Geçen 1 Mayıs'da kapitalizme övgüler düzen sendikalar bu 1 Mayıs'ı ise salonlara hapsetmek istiyor. Peki sendikaların taban dinamikleri ne alemde..
1 Mayıs yaklaşırken mevcut sendika bürokrasileri ne durumda? Tahmin etmek zor değil, derinleşen bir çürüme, kokuşma içerisinde ve engel durumunda. Türk-İş patronları 1 Mayıs’ı olabildiğince geriye çekmek, işçileri alanlara çıkarmamak, katılımı en düşük düzeyde tutmak için geleneksel manevralarını yapıyor. “Terör ve terörizm” demagojisi altında işçilerin en geri burjuva güdülerine oynuyor, gerici-şoven önyargıları kışkırtıp sınıfı Türk-Kürt ekseninde bölerek burjuva politikalarına alet ediyor. Türk-İş’in ‘1 Mayıs taktiği’, 1 Mayıs’ı olabildiğince alanlardan kaçırmak, salonlarda boğmaktır. Bu, onların her yıl bir biçimde yeltendikleri, ancak taban baskısı ve sendikal rekabet nedeniyle cüret edemedikleri her zamanki gerici hayalleridir.
Bu “eğilim” emperyalist ve işbirlikçi burjuvazinin, büyük sanayi, büyük üniversite kampusları, cezaevleri ve yoksul gecekondu bölgeleri gibi toplumsal-siyasal mücadelelerin yoğunlaşma alanlarının yıkılıp parçalanarak şehir merkezlerinden tümden sürülmesini öngören “kentsel dönüşüm” programının paralelinde geleneksel kitlesel miting ve eylem alanlarının da tasfiyesi çabasına dönüktür.
AB katılım sürecinde “sivil toplum” sıfatıyla oluşturulan Karma İstişare Komitesi’nde koyun koyuna bulunan Türk-İş, DİSK, Hak-İş, TİSK, TOBB, TESK, TZOB, “teröre karşı” ortak açıklama yapmaktan da geri kalmıyorlar: “Toplumsal barış ve istikrarının başladığı, temel hak ve özgürlüklerin toplumun tamamı için giderek daha fazla iyileştiği, bölgede geçmişteki terör nedeniyle yaşanan ekonomik ve sosyal sorunların gidirilmesine dönük projelerin uygulanmaya başlandığı bir dönemde, çiftçi, esnaf, işveren, memur, sanayici ve tüccarın temsilcileri olarak halka, ortak değerlerimize sımsıkı sarılarak, terör olaylarının tekrar gündemimizi işgal etmesine izin vermemeliyiz.” Tam bir burjuva ideolojisi klasiği! Kapitalist neoliberalizmin gelişmesi, toplumsal barış ve istikrarı, demokrasiyi geliştirir, bölgede kapitalizmin gelişmesini engelleyen dışsal etkenler, yani “terör” nedeniyle ortaya çıkan ekonomik ve sosyal sorunları da giderirmiş. İsyanın toplumsal zeminini oluşturan işsizlik ve yoksulluk mu, ah onlar da “bölgede” (neoliberalizmin önünü kesen) “yanlış politikalar” ve (kapitalizmin) “gelişmemişliğin” bir sonucudur! Çözüm ise, tabii ki neoliberal kapitalizmin “hızlı bir büyüme stratejisi çerçevesinde istihdamın üzerindeki yüklerin kaldırılması, yatırımları özendirecek ve istihdamı artıracak önlemlere destek sağlanmasıdır.” Açıklama, anılmasa da Kürdistan’a daha düşük asgari ücret uygulanması isteğini de kapsıyor. Patronlarla sendika bürokratlarının ortak değerlerinin ne olduğu da açıklık kazanıyor: Kapitalizm!
DİSK patronları geçen 1 Mayıs’a, “Patronlarımızı ve kapitalizmi seviyorum” kampanyasıyla çıkarak, büyük neoliberal tasfiyecilikte yeni bir perende atma başarısını göstermişti. “Sınıf ve kitle sendikacılığı” ve revizyonizmden sosyal demokrasiye, oradan “çağdaş sendikacılığa” ve liberal reformizme, oradan da neoliberal “sivil toplumculuğa” doğru çözülen DİSK patronları, TÜSİAD’ı açıkça destekleme eşiğini de kolayca aştılar. DİSK bürokrasisinin ultra liberal “sivil toplumcu” parti kurma girişimini onlar adına üstlenmesine değinmeye gerek var mı? Sınıf kavramını dillerinden de tasfiye eden DİSK patronları, işten atmaları bir sınıf mücadelesi, hatta işçi hakları sorunu olarak bile değil, “insan hakları ihlali” sorunu olarak liberal ütopik AB hayallerine havale etmektedir.
