocukların başlarda korkudan adını veremedikleri subay ve polisler, gücünü iktidardan alan milletvekili yakınları, nefesi kuvvetli din adamları, fotoğrafları çekildi diye gazetecilere gözdağı veren sarıklı şeyhler, imamlar, çocukları üç kuruşluk şekerle, çukulatayla kandırıp tezgah arkasında sıkıştıran aşağılık esnaflar... Burası Türkiye!
Bu kentteki tecavüzcüleri yarın ülkenin başka yerindeki linç gruplarının gözü dönmüş azgın kalabalıklarında teşhis edebilirsiniz. Kışkırtılmaya hazır aynı faşist cehalet, güdülenmeye meyyal aynı bilinçsiz saldırganlık, güçlü karşısında aynı çaresiz korkaklıkla elele aynı güçsüz ezme cesareti... Gelenekler ve törelerle terbiye edilmiş bir toplumun insani olan her şeyden yavaş yavaş uzaklaşması, kapitalizmin kışkırttığı özel mülkiyet dünyasıyla her açıdan yoksul kendi dünyası arasındaki gerilimin yıllara yayılan intikamı, güzellemelere konu edilen “kapitalizm cenneti”nin aslında nasıl bir barbarlık olduğunun ilanıdır!..