RAF; Yenilgi kemirir -I

“Komünizm bir ütopya değil, daha insancıl bir topluma doğru dönüşüm için reel bir mücadeledir”

DÜNYA
Salı, 1 Kasım 2011 (14 yıl 11 ay önce)

RAF militanı Inge Viett anlatıyor


Almanya’da her fırsatta bir RAF (Kızıl Ordu Fransiyonu-Rote Armee Fraktion) tartışması alevlenir. RAF, kendini 1998’de feshetse de hem sağda hem de solda RAF efsanesi hiç bitmez. Sağ kesim Almanya’da gerçekleşen en ufak bir kıpırdanmada "eyvah RAF geri dönüyor" paniği yaratmaya çalışır. Geçtiğimiz haftalarda Berlin’deki sabotajlardan sonra da yine RAF’ın dönüşü korkusu başlamıştı.

Solda ise, eski RAF militanlarının yaşamları, ölümleri, siyasal ve insani tutumları birer efsanedir. Soldaki efsane duygusunda hâlâ yaşayan RAF’lıların‚ RAF adına konuşmamalarının çok büyük bir yeri vardır. Hiçbir RAF’lı, "RAF şuydu ya da buydu" demiyor.

Inge Viett, Almanya kamuoyunda en çok tanınan RAF’lılardan biri. Bugün 67 yaşında olan Viett, RAF’tan önce kurulan şehir gerillası örgütü '2 Haziran Hareketi’nin önder isimlerinden biriydi. 2 Haziran Hareketi adını, 2 Haziran 1967’de Berlin’i ziyaret eden İran Şahı’nı protesto eden üniversite öğrencilerinin üzerine ateş açan polisin Benno Ohnesorg adlı öğrenciyi öldürmesi üzerine yapılan gösteriler ve eylemlerin anısından alıyor. Bu gösteriler Avrupa 68’ini başlatan gösterilerden de biridir.

Inge Viett, izinsiz gösteri, polisle çatışma ve başka bazı eylemlerden 1972, 1975 ve 1976’da üç kere yakalansa da bir süre yattıktan sonra üçünde de cezaevinden kaçtı.

Almanya’da 2 Haziran Hareketi’nin RAF’a paralel gerçekleştirdiği birçok radikal eylem bulunmakta. Viett’in yargılandığı ve ceza aldığı bazı 2 Haziran sansasyonel eylemleri şunlar:

27 Şubat 1975: Hristiyan Demokrat Parti (CDU) Berlin Eyalet Başkanı Peter Lorenz’in kaçırılması ve 51 gün sonra 6 RAF’lının hapisten serbest bırakılması karşılığı serbest bırakılması.

1978: Berlin’de RAF’lıların ve 2 Haziran Hareketi militanlarının tutuklu bulunduğu bir cezaevinin basılması ve çok sayıda tutuklunun kaçırılması.

Viett, 1976’da hapisten kaçtıktan sonra Almanya’da ve Avrupa’nın çeşitli kentlerinde illegal yaşadı. 1980’de RAF’a katıldı. 1981’de kendini yakalamak isteyen bir Fransız polisini vuran Inge Viett, 1982’de Fransa’dan da kaçıp Demokratik Almanya Cumhuriyeti’ne gitti. 1990’a kadar başka kimlikle burada yaşayan Viett, Demokratik Almanya’nın çökmesi üzerine 1990’da Batı Alman polisi tarafından yakalandı. RAF adına polis vurmaktan ve bazı eylemlerden, bazıları için zaman aşımı olsa da, yargılandı. 13 yıl hapis cezası aldı.

Hapisten çıktıktan sonra yazıları ve kitapları yayınlandı. 20 Temmuz 2008’de Meclis önünde Alman askerlerinin yemin törenini protesto ederken yakalandı. Polise mukavemetten para cezası aldı. 8 Ocak 2011'de Berlin’de Rosa Luxemburg Konferansı’nda bir konuşma yaptı ve "Komünizm için, gizli yapılanması olan bir devrimci örgütlenmenin" gerekli olduğunu savundu. Ayrıca "Afganistan’da savaşta olan Alman askerlerine karşılık vermenin ve halka karşı mücadele eden polise karşı direnmenin haklı olduğunu" savundu.