Geriye doğru çözülme süreci yaşayan KESK’te de durum pek farklı değil. KESK patronları, kamu çalışanları hareketinin çıkış noktası ve yığınsallaşma dinamiği olan “grevli TİS’li sendika hakkı” talebini satmakla kalmadılar, fiili mücadele kazanımlarını ve anadilde eğitim talebi gibi ilkeleri birer birer tasfiye ediyorlar. Ardarda gelen neoliberal saldırılara karşı aktif bir karşı koyuşa ne niyetleri ne de mecalleri var. Tersine, sözleşmelilik vb. gibi bunların fiili uygulamaları karşısında adeta sessiz bir kabulleniş içerisindeler.
Sendikaların GSS “mücadelesi”!
Meclise gelen Genel Sağlık Sigortası Yasa Tasarısı, neoliberal kapitalizmin gelmiş geçmiş en ağır sosyal yıkım saldırılarından biri. Diğer taraftan, işçi sınıfı ve kitle hareketini gerilediği dip noktasından silkindirebilecek, birleşik mücadelenin de olanaklarını sunuyor. Sendika patronları ne yapıyor? Türk-İş, bildiri, broşür ve birkaç mitingten oluşan bir kampanya yürüttükten sonra, 2,5 aydır, sorunu tabanının gündeminden çıkarmaya çalışıyor. DİSK, KESK, TMMOB, TTB’nin oluşturduğu platform, “sivil referandum” niteliğinde bir imza kampanyası yürüttü. 5 gün içinde, 2 milyonun üzerinde “Hayır” pusulasının toplandığı kampanya, kitlesel-birleşik bir hareketlenmenin potansiyelini gösterdiği halde, kampanyanın “şenlik” ve 300 kişilik bir yürüyüşle bitirilmesi, sendika patronlarının “sivil toplumculuk” sınırlarını aşma konusundaki isteksizliğini gösteriyor. Tasarı Meclise geliyor, IMF bir an önce geçirilmesi için özel denetçi gönderiyor, Platform temsilcisi halen milletvekillerinin “vicdanına” hitap etmekle, “gerekirse” büyük yürüyüş yaparız demekle meşgul. Kuşkusuz bu kapsamda bir yasa, sorunsuz ve sürtünmesiz olmaz, ancak gölgesinden bile korkan sendika patronların “büyük yürüyüş”ten anladıkları ne olursa olsun, özellikle Fransa ve Diyarbakır deneyimlerinden sonra, birikmiş tepkilere, yığınsal-birleşik hareket dinamiklerine kanal açmaktan olabildiğince kaçınacakları açıktır.
“Ülkemizde yıllardır sürdürdüğümüz iş güvencesi mücadelesi sayesinde yeni iş yasasında bu doğrultuda bazı hükümler yer aldı” diyen DİSK patronları, neoliberal iş yasasına kenar süsü olma hizmeti vermiş, yasanın “iş güvencesi” getirdiği yutturmacasında azımsanmayacak bir rol oynamıştı. (DİSK patronlarının bu açıklamayı, CPE yasasının koşulsuz geri çekilmesi için, 3 aydır yüzbinlerle eylemde olan Fransız işçi sınıfı ve öğrencilerine sözde destek “eyleminde” yapması, yeterince ironiktir.) DİSK patronlarının, sağlıkta yıkım yasa tasarının Meclis’ten bir iki yeniden düzenlemeyle geçirilmek istenmesine, “halk sağlığı için mücadelemiz sayesinde yasada bu doğrultuda yer alan hükümler” diye kamuoyu onayı süsü vermesi şaşırtıcı olmayacaktır.
Celladına aşık…
Tüm bunlar, düzen sendikacılığının geldiği nokta üzerine güçlü bir fikir vermektedir. Eskiden daha ziyade, işçi sınıfının bilinç, örgütlülük ve eylemini mümkün olan en geri sınırlarda tutma görevi, günümüzde, burjuva kamuoyu mühendisliğinin, yeniden yapılanmanın doğrudan bileşeni olmaya doğru evrilmiştir. Başka bir ifadeyle, düzen sendikacılığı, saldırılara karşı direnişin kırılması aygıtları olmaktan, burjuva yeniden düzenlemelerin “kitlelerin isteği veya onayı ile, ya da kaygıları gözetilerek yapıldığı” türünden kamuoyu manipülasyon aygıtlarına dönüşmüşlerdir. Kapitalizme açıktan ilan-ı aşk ilan edip, her türlü toplumsal-siyasal yıkım ve direnişe, bunun kökleri kapitalizmin keskinleşen çelişkileri değilmiş gibi, patronlarla iç içe aynı saldırganlık reçetesini sunuyorlar: Sermaye birikiminin esenliği! Bu, geleneksel sendikacılığın, sömürü ve baskı ilişkilerinin manipülatif çevreleyeni haline gelerek çürümesinin bir üst boyutudur.
