Bizi kurtaracak olan

Sosyalizmin ışığının düşürülmediği kitlesel halk ayaklanmaları, sistem tarafından hızlıca boğulabilmektedir

DÜNYA
Pazartesi, 7 Şubat 2011 (15 yıl 8 ay önce)

Kuzey Afrika’nın, Ortadoğu’nun sokakları karışmış durumda. Tunus’ta başlayan halk ayaklanması, Mısır’a da sıçradı. Tunus’taki ayaklanma devlet başkanını koltuğundan etti. Halkı bezdirmeye dayalı oyalama taktikleriyle birleşik perde arkası pazarlıkların yürütüldüğü Mısır’da ise çatışmalar 14 gündür sürüyor. İnsana heyecan ve ilham veren çatışmalar, gösteriler ve ayaklanma, diğer Ortadoğu ülkelerine de kısmen yansımış durumda. Herkesin gözü kulağı buralarda, herkes buraları konuşuyor.

“Hristiyan, Müslüman önemli değil, fakiriz!”, “Başaracağız!”, “Onlara insan olduğumuzu göstereceğiz!” diyerek sokakları hareketlendiriyorlar, yürüyorlar; dövüşkenliğin önünü açarak, militanlıkla çarpışıyorlar.

“Yolların yürüyerek aşındığını” halkların, işçi sınıfının bilincine kazıyorlar. Bu zorlu günlerde nerelere bakmamız gerektiğinin altını, silinmeyecek çizgilerle bir kez de Ortadoğu halkları çiziyor: “Bir kıvılcım bin yangın tutuşturacaktır” dercesine…

Halklar, son 30 yıldır her ülkenin kendi 'özel' koşullarına uygun biçimlere bürünen 'sopa' zoruyla uygulanan neoliberal birikim politikalarının keskinleştirdiği çelişkiler temelinde işsizlik, yoksulluk ve geleceksizliğe karşı ayaklanıyorlar. Sorosçu demokratizmin değişik versiyonları ise, olup biteni bizlere hala “olan, günümüz kapitalizminin iç dinamiklerinin doğal işleyişi sonucu kaçınılmaz hale gelen bir dönüşüm” olarak yutturabilmenin peşindeler. Sistemin iflası ve bugün bu temelde yaşadığı krizinin şimdi Arap halkları içinde uç veren yansımalarını dahi sistemin kendisini yenileyip rehabilite etme gücü ve yetenekleri yönünde bir gelişme olarak yorumlayabilmek için ruhunu neoliberalizme satmış olmak gerekir.
Bu yönlü “teoriler”, kendiliğindenciliğe övgü düzmenin de ötesine geçen arsız bir düzen savunuculuğunu yansıtır. Kaldı ki, özellikle Tunus -ve Mısır-, bugün arkalarından teneke çalınan diktatörlerin yönetimi aldında yıllardır “neoliberal yeniden yapılanmanın örnek ülkeleri” olarak gösteriliyorlardı, ki bu doğruydu. Onlar tam da bu birikim modelinin ruhunu ve karakterini yansıtıyorlardı. Bugün halk isyanlarına dönüşen çelişkiler de bu uygulamalar ve “dönüşüm” süreçlerinde birikip keskinleştiler zaten. “Demokrat” AB, bu yüzden son dakikaya kadar Zeynel Abidin Bin Ali celladının arkasında durdu. Tunus'ta 'erken uyanıp' AB'den daha çabuk pozisyon değiştiren ABD ise bu kez Mısır'da çuvalladı.



Bir başka “demokrasi figürü” olarak pazarlanan Obama yönetimi, bugün ABD içinde bile, “Mısır'daki halk hareketinin büyüklüğü ve ciddiyetini zamanında göremeyip desteklemekte geç kalmakla” eleştiriliyor. Ayaklanmanın ilk 6 günü boyunca hem Beyaz Saray hem de Dışişleri adına yapılan açıkl amalarda “kaos tehlikesine karşı uyarı” görünümü altında Mübarek lehine bir tutum takınıldı. Başkan Yardımcısı Joe Biden, Mübarek'i açıkça sahiplendi. ABD'nin tavrı, ayaklanmanın gelip geçici bir parlama olmadığının anlaşılması üzerine 7. günden sonra değişmeye başladı ve o zaman da önce “Eylül'e kadar Mübarek'le yumuşak geçiş” şeklinde bir “uzlaşma” formülü ortaya attılar. Tahrir Meydanı'nın bununla da yatışmadığını da görünce “Şimdi diyorsak, bu şimdi demektir” keskinliği geldi.

