Mısır'da asıl devrim, Mübarek'in istifası duyulduğunda Tahrir Meydanı'nı dolduran yüzbinlerin attıkları sevinç çığlıklarında somutlanıyor: Başardık!..
Mısır'da diktatör devrildi!.. Emperyalizmin işbirlikçisi Mısır burjuvazisi ve gericiliğin iktidarının yıkılması anlamına gelmiyor bu ama, Mısır halkının isyanı ilk hedefine ulaştı.
Gitti Mübarek geldi Mübarek!.. Son firavun yıkıldı ama onu 30 yıldır iktidarda tutan sistem ve sınıf egemenliği son bulmadı. Hatta Mübarek gibi halkın artık nefret ettiği bir safrayı atmakla, kendisini restore edip zaman kazandı... Fakat tüm bunlar gerçeğin sadece bir yönü. Bunları görürken, isyan eden halkın kendi gücünün farkına varıp şundan bir-iki ay öncesine kadar “imkansız” görünen bir sonucu elde edebilmiş olmasının anlamını ve değerini gözden kaçırmamak gerekir. Mısır'da asıl devrim, Mübarek'in istifası duyulduğunda Tahrir Meydanı'nı dolduran yüzbinlerin attıkları sevinç çığlıklarında somutlanıyor: Başardık!..
İçerdiği sınırlılığa rağmen bu bir siyasal devrimdir! Fakat belki ondan daha önemlisi, bu bir moral devrimdir! Üstelik belleklere silinmezcesine kazınan etkileri ve esinleyiciliği bakımından sadece Mısır'la sınırlı kalmayan bir devrimdir. Tunus'un ardından Mısır, dünya proletaryasına ve ezilen emekçi kitlelere tayin edici bir mesaj ve güçlü bir ilham vermiştir: İstersek başarırız!
Tarihte hiçbir devrim kalıplara sığmaz ya da reçetelere göre gerçekleşmez. Her devrim kendi yolundan yürür. Kuşkusuz her devrimin karakterini, derinliğini ve kalıcılığını anlamamıza yarayan bilimsel ve sınıfsal bazı ölçütler vardır. Ancak bu ölçütlere uygunluk ya da bu ölçütler açısından yetersizlikler dahi her devrimde kendine özgü biçimlere bürünerek kendilerini gösterir. Mısır'da neoliberal sömürü ve soygun politikalarına tepki temelinde patlak veren halk isyanı da -Mübarek diktatörlüğü de bu neoliberal yapılanmanın sadece asli değil aynı zamanda tayin edici unsurlarından biridir- kendine özgü bir mecrada akarak hedeflediği sonuca ulaştı.
İşsizliğe, yoksulluğa, gelecek umudunun tükenişine öfke temelinde kabarıp tüm bunların toplanma noktası olarak diktatörlüğün zorbalığına yönelen isyan, 18 gün süren bir bilek güreşi biçiminde seyretti. ABD ve İsrail'in yanı sıra Mısır burjuvazisi ve ordusu başta olmak üzere, Mübarek diktatörlüğünün arkasındaki tüm güçler, başlangıçta 2-3 küçük ayak oyunuyla gözünü boyayıp yatıştırmayı denediler. Ancak isyan öylesine derin bir tepki birikimi üzerinde yükseliyordu ki, oyalanması ve yatışması için önüne atılan hiçbir taviz yemine tav olmadı. Bütün örgütsüzlüğüne ve devrimci bir önderlikten yoksunluğuna rağmen kilitlendiği hedeften vazgeçmedi. Mübarek'in istifası talebinde ısrarlı oldu. Mısır kapitalizminin ve Mübarek diktatörlüğünün temellerine yönelen açık, net ve kapsamlı bir programdan bütün yoksunluğuna karşın bu tayin edici talep noktasında kitlelerin kafası çok net ve açıktı: Firavun yıkılmalı!..
“Bilinçsiz” kitlelerin “kendiliğinden” başkaldırısının içerdiği bu yalın netlik, ABD emperyalizmi ve Mısır'daki uzantılarının, isyanı bir an önce yatıştırma yönündeki atraksiyonlarını boşa çıkarmakla kalmadı, onları kendi çizgisine gelmek mecburiyetinde bıraktı. 18 gün boyunca meydanları işgal edip, bütün provokasyon denemelerine karşın terketmeyen kitlelerin bu kararlılığına rağmen bazı “solcular” bile “devrimin sönümlenmeye yüz tuttuğu” karamsarlığına kapıldılar. Zaten kafalarındaki kalıplara ve kitaplardaki reçetelere uymayan, bu yüzden sanki her iş bitmiş gibi “buna devrim denir mi denmez mi” tartışmasını her şeyin önüne geçiren küçük burjuva aydın ukalalığı, tam da “demedim mi” demeye hazırlanırken devreye tayin edici o ikinci muazzam dinamik girdi: İşçi sınıfı!..