Haziran 2001'de bu sözleri üzerine suçu övmekten dava açıldı. Inge Viett de RAF adına konuşmak istemedi, verdiği cevapların kişisel görüşleri olduğunu vurguladı. Görüşme yapmamak için binbir dereden su getirse de yine de sorularımızı yanıtladı.

* 1970’lerden bu yana kapitalist sisteme karşı mücadele veriyorsunuz. Bütün dünya, gençliğinde sistem karşıtı olan ama belli bir yaştan ya da belli bir yenilgiden sonra mücadeleyi bırakan birçok insanla dolu. Hatta normal olanın da bu olduğu dayatılıyor. Ama siz başka türlü devam ediyorsunuz. 2008’de Meclis önündeki askeri töreni protesto ettiğiniz için yargılandınız ve ceza aldınız. En son Ocak 2011’de Rosa Luxemburg Konferansı’nda yaptığınız konuşma nedeniyle hakkınızda dava açıldı. Kişisel olarak siz neden ‘normal’leşmediniz?
Evet, her ne kadar solcular olarak bütün yaptıklarımız yetersiz olsa da, kendi siyasi etkinliklerimi ben tamamen 'normal' görüyorum. Ama bu doğru tabii ki, normalleşmek kolay değil. Yenilgiler, içinde oluştuğu tarihsel iyimserliği kemirerek tüketir. Çok sıradan bir şey söyleyeceğim ama yaşlanmanın da doğal bir bedeli var. Öte yandan genç yoldaşlar sürekli mücadeleye yeni ivme kazandırıyor ve sorunlara çoğu kez bir ipotek altında kalmadan yaklaşıyor. Ne zaman yenilgiyi kabul etme ve teslim olmaya doğru bende kayma başladığında -çünkü her şeye yeniden başlamak zorunda kalmak basitçe yorgunluk verir- ciddiyet ve heyecanla tarihi devam ettiren gençler beni şaşırtır ve mutlu eder. Gençlerin sırtında yenilgi yükü yok. Ve onlar tarihten, onu ahlakçı bir anlayışla yargılamadan bir şeyler öğrenme şansına sahip. Elbette bu genel geçerliliği olan bir doğru değil. Genel olarak sol iktidarsız durumda, antikomünizm ve burjuva tarihsel düşüncesi öldürücülüğünü koruyor. Bu da yeni bir devrimci inşa süreci geliştirmenin önünde engel oluşturuyor.

* Yazdığınız otobiyografinin başında sizden şu alıntı yapılıyor: "Çirkin bu dünyanın dışında kurulan başka ve yeni bir dünya olan illegalitede olduğum zamanlar kadar hiçbir zaman kendimi güvende ve korkusuz hissetmedim." Yaklaşık 50 yıldır devrimci mücadelenin içindesiniz. Dünya biraz daha iyi oldu mu yoksa hâlâ yaşanamaz ve 'çirkin' mi?
Evet, bakın bakalım, kapitalist sistem kendini biraz 'iyileştirdi' mi? Kapitalizm kendini genişletti ve daha barbar, daha krizlerle ilerleyen, daha totaliter ve daha savaşçı oldu. Toplumların günlük hayatlarının yabanileştirilmesinden hiç söz etmiyorum bile. Değer yıkımcı-çıkarcı, oportünist eğitimden ve medya tekellerinin aptallaştırma programlarından da söz etmiyorum. Bu sistem kapsamlı bir biçimde daha baskıcı çünkü çaresiz, çünkü her köşede ortaya çıkan çelişkileri yasalarla, aynasızlarla, asker ve savcılarla kuşatmaktan başka bir çıkış yolu yok. Bu sistem sapkın, dağılmaya yüz tutmuş ve tarihsel olarak çok fazla bir geleceği yok. Dev güvenlik ve askeri aparatların kusursuzlaştırılmasının nedeni bu. Mücadelemizle gerçekleşecek esas değişikliğin yıllar sonrasında değil çağ sonrasında olacağını düşünmeliyiz. Bir çağ değişimi söz konusu.