Çünkü ABD ve özelde de İsrail’in Ortadoğu’daki sadık müttefiklerinin saltanatı sallanırken, yerine neyin konulacağı belirsizliğini koruyordu. Bu ikili duruma rağmen artık Mübarekgilleri savunacak noktanın aşıldığını gördüklerinde cılız da olsa kendi alternatiflerinin güçlerini tartmaya çalıştılar. Gelişmeler önü alınamaz sınırlarda seyretmeye başladığında mırıldanmaya başladılar. Gönüllerinde yatan asıl aktör Baradey’di. Mısır halkının çok da itibar etmediği bu isim, bu kaotik günlerde tutabilirdi. Buna dair yoklamalar da yapıldı. Tutacağı konusunda çok net olmasalar da kafalarında giderek belirginleşen alternatif; ABD’den Mısır’a gelen yardımların yüzde 80’inin aktığı ordu ve Baradey ikilisi ile yumuşak bir geçiş yapmak! Müslüman Kardeşler faktörünü de bu geçiş içerisinde bir denge unsuru olarak devreye sokmak, böylece onu da kendi projeleri içerisinde yer alacak sistem içi bir aktör haline getirmek!

Davos “kahramanı” Erdoğan da, gelişmekte olan olaylara dair emperyalist efendileri bir şey söylemeden yorumda bulunamadı. Ne zaman ki efendileri Mübarek’i gözden çıkardıklarına dair net açıklamalar yaptılar, o zaman Erdoğan da halkın sesine kulak veren adam pozlarına yattı! “Mübarek halkının taleplerine kulak versin” diye seslendi; kraldan çok kralcı kesilen liberaller, başbakanın bu tavrını alkışlarken, Ankara’da polis, Torba Yasa Tasarısı’nı protesto eden işçi ve emekçilere, gençlere saldırıyordu. Mısır’da çatışan halk olurken; burada çatışanlar, terörist oluyordu. Ya da Kürt halkının tarihsel haklılığı alenileşen taleplerine karşı akla gelen tüm saldırı biçimleri devreye sokuluyordu!

Neye hapsetmek istiyorlar?


Tunus ve Mısır’da yaşanan halk ayaklanmaları, tek başına “dikta rejimlerine karşı demokrasi talep eden ayaklanmalar”mış gibi gösterilmeye çalışılıyor. Burjuvazi, açlık, yoksulluk, işsizlik ve geleceksizliğe karşı tepkilerin en az özgürlük yoksunluğu kadar tayin edici bir rol oynadığı bu ayaklanmaların faturasını, sadece dikta rejimlerine keserek kapitalist sistemi aklamaya çalışıyor! Ayaklanmaların, tüm dünyada aynı sorunlarla boğuşan işçi ve emekçilere esin kaynağı olmasının önünü, “yolsuzluklara batmış, kötü diktatörler” açıklamaları ile kesmeye, kitleleri bu yönde manüple etmeye çalışıyorlar. Yoksulluk, açlık, işsizlik ve özgürlük yoksunluğu emperyalist kapitalist sitemden koparılarak, kendinde şey haline getirip Mübarekgillerin rejimlerine fatura edilmek isteniyor. Mübarekgillerin rejimlerinin kendi uşakları olduğu gerçeğine aldırmaksızın…

Oysa ortaya çıkan ayaklanmalar, emperyalist kapitalizmin azami kar eğiliminin ve bir bütün olarak bu sistemin kendi iç çıkmazlarının ortaya çıkardığı toplumsal sonuçların patlamaları olarak yaşanıyor. Şimdi dünya halklarının gözünün kulağının buralarda olmasından duyulan korku ile bunu sadece Bin Ali ya da Mübarek’in kendisine bağlayarak bu olayların içinden çıkmaya çalışıyorlar. Tüm dünyayı sarsan işsizlik, yoksulluk ve yoksunluk gerçeği düşünüldüğünde bunun bir sistem sorunu olduğu tüm çıplaklığı ile görülür; fakat sermaye temsilcileri bu gerçeği orasından burasından ne kadar saklayabilirlese o kadar kardır mantığı ile hareket etmekten vazgeçmiyorlar!

