Akıl sağlığıyla birlikte kaybedilenler

GÜNCEL
Pazartesi, 17 Nisan 2006 (20 yıl 6 ay önce)

Ruh ve sinir hastalıkları hastaneleri tam kapasiteyle çalışıyorlar. Ancak yine de Türkiye’de bulunan 5 ruh sağlığı hastanesi “talep”lere yetmiyor, yüzlerce kişi tedavi sırasında çıldırıyor.

18 ilden gelen hastalara hizmet veren 350 yatak kapasiteli Samsun Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi'nde tüm yataklar doluyken yaklaşık 400 kişi de sırada bekliyor. Sıra bekleyen hastaların çoğunluğunu adli servis, kapalı ve açık servisler ile alkol ve madde bağımlıları oluşturuyor.

Samsun Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi Başhekimi Dr. Kamuran Uslu, “Fiziki kapasite yetersizliği kısa sürede iyi olabilecek hasta kabulümüzü bile imkansız hale getiriyor” diyor.

Başhekim Uslu ayrıca tedavisi tamamlanan hastaları ailelerin almaya gelmemelerini de bir “sıkıntı” olarak dile getiriyor:

“Taburcu işlemleri yapılan bazı hastaları yakınları almaya gelmiyor. Bu da bizi zor duruma sokuyor. Bazıları ise yatırdıkları hastalarını bir daha geri almak istemiyor. Hasta iyileşmesine rağmen almaya gelmiyorlar. Hastanemiz bakımevi olarak görülüyor. Oysa bizim asli görevimiz hastanın tedavisini sağlamaktır.”

Sorun, ruh hastalıkları hastanelerinin az sayıda olması veya yatak kapasitelerinin yetersiz olması değildir. Elbette hastaların tedavileri bir zorunluluktur ama ondan daha önemli olan bir sorun hastalıkları yaratan nedenlerin ortadan kaldırılmasıdır. Akıl hastalıklarının bunca yaygın olması ihtiyaçları karşılanmamış ve bunları karşılama olanaklarından tecrit edilmiş emekçilerin çözümsüzlük içinde kendilerine kapanmalarının sonucudur.

İşin, emekçiler açısından asıl vahim olan bir yönü de bırakalım iş arkadaşlarını, meslektaşlarını kendi çocuklarını, kardeşlerini, akrabalarını bile yok ve yük sayarak hastane köşelerinde terk etmeleridir. En basitinden kapsamlı ve derin olanına, akıl hastalıklarında birinci ilaç toplumsal ilişkilerdir. Bununda günümüz koşullarında ne yazık ki yegane aracı en yakınlarının ilgi ve yardımıdır. Oysa tam tersine silkeliyip atılan bu insanlara karşı sorumluluk hissedilmiyor. Bu akıl almaz olsa da ne yazık ki doğal, kapitalizmin bizleri “hain evlat ökkeşlere”, 15 yaşındaki liseli kardeşlerimizi “racon değil kafa kesen baronlara” çevirdiği böylesi bir kültürel ortamda başka türlü olamaz.

Herşeyden önce kendine saygı duymayan bir sınıfın üyelerinin yukarıdakinden farklı davranmasını beklemek aptallıktır. İşçi sınıfının ekmekten çok onura ihtiyacı vardır. Bu onur yalnızca insanca yaşam ve bunun için de insanca çalışma hakkı için mücadele içinde kazanılabilinir.