Geleneksel düzen sendikacılığının çürümesinin daha derindeki tarihsel-toplumsal kökenleri, geleneksel sendikal hareketin sarsıntılarla geriye doğru çözülmesinde yatmaktadır. Geleneksel sendikal örgütlenme ve mücadele biçimleri, birincisi ağır yapısal zaafları, ikincisi mücadelenin değişen, yeni ve daha yüksek koşullarına yanıt verememesi nedeniyle etkisizleşmiştir. Bir kriz sarsıntısının olduğu her yerde, bunun yeni ve daha yüksek ihtiyaçları karşılayamayan, eskimiş toplumsal kurumlardan, örgütlenme-faaliyet anlayış ve biçimlerinden kaynaklandığı açıktır. Bu krizin, sendikal harekette ileriye doğru bir içsel dönüşüm ve sıçramalarla aşılamadığı ölçüde, geriye doğru kırılma, çözülme ve çürümeye yol açmasında şaşılacak bir şey yoktur. Burada köhnemiş sendika bürokrasisinin ve aygıtlarının pozisyonu bilinmektedir.
Fakat sendikalar yalnızca “aygıt”lardan ibaret değildir. Taban dinamiklerinin de ne yönde seyrettiğine bakmak gerekir: Mevcut “aygıtları” ileriye doğru zorlama ve aşma doğrultusunda mı, yoksa gerileme ve çözülme doğrultusunda mı? Gelinen noktada baskın olan ne yazık ki, ikinci eğilimdir.
Tıkanma ve dinamikler
Teknoloji ve üretim organizasyonundaki değişimler, üretim ve istihdamın parçalanması, özelleştirme, taşeronlaştırma ve diğer esnek çalışma biçimlerinin yaygınlaşması, işsizlik patlaması ve yeni proleterleşme dalgaları, geleneksel sendikal hareketin zeminini giderek daraltan ve kaydıran, büyüyen sınıf içi rekabet ile iç dinamizmini baskılayan bir etkide bulundu. Geleneksel sendikal hareketin lokomotif gücü olan büyük sanayi ve işyerlerindeki göreli homojen-yarı vasıflı işçi tabanında büyük bir erozyon yaşandı. Geleneksel sendikal hareketin eski ve deneyimli kesimleri, üst üste uğradıkları şiddetli saldırılardan ve kan kaybından sersemlemiş durumdadır, mücadele istençleri zayıflamıştır. Geçmişin yenilgileri ile gelecek beklentisizliği ve ufuksuzluğu arasında sıkışıp kalmışlardır, giderek küçülen kazanımlarına dört elle sarılmakta, sınıfına güvensizlik ile tutuculaşma eğilimi göstermektedirler. DİSK’in geçen 1 Mayıs’ta ortaya attığı, “İşimi seviyorum, çocuklarıma ekmek götürmeyi seviyorum” vb. sloganları, gerçekte işçilerin en geri içgüdülerini ve korkularını gıdıklamayı sanat haline getiren sendika ağalarının ağzından, geleneksel sendikal hareketin adım adım itilmek istendiği dip noktasını ifade etmektedir. Kuşkusuz bu mutlak bir durum ve düz bir süreç değildir, sayısız mücadeleler ve sarsıntılar içinden gelişmektedir. Genç işçilerin küçük küçük sendikalaşma girişimlerinde kazanım oranının düşüklüğünden dolayı, henüz taban dinamiklerini geliştirecek ve sendika aygıtlarını zorlayacak güçlü bir etki doğmamaktadır. Geleneksel sendikal harekette sendikal bürokrasi ve reformizm tarafından yıldırılan, küstürülen çok sayıda öncü işçi-memur olduğu gibi mücadele istencini yitirmemiş, ısrarlı bir devrimci çaba ile canlanan, canlanabilecek, çevresini de canlandırabilecek çok sayıda deneyimli işçi de vardır.
1 Mayıs çalışmalarında ve alanda önemli yönelimlerimizden biri geleneksel sendikal harekettekiler dahil, mücadele azmini yitirmemiş deneyimli öncü işçilere ulaşmaktır. Henüz büyük mücadeler içinde tam bir sınıf şekillenmesi kazanmamış, genç ve deneyimsiz işçi kuşaklarının eğitimi ve örgütlenmesi açısından, deneyimli öncü işçilerin ısrarlı bir çabayla etkinleştirilmesi, genç işçilerin eğitimine, örgütlenmesine katılması, her iki kuşağı da, yapısal zaaflarından arındırarak ileri doğru dönüştürmede yeni olanaklar yaratacaktır.
Yeni bir devrimci sendikal hareket yaratmalıyız! Geleneksel düzen sendikacılığının çürümüşlüğü ve liberalizmi, alternatifin yakıcılığı kadar tam karşıt eksenden getirilmesi gerektiğini de ortaya koymaktadır. Yalnızca çürümüş sendika bürokrasisini süpürmek için değil, işçi sınıfının değişen yapısı daha yüksek bir mücadele düzlemini zorunlu ve giderek olanaklı kıldığı için de yeni bir devrimci sendikal hareket yaratmalıyız. Çünkü sendikal mücadelenin eskimiş düzlemi, mücadele azminden ziyade, kırılganlık, karamsarlık, hayal kırıklığı, güvensizlik, çürüme üretmektedir. Ve eski düzlemin doğurduğu sorunlar ancak daha ileri bir örgütlenme ve mücadele düzlemine geçerek çözülebilir.
Ufuk Çizgisi, sayı:36, 16 Nisan 2006