Sadece onlar mı? Bu isyanları, “neoliberal birikim politikalarının önünü açıp onu hızlandıracak patlamalar” şeklinde yorumlayan tüm Sorosçu eğilimlerden farklı olarak, “neoliberalizmin derinleşip keskinleştirdiği çelişkiler temelinde ONA KARŞI öfke patlamaları” olduklarının altı kalınca çizilmelidir.

Şimdi Arap dünyasını saran halk ayaklanmaları, tarihsel olarak tıkanıp duvara toslayan neoliberalizmin, bugün artık sadece ekonomik bir krizle sınırlı olmayıp aynı zamanda nasıl derin bir ideolojik ve toplumsal bir krize sürüklendiğinin yeni göstergesidir. Ve bu 'sistem krizi'nin, Tunus gibi “hiç umulmadık bir yerde” bile “beklenmedik bir anda” nasıl sarsıcı siyasal krizler ve değişimler üretmeye başladığını sergilemesi açısından çarpıcıdır.

Daha düne kadar kapitalizmin aynı zamanda kriz üreten dinamiklerini “unutarak” ona “daha en az 30-40 yıl sürecek bir istikrar” biçenlere, “şimdi hangi yüzle konuşuyorsunuz” diye sormak gerekir. Onyıllarca sürecek bir istikrar öngörüsü temelinde kumda oynayıp oyalanmayı vaaz eden böyle tükenmiş bir “devrimcilik “anlayışının, bu tür “beklenmedik” patlamalarla yüz yüze kalınca ne hale düşeceğini hayal etmek ise hiç zor değil.

Ayaklanmadaki temel boşluk


Bu ayaklanmalar tüm boşluklarına, zayıflık ve zaaflarına rağmen tarihsel olarak tartışılmaz anlamlar taşıyorlar. Dünyanın en kaotik bölgesinde, ekmek ve onur talepleriyle sokaklara dökülüp, ölümü gözlerde küçülterek günlerce çatışan, kitleselliği ve kararlılığıyla statükoları sarsan bu halk hareketleri, kendine özgü direniş kültürlerini yaratırken; tüm dünya işçi ve emekçilerine, savaşarak kazanma bilincini bir kez daha taşımaları ile tartışılmaz bir yerde duruyorlar. Ortadoğu halklarının sokaklarında, meydanlarında, evlerinde mayaladıkları birlik ve dayanışma kültürü bile neoliberal bencilliğe, vurdumduymazlığa vurulmuş ciddi bir ideolojik darbenin ifadesidir! Mısır sokaklarından TV ekranlarına bile yansıyan bu özsel anlamın sarsıcı, arındırıcı etkisinin sınıf mücadelesinde yaratacağı esinin ölçütü olabilir mi?

Fakat direnişin ilk elde bıraktığı bu izleri silikleştirmek ne kadar yanlışsa, onun zayıflıklarını görmemek de bir o kadar yanlış ve tehlikeli bir yaklaşım olur. Bu isyanları doğuran nedenleri de dikkate alacak olursak, Tunus ve Mısır’da gelişen halk ayaklanmalarındaki en önemli boşluğun, ayaklanmaya, kapitalizme karşı sosyalizm alternatifi temelinde bir öncülüğün olmayışıdır. Bu da meydana çıkan kitlesel tepkinin kendiliğindenci sınırlarda dolanmasına neden oluyor. Bin Ali ve Mübarek’in sicilleri de bu tepkinin sınırlanmasını olanaklı kılıyor. Bu da kapitalist sistem açısından, vitrinde çok şey değişiyormuş gibi gösterip özünde hiçbir şeyin değişmediği bir geçişi kolaylaştırıyor. Hatta bu boşluk, yarattıkları tüm değerlere rağmen bu ayaklanmaların dünyanın bu bölgelerinin neoliberal birikim politikalarıyla bütünleşmiş daha hızlı bir kapitalist gelişimin üsleri haline getirilmelerinin önünü açacak dinamiklere dönüştürülmelerini de mümkün kılacak önemdedir.