Ne zamanki Mısır proletaryası grev silahını kuşanarak ortaya çıktı, burjuva Kahire'nin, siyonist Tel Aviv'in, emperyalist Washington'un paçaları daha fazla tutuştu. 17 gündür gitmemek için inat eden, ayak sürüyen Mübarek, 24 saat içerisinde tası tarağı toplamak zorunda kaldı. Çünkü Mahalla'nın tekstil işçileri, Kahire'deki tüm hastanelerdeki sağlık çalışanları, telekomünikasyon işçileri... avukatlar, adliye çalışanları, öğretmenler grev bayrağını açarak isyanın karargahı haline gelmiş olan Tahrir Meydanı'na akmaya başladılar. Mübarek'in sonunu getiren hamle bu oldu!
Mısır devrimi kendi yolundan yürüdü ve ilk eldeki siyasi hedefini gerçekleştirdi. O, bu özgünlüğüyle dünya devrimler tarihinde şimdiden kendine bir yer açtı. Henüz politik ve moral bir devrimin sınırlarını aşamamış olan Mısır devriminin önünde alması gereken daha çok yol var. Onun bu tarihsel adımın arkasını nasıl ve ne kadar getirebileceği henüz belirsiz. Devrimci bir önderlik ve örgütlülükten yoksun oluşu, özellikle de bu ilk büyük adımın arkasından daha tayin edici bir zayıflık olarak kendisini gösterecek. Bu belki de onu erken bir tıkanmaya sürükleyecek. Bu, olasılıklardan biri ve şu an itibariyle de daha baskın görüneni. Fakat şurası da unutulmamalı ki, en önemli eşiğin, korku duvarının aşılmasıyla başlamış olan bu süreç, yine kendine özgü yollardan ilerleyerek önünü de açabilir. Devrim, kendisine güç veren dinamiklerin de itkisiyle, zayıflıklarını ve zaaflarını pratik içinde çöze çöze de ilerleyebilir. Bu ilerlemenin kendisi de düz bir çizgi izlemez; inişler ve çıkışlar gösterebilir. Fakat her halükarda Tunus'tan sonra Mısır, dünya proletaryası ve emekçi kitlelerin kalplerinde ve bilinçlerinde şimdiden unutulmaz bir yerin sahibi olmuştur.
Tunus ve Mısır devrimleri, neoliberal kapitalizme karşı 2000'lerin başlarından itibaren kendini hissettirmeye başlayan direniş ve karşı ataklar sürecinin son halkalarıdır. Bu süreç başlangıçta Latin Amerika'da -yer yer vıcık vıcık bir popülizme dönüşen- reformist halkçı bir dalga biçiminde kendini gösterdi. Ara kesitte Güney Kore, Bangladeş, Hindistan ve Çin gibi neoliberal üretim üslerinde kitlesel işçi grevleri biçiminde alttan alta kaynayıp birikmeyi sürdürdü. Sonra Yunanistan ve Fransız proletaryasının geçtiğimiz sonbahardaki militan başkaldırıları geldi. İngiltere, İrlanda ve İtalya'daki öğrenci isyanları, işçi sınıfının yanı sıra harekete geçen diğer toplumsal dinamiklerin göstergeleri oldular. Burjuvazinin neoliberal birikim politikalarının ölüm çanlarını çalan bu tarihsel süreç bugün Tunus ve Mısır'da iktidarları alaşağı eden kitle ayaklanmaları biçimine bürünmüş olarak karşımızda. Ve hepsinin birbirinin üzerine eklenerek verdikleri mesaj aynı: İstersek başarabiliriz!
2000'lerin başlarından itibaren ağırlıklı olarak Latin Amerika'da yer yer vıcık vıcık bir popülizme dönüşen reformist halkçı bir dalga biçiminde başlayan neoliberal kapitalizme başkaldırılar sürecinde yeni ve daha militan bir evrenin simgeleri olarak Yunanistan ve Fransız proletaryasının görkemli eylemleriyle İngiltere, İrlanda ve İtalya'daki kitlesel öğrenci isyanlarına eklenen sonuç alıcı özellikleriyle temel bir sloganı bilinçlere kazımışlardır: İstersek başarabiliriz!