Çarşamba, 5 Nisan 2006 (20 yıl 6 ay önce)
ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld , Irak işgalinin 3. yıldönümünde Washington Post’a yazdığı bir makalede; “Tarih, gazetelerin günlük manşetleri ya da web sitelerindeki bloglarla yazılmaz. Tarih çok daha geniş bir resmi yansıtır” diyordu. Rumsfeld gibi neo-conların nesnel tarih anlayışına karşı büyük bir tepkileri vardır! Bunu işgal öncesi has ideologlarının “imparatorluk” tezine “bilimsel” bir kılıf bulmak için başlattıkları tarih tartışmalarından hatırlıyoruz. Onlara göre; “Tarihi 21. yüzyılın imparatorluğu ABD yazacaktı!”. Bundan çıkış alan tezlerini, Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi olarak paketlemişlerdi. Bu Proje’nin İlkeler Bildirgesi’nde de alabildiğine saldırgan bir üslupla tüm dünyaya meydan okumuşlardı. Hemen akabinde “imparatorluk”un tüm “gelecek projeleri”nin toplumsal psikolojiye yedirilebileceğini sandıkları 11 Eylül konjonktürü geldi… “İmparatorluğun kendi gerçeğini yaratabileceği”ne olan neo-con “inanç” yeni bir solukla “tazelendi”. Ve bu oyunun ilk perdesini Afganistan’da, ikincisini de Irak’ta açtılar…
Şimdilerde ise neo-conların Fukuyama gibi baş ideologları bile “imparatorluk”un en önemli adımlarından biri olan Irak işgalinin, “son derece hatalı” ve “anlamsız” olduğunu bağırmaktalar. Artık İlkeler Bildirgesi’nin, “gerçeği güçle” tanımlayan saldırgan söylemlerinin yerini; “(…) terörizme karşı küresel savaş olarak isimlendirdiğimiz yaklaşımı militer olmaktan çıkarmaya ve başka siyasal araçlar kullanmaya ihtiyacımız var.” gibi “gerçekçi” söylemler almaya başladı. Elbette neo-con çetesi yekpare değildir! Ama sorun şu ki, tarihin tek bir aktörce yazılamayacağını Vietnamvari bir bataklığa dönüşen Irak resminden okuyabilen fareler, bu “imparatorluk” gemisini teker teker terkediyorlar!
Neo-con çetenin bu allak bullak hali geçtiğimiz günlerde açıklanan 49 sayfalık 2006 ulusal güvenlik stratejisi raporuna da yansıdı. Ki işgalden 3 yıl sonra bu belgenin revize edilmesi bile hem bu açıdan, hem de sermayenin eğilimlerinin okunması açısından çarpıcıdır. Nitekim, 2002’de yayınlanan belgenin taşıdığı saldırgan netliğin yerine, neoconlar arasındaki farklı eğilimleri dengelemeye çalışan çoklu bir karakter sözkonusudur. Saldırganlığına, “militan İslamla 21. yüzyılın ilk yıllarının büyük ideolojik çatışması” kılıfı geçirerek “felsefi bir derinlik” kazandırmaya çalışırken, “demokrasinin teşvik edilmesi” vurgusu sivriltilmektedir. 2002’deki belgede vurgu “önleyici vuruş”a iken, bu sefer “önleyici vuruş” da ihmal edilmeksizin, “yapıcı diplomasi”ye kaymaktadır. Tarih Rumsfeld’in küçümsediği gerçeklerle konuşuyor.
Neo-conlar iç desteği kaybetti!
Gallup’un işgalin o taze günlerinde yaptığı anketlerde; ABD halkının sadece
yüzde 29’u
“savaş gereksizdir” demişti. Bugünse
yüzde 60’ı böyle diyor! İşgali ahlaken savunulabilir bulanların oranı
yüzde 74, bugünse
yüzde 47’dir.
“Biz bu savaşı kazanırız” diyenlerin oranı
yüzde 69 iken, bugün
yüzde 22’dir.
2003’te‚
“kazanamayız” diyenler sadece
yüzde 4’tü. Yine ABD’lilerin
yüzde 58’i,
“savaşın ülkeleri üzerinde olumsuz etkisi olduğunu” söylüyor. Oysa ki savaşın o ilk günlerinde oluşturulan psikolojik atmosferde
“savaş ülkemiz için iyidir” diyenlerin rakamı
yüzde 52’ydi. İşgalden
“hayatım olumlu etkilendi” diyenler
yüzde 14 iken,
“olumsuz etkilendi” diyenlerse
yüzde 39 olarak telafuz ediliyor!