Şu anda Tunus’ta yaşananlara baktığımızda, bu ayaklanmayı ileri götürecek örgütlü öncü bir gücün olmayışının, kapitalist sistemin planlarını daha rahat hayata geçirmesini olanaklı kıldığını görebiliriz. Böyle bir öncünün olmaması, onun, “burjuva demokratik” taleplerin BİLE ileri götürülmesinin önünde çok ciddi bir engel olarak duruyor. Korkarız ki bu sınırları aşamayacaktır! Tunus’ta Savunma, Dışişleri, İçişleri ve Maliye Bakanlarının yeni Ulusal Birlik Hükümeti’nde yerlerini korumaları, Mısır'daki oyalama manevraları bu kaygımızın yersiz olmadığını gösteriyor. Devletin devamlılığında temel unsurlardan biri olan ordunun, her iki ülke halkı tarafından da halen sempatiyle karşılanması bu gerçeğin bir başka yüzü.

“Ekmek, özgürlük, onur” gibi anlamlı sloganlarla başlayıp sorunu tek başına ekmek sorununa indirgememeleriyle zihinlere kazınan bu ayaklanmaların, bu sloganlara uygun hedeflere ulaştıracak bir öncüden yoksun olmaları, Rusyadaki 1905 Devrimi'ni anımsatan ciddi çağrışımlar yapıyor, devrim niteliğindeki bu ayaklanmaların daha şimdiden güdük kalmasını koşulluyor. Yine de tüm bunlara rağmen Ortadoğu’da artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!

Önemli bir dinamikten yoksun olmak!

Tüm bu gelişmelerde en fazla göze çarpan, emperyalist kapitalist sistemde ilericilik rolünün asli sahibi olan işçi sınıfının grev silahı da dahil, üretimden gelen gücünü etkin bir şekilde kullanmamış olmasıdır. Bu durum bu ayaklanmayı güdük kılan en önemli faktör olarak devrededir. Halk ayaklanmasına eşlik eden irili ufaklı grevler, sektörel grevler, genel grev gibi işçi sınıfının en etkili silahları ne Tunus, ne de Mısır’daki ayaklanmaya eşlik etmiştir. Bu ayaklanmalara temel karakterini veren açlık, işsizlik, yoksulluk ve giderek özgürlük yoksunluğu gibi belirgin sınıfsal talepler olmasına rağmen, tüm bu yoklukların asli muhatabı olan işçi sınıfı örgütlü bir güç olarak varolamamıştır. Hem orta burjuvazinin, hem de küçük burjuvazinin sınırlarını parçalayan, mücadeleyi daha ileri sloganlarla ileriye doğru çekebilecek yegane sınıf kendi sınıfsal çıkarları temelinde azçok örgütlü bir karakter kazanmış olan işçi sınıfıdır. Bu faktörün yokluğu, emperyalist kapitalist sistemin işin içinden sıyrılmasını, hatta yaşananları kendi lehine çevirmesini koşullayan bir faktör olarak işlemektedir. Öz itibariyle söylemek gerekirse bu dinamiğin olmayışı ayaklanmanın ileri götürülmesini sınırlamaktadır.

Sosyalist hareketlerin zayıflığı

Açlığa ve yoksulluğa karşı ayaklanmalarda işçi sınıfı ve emekçi halk kendisine öncülük edecek bir işçi sınıfı partisinin olmamasının sancısını yaşamaktadır. Sokaklara çıkan militanca ve kahramanca çarpışanlar, bu harekete yön verecek, onu örgütlü bir biçimde hedefine yöneltecek bir partiden yoksundur. En azından bu zemini kullanarak sistem karşıtlığını derinleştirecek, güçlü bir sosyalizm propagandası yapacak, sosyalizmi bir alternatif olarak kapitalist sistemin karşısına çıkaracak bir boşluğun doldurulamamasıdır söz konusu olan.

