Daha geçen sayımızda bahsetmiştik Meki’den ve onun gibi ölen/öldürülen çocuklardan. Yine ölüm haberleri var. Bu sefer ölenlerin adları bile yok. Adları bile konulmamış daha, çünkü yeni doğmuşlar, belki gözlerini bile açmamışlardı.
Edirne’den geldi hiç yaşamamışların ölüm haberleri; Trakya Üniversitesi Edirne Tıp Fakültesi Hastanesi Yeni Doğan Servisi’nde 5 günde peşi sıra 8 bebek öldürüldü. Hastanenin başhekimi konuştu arkalarından, Meki’nin ölmesi ile ailesinin kara geçtiğini söyleyen bilirkişilerden hiç bir farkı yoktu, aynı saftaydı çünkü onlarla, aynı çıkarları, sermayenin çıkarlarını savunuyordu. Kustu durdu: “Zaten bebekler pejmürdeydi, zaten hastalıklıydı. Bu bebekler metabolik olarak çok sorunlu, birçok organı yetersiz, kronik akciğer hastalığı olan bebeklerdi.”
Evet bu bebekler çok sorunluydu, çünkü işçi ve emekçi çocuklarıydı. Annelerin yetersiz beslenmesi, baştan aşağı sorunlu bir yaşamda sorunsuz bir hamileliğin mümkün olamayacağı, paramız kadar sağlık alabilmemiz filan hep bir yana, bu dünyada zaten insanın bir değeri yok. Her şeyin ortasında para, her şeyin ortasında meta. Bu paraları ve metaları bir avuç asalağın sefası için üreten milyonlarca işçi ve emekçi ise yok ve yük. Onlar için makinenin basit bir parçasından başka bir şey değiliz. İstediğimiz kadar ölüp, istediğimiz kadar işten atılabiliriz, çünkü bu kahredici yaşamı sürdüren milyonlarcayız.
Hep onlar konuşuyor. Konuşması gerekenler ise susuyor. Bize biçilen, reva görülen bu yaşama/yaşamamaya karşı söyleyecek, yapacak hiçbir şeyimiz yok mu? Hep ölen/öldürülen, yok ve yük görülen bizler, “biz zaten ölmüşüz, çocuklarımız için yaşıyoruz” diyebilecek bir lükse dahi artık sahip değiliz. Her geçen gün daha da baskılanan bu sömürü çarkında çocuklarımız artık daha da erken ölüyor, daha da erken atılıyor fabrika cehennemlerine, daha da erken duyumsuyorlar yarının endişesini… Artık hiç yaşamıyoruz. İşçinin çocuğu işçi doğuyor. Doğar doğmaz ölüyor.