Maliyeti?
Geçtiğimiz yıl
Newyork’taki
Columbia Üniversitesi prefesörlerinden
Stigliz ve
Harvard Üniversitesi’nden bir bütçe uzmanının yaptıkları ortak çalışmanın sonuçlarına göre savaşın ABD’ye maliyeti, gerçek rakamlarla
iki trilyon doları aşabilecek kapasitedeydi! Stigliz bu döküme savaşın gelecekte yaratacağı işgücü kayıpları, savaş sendromu yaşayan binlerce askerin sigorta ve tedavi ücretleri, petrol fiyatlarının savaşla bağlantılı olarak yükselmiş olması… gibi resmi hesapların üzerinden atladığı faktörleri de koymaktadır. Ancak ABD Senatosu’ndan
Pentagon’un geçirip durduğu
yüzbinlerce dolarlık ek askeri harcama bütçelerinden de biliyoruz ki, bu savaş ABD ekonomisi üzerinde sermayenin tahminlerini aşan bir külfet yaratıyor! İşgal ve savaşta ölen, çoğu sivil
100 bine yakın insanın can faturasını hesaplayacak rakamlarsa yok! Bu maliyetin en ağır faturasını ise Katrina Kasırgası’nda normalde,
“doğal afetle ve yerel sorunlarda halka yardım etmek”le görevli olan
Ulusal Muhafızlar’ın Irak işgaline sürülmesi ile
New Orleanslı siyah emekçiler ödemişti!
Toplumsal karşılığı; öfke ve örgütlenme…
Savaş ve işgal ABD halkından alıp götürdükçe, ABD ordusunun sınıfsal karakterini de deşifre eden, güçlü bir savaş karşıtı hareketi tetikledi! Her şey karşıtını yaratır! İşte asker annelerinin anlattıkları, işte başını çektikleri savaş karşıtı hareket! Anneler, Irak’taki işgal ordusunda görevli olan çocuklarının yoksulluktan ve parasızlıktan asker olmak zorunda kaldıklarını söylüyorlar. Bu, kapitalist sistemde orduların evrensel karakterinin tam bir tasviridir.
“Rüyalar ülkesi ABD” miti her yanından dökülüyor.
Şu anda Irak’ta
130 bin ABD askeri var. Ve işgalde ölen asker sayısı
2 bin küsür! Bu rakam sözümona seçim yapılıp, sivil yönetim kurulduğunda
30 bine düşecekti. Ama
Bush bu seçimlerden
“demokrasi zaferi” olarak bahsededursun, üzerinden
üç ay geçmesine rağmen hala bir hükümetin kurulamamış olması başlı başına manidardır!
Irak ve tetiklenen iç savaş…
Geçen yıl havadan ve karadan vahşice saldırılan
Felluce’nin leş ve lağım kokan sokaklarının resmi Irak’ın da resmidir! Binlerce insanın kenti terkedip, mültecileştiği Felluce’dir Irak! Sokaklarında kuduz köpeklerin ve lağım farelerinin cirit attığı, ceset tarlasına dönüştürülen bir ülke! Günlük ölüm bilançosu
500’ün altına düşmeyen hayalet bir coğrafya!
Nerede neyin olacağının kestirilemeyeceği, bir
Şii - bir
Sünni ibadethanelerinin vurulduğu, kanlı baskınlara sahne olan, boğazlaşmalara hazırlanan Irak! Ve her birinde ABD ve
İngiltere’nin büyük paralar akıtarak oluşturdukları sayısı bile saklanan
Özel Kuvvetler’in (Kontrgerilla) muhtemel imzası. Daha geçen yıl yerel giysileri, bombalamalarda kullanılacak kilolarca patlayıcı ve hedef seçtikleri anlaşılan yerlerin plan ve krokileri ile suçüstü yapılan ve hemen ardından konuldukları cezaevinden askeri tank baskınıyla kurtarılan İngiliz kontrgerilla timi hatırlanırsa, Irak’ta kanlı bir iç savaşın fitilinin kimler tarafından, nasıl ateşlendiği de anlaşılır olacaktır! Bush ve çetesi politika gereği bıyık altından sırıtıp,
”Irak’ta bir iç savaş yok, olasılığı da!” dese de, bizzat kendilerinin denetimli bir şekilde, bir iç savaşı tetiklemeye çalıştığı sır değildir.