Gençen yıl Avrupa’da başlayan gençlik eylemleri, sonra Yunanistan’daki eylemler, şimdi ise Tunus ve Mısır’da yaşananlar… Bunların tümünde komünist-sosyalist hareketin yokluğu ya da ciddi anlamda boşluğu söz konusudur. Öncüden yoksun bu eylemler, kendiliğindencilik sınırlarında dolaşmaktadır. Emperyalizm çağına girişle birlikte kapitalist sistem nesnel tarihsel sınırlarına zaten dayanmış dolayısıyla tarihsel bir zorunluluk halini alan bu boşluk ömrünün uzamasına neden olmaktadır. Tüm yaşananlar ve çıplak tablonun kendisi işçi ve emekçilerin bu barbarlık sistemi ile ilgili beklentilerinin yok edileceği güçlü bir zemin sunmaktadır. Ve bu cendere daha fazla daralacaktır. Kapitalist sistem kendi devamlılığını sağlamak için işsizlik, yoksulluk ve doğası gereği yolsuzluk üretmeye devam edecektir. Tam da bu dönemde işçi sınıfı içinde güçlü bir sosyalist çalışma, sosyalizmin kapitalist sisteme karşı güçlü bir alternatif olarak çıkarılması aslında her zamankinden daha güçlü bir zemine sahiptir.

Dünya proletaryasının örgütlü bir biçimde Mısır ve Tunus’ta diktaya karşı meydana çıkan halk ayaklanmalarına destek sunamaması, emperyalist kapitalist sitemin oralara daha rahat müdahalesini kolaylaştırmaktadır. Mısır’ın Tahrir Meydanı’nda toplanıp çatışan halk, Tayip Erdoğan gibi burjuva politikacılarının konuşmalarını cankulağıyla dinleyebilmektedir.

Dünya sosyalist hareketinin kendi işçi ve emekçilerini arkasına alarak bu olaylara göstereceği örgütlü tutum, sosyalizmin güncelliğinin hatırlanması açısından devasa sonuçlar yaratacaktı. Yıllarca yapılacak bir propagandayla yapamayacağını, konulacak pratik tutumlarla çok daha kısa bir sürede gerçekleştirmek mümkün olabilir ve bu işin rengini farklılaşmasında önemli bir etkide de bulunabilir.

Millitan bir biçimde sokaklarda çatışan halklar şimdi örgütlü sosyalist bir hareketin olmayışının acısını ve bedellerini ödemek zorunda kalacaktır. Bunların olmayışından kaynaklı emperyalist kapitalistler gerek liberaller aracılığıyla, gerekse dinci gericilik üzerinden meydana çıkan bu halk ayaklanmalarını bir yöne ve rotaya sokmaya çalışacaktır. Keza görünen o ki Tunus’ta şu anda AKP gibi neoliberal politikalarla daha hızlı bütünleşecek bir yapılanmaya doğru gidiliyor. Zaten ciddi kan kaybı ve prestij sorunları yaşayan komünist-sosyalist hareketler bu tür pratiklerin içine girip o tarihsel kritik evrelerde yer aldıkları oranda hem onlara öncülük etmeyi öğrenirler hem de onlar içerisinde güç toplayarak kendilerini yeniden vardebilirler. Bu açıdan da bu fırsatları değerlendirmek elzemdir! Aksi taktirde bu hareketler burjuvazi ya da dinci gericiliğin kucağına terk edildiği gibi, komünist-sosyalist hareketler de tarih sahnesindeki yerlerini alamama durumunu devam ettirmiş olurlar. Bu boşluk şu ana kadar bizim cephemizden doldurulamamıştır.

Dünya devrimci ve komünist hareketi bu ayaklanmaları tamamamiyle sessizlik içinde izlemiştir. İşçi sınıfını, bu ayaklanmalara destek amacıyla sokaklara çıkarmakta aciz kalmıştır. Halbuki militan sosyalist bir alternatif olarak sınıfın ve emekçi kitlelerin görüş alanına girip bu eylemler sırasında öncüleşmek, şu son kitle isyanlarının da gösterdiği gibi köklü ve kalıcı başarılar elde edebilmenin zorunlu koşullarından biridir artık günümüzde!..

Nereye odaklanmalıyız?

Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki halk hareketleri göstermiştir ki işsizlik ve açlıkla kavrulan işçi ve emekçiler, bir noktadan sonra kendiliğindenci bir biçimde patlayıp sokaklara çıkacaktır. Özellikle genç kuşağın ve bunun içinde de diplomalı işsizlerin ağırlığını oluşturduğu bu hareketlenmeler, bizlerin de bundan sonra gözümüzü nerelere dikmemiz gerektiğini gösteriyor. Bütün hakları ellerinden alınan, yeni saldırılarla yüz yüze olan Türkiye işçi sınıfının bir patlamaya gebe olduğu ortadadır. Bu tür patlamaların bizim de gücümüzü aşan kendiliğinden patlamalar olacağı da. Sorun şu ki bizim bu süreçlere hızla müdahil olup hem içerden müdahale etmemiz, hem de onun içinde güç olabilmemiz gerekiyor. Bu da yarının sorunu değil, bugünün sorunudur! Bugün sınıfın belli başlı noktalarında asgari de olsa bir güç olamamak ya da oralardaki nabız atışlarından bihaber olmak, yarın bu tür patlamalar yaşandığında apışıp kalmayı getirir ve sınıf içinde hiçbir zaman güç olamamayı… Bugün en azından kafaca bu hazırlığa giremezsek, işçi sınıfı ve sosyalist hareket ayrı kanallardan akmaya devam edecektir. Bu halk hareketleri göstermiştir ki gözümüzü işçi sınıfı çalışmasına dikmeli, onun içinde maddi somut bir güç haline gelmeyi hedeflemeliyiz. Hem işçi sınıfını maddi somut bir güç haline getirmek, hem de öncüyü ete kemiğe büründürmek bu ruhla hareket etmekten geçer.

Bütün gücümüzü, enerjimizi sınıfın örgütlü birliğini sağlamaya harcamak zorundayız. İşçi sınıfı çalışmasında bir güç haline gelmek, sınıfın özlem ve ihtiyaçlarına cevap vermekle eş anlamlıdır. Sosyalizmi bir sistem olarak kapitalist sistemin karşısına yeniden dikmek, işçi sınıfına umudun nerde olduğunu göstermek, biz komünistlerin ve sosyalistlerin görevidir.

Şu son olaylar göstermiştir ki, örgütlü bir işçi sınıfı olmadan sorunun emperyalist kapitalist döngünün dışına çıkamayacağı açıktır. Herbir birey, kendimizi sınıfın içinde anlamlı bir güç haline getirmeye odaklamalı, buradan damarlarımıza kan taşımayı birinci görev edinmeliyiz. En ufak direnişlerden tutalım da, sınıfın içindeki en ufak rahatsızlığa kadar her şeyin içinde olmalı, her yönelimin, her arayışın bilgisine sahip olmalı, en ufak bir kıpırtıda bile iz bırakmayı hedeflemeliyiz.

Tüm bunlardan da önce işçi sınıfının örgütlenmesi ve onun içinden örgütlenmeyi bıkmadan usanmadan ısrarlı ve sistemli bir çalışmanın konusu haline getirmeli, bunun ısrarcısı olmalıyız. Anlık ya da kimi küçük başarılarla yetinen, kendisini kimi olay ve günübirlik olgularla sınırlayan bir çalışma değil; sistemli, israrlı, stratejik bilinçten beslenen bir faaliyetin yürütücüsü olmalıyız.

Kitlesel halk ayaklanmaları, Avrupa ve Yunanistan’da yaşanan militan eylemler göstermiştir ki, sosyalizmin ışığının düşürülmediği bu patlamalar, sistem tarafından hızlıca boğulabilmektedir. Bugün her zamankinden daha elverişli bir zemin söz konusudur. Bu fırsatı bir daha kaçırmak istemiyorsak buna sıkı sıkı sarılmalı, sınıfın içinde maddi, somut bir güç haline gelmeliyiz. Bunu başarmadan ne sosyalizm bir gerçeklik olabilir ne de işçi sınıfı bu diktatörlük karşında ayakta durabilir, geleceğe umutla bakabilir. Tunus ve Mısır’da meydana çıkan durumu buradan okumalı, kendimizi buna hazırlamalıyız. Aksi taktirde egemenlerin orada işçi sınıfına yaptıkları bizde de kaçınılmaz bir gerçeklik olacaktır. Keza bu olaylar yine göstermiştir ki, komünist-sosyalist görüşlerin hayatta daha güçlü bir karşılığı vardır. Şimdi her zamankinden daha elverişli toplumsal koşullar oluşmaktadır. Sorun ne Bin Ali ne de Mübarek sorunudur, sorun emperyalist kapitalist sistemin krizidir. Ve bu kriz sosyalizmin boy vermesi için her zamankinden daha güçlü bir zemin sunmaktadır.

Bizi kurtaracak olan budur! Bu bizim geleceğimizdir! Sosyalizmi işçi sınıfı içerisinde varetmek, buradan büyümek, buradan yürümek zorundayız…