Neden? Bunun yanıtı bazı kalemşörlerin son dönemde köşelerinde ısındırdıkları satırlarda gizlidir. Özellikle
22 Şubat’ta
Samarra’daki Askeriye Camii’ne düzenlenen saldırılarla (Ki işgalcilerin hemen arkasından Felluce tipi bir operasyon düzenlemeleri anlamlıdır!) giderek belirginleşen iç savaş olasılığından sonra bu takım
“Iraklılar’ın birbirini boğazladıkları bu koşullarda ABD Irak’tan çekilmemelidir” temasını daha sık işler oldu.
Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Planı’nın stratejik hedef ve yönelimleri Irak’ın bir üs haline getirilmesini zorunlu kılıyor. Petrolü ve stratejik konumu ile Irak, ABD açısından terkedilemeyecek bir cennettir! Ama bu
“terketmeyişe” bir meşruyet kılıfı gereklidir! Hedefteki
İran’ın Şiiler içindeki gücünü denetlemesi için de bu bir zorunluluktur! Ayrıca Irak bundan sonra izleyeceği yol konusunda mesajlar verilen gerçek bir deneme tahtasıdır! Bu hafta gerçekleşen
Arap Birliği Zirvesi’nden bölge halklarının basıncı ile zorlama da olsa
“işgal son bulmalıdır” kararının çıkması, İran ve
Suriye’nin yaptıkları görüşmeden sonra-
Rusya-Çin ekseninin de
“gölge” desteği ile- ABD karşıtı sivri çıkışlar yapmış olmaları ya da İran’ın Irak’taki Şiiler’in hamisi gibi davranıp,
“ABD ile Irak ile ilgili görüşebiliriz” demesi…vs. ye yanıt ABD askerlerinin
Bağdat’ta bir Şii camisini basarak, onlarca sivilin katledilmesi örneğinde olduğu gibi! Dünün
Filistin'i bugün ırak’tır!
Iraklı emekçiler…
Eskiden şöyle böyle bir alt yapısı vardı Irak’ın, şimdiyse bir enkaz. Yeniden yapılandırma için harcanan milyonlarca doların küçük bir miktarı dışında, hiçbir yatırım yapılmadı. Harcanan o milyonlarca dolarsa, katil sürülerinin yetiştirilmesine, Irak halkının manipülasyonu için gerekli medya ağının kurulmasına akıtıldı! Dünyanın en zengin petrol kaynaklarına sahip olan bu ülke, Türkiye’den her gün yüzbinlerce ton benzin ithal eder hale geldi. Bağdat bile günde sadece
6 saat elektrik kullanabiliyor.
“Medeniyet ve demokrasi götüreceklerini” iddia eden işgalciler, tarihi kültürel dokuyu adeta yağmalarken, savaşa karşı çıkan
296 öğretim üyesini katlederek, ülkenin entelektüel birikimini de imha ediyorlar! Irak halkı
Dicle’nin lağım pislikleri ve cesetlerin yüzdüğü suyunu içiyor. Tüm eğitim sistemi felç olmuş durumda… Binlerce Iraklı
Ürdün ve Suriye’ye göçmek zorunda kaldı vs. vs.
Rumsfeld;
“Irak’tan çekilmek Almanya’yı Naziler’e bırakmak gibi bir şey olur” diyor W. Post’taki yazısında. Aynı gün
Reuters Haber Ajansı’na Iraklı bir emekçinin;
“Eskiden zulüm ve işkence gizli yapılırdı, şimdi alenileşti; o alanda tek fark bu” sözleri düşüyordu! İşgal güçlerinin götürmek istediği
“demokrasi” ve
“medeniyet”in yalın özetidir bu sözler ve bu tablo.
Ebu Garib vahşeti ise insanlığın belleğinden asla silinmeyecektir! Tıpkı
Nazi vahşeti gibi… Halkların öfkesinin barbarların yörüngesini nasıl şaşıttığı da…
Ufuk Çizgisi, Sayı: 35, 1 Nisan 2006