Benim o zamanki korkusuzluğum ve cesaretim sistemin karşı olduğu, sırt çevirdiği özgürlüğe dayanıyordu. Özgürlük, kendini cidden eleştirenlere karşı her zaman hazır olan kapitalizm içindeki köşelerde bulunmaz, özgürlük yalnızca tamamen başka bir toplum yaratılması için kapitalizme karşı kolektif ve koşulsuz bir mücadele içinde olunduğunda hissedilir.

* Yine bu soruya bağlı olarak, birçok insan gençliklerinde solcu, devrimci, Marksist, sistem karşıtı iken; olgunluk zamanında, eğer sağcılaşmamışsa en iyisi sosyal demokratlaşıyor ya da Yeşil falan oluyor. Sizce neden insanlar ütopyalarından bu kadar çabuk vazgeçiyor? Yoksa sol ütopyanın kendisinde mi bir sorun var? Solcular sadece gençliklerinde gerçekten gerçekleşmeyecek bir ütopyayı mı kapılıyor?
Kapitalist günlük pratiğin hâkim olduğu hayatta bir ideal uzun süre yaşayamaz. Her kim sömürü merkezli toplumsal ilişkilerde ideallerini yaşatmaya çalışırsa, sinik mekanizmaların etkisiyle bir güzel hayalkırıklığına uğrar, çabucak kendisi de sinikleşir ve en fazla hayır işlerinde çalışmaya başlar. Hiç kimse "ideallerimi terk ediyorum" demeyecektir. Meslek, iş, aile, belli bir statü tutturma çabası gibi reel baskılar idealleri yavaş yavaş kemirir. Birçok kişi gençlikte sistemin bu baskılarına karşı koyma gücüne bir biçimde sahiptir ve sisteme kafa tutacak gücü de bir biçimde kendinde bulur.

Ama ben buna rağmen gidişatı hiç de kaderci görmüyorum. Birçokları her şeye rağmen kapitalizm karşıtı eleştirel tutumunu koruyor ve toplumsal mücadelenin toplumsal ve insani ilerleme için işe yarayacağına inanıyor. Bazıları, iktidar mekanizmalarını tanımayla, bütün kötülüklerin anası olan kapitalist sistemin ve sömürünün alternatifsiz olmadığını ve bunun bir kader olmadığını, aksine tarihsel ve dolayısıyla da geçici olduğunu kavrayarak komünizme geliyor.

Elbette sınıf olarak proletarya bu zamanda oldukça hantal, korkak ve komünizmin kendisi için ne anlama geleceği hakkında hiçbir şey bilmiyor. Ama var oluş koşulları her geçen gün daha rahatsız edici, daha güvensiz ve daha onur kırıcı bir hal alıyor. Dünya çapında paylaşım savaşı her geçen gün daha da sertleşiyor. Sömürü ve baskı olduğu müddetçe devrimci çabalar da durmaz.

Devrimci mücadele, devrimci olmayan zamanlarda oportunizm tarafından geri itilir. Ancak devrimci çaba yaşar ve devrimciler mücadeleye tekrar devam eder. Her kriz durumu devrimin meşruiyetini tazeler.

Komünizm bir ütopya değil, daha insancıl bir topluma doğru dönüşüm için reel bir mücadeledir. İşte bu mücadele bence var oluşumuzun tek güzel anlamıdır. Bunda doğru olmayan ne olabilir ki? Bunun içinde benim kendi hayatım var, benim kendi değerlerim var, bunların ortak toplumsal değerler olarak etkili olmasını isterim: Herkes için onurlu, anlamlı bir var oluş, dayanışma, hiyerarşisiz bir özgürlük, içinde bütün problemlerin ortaklaşa çözüldüğü ve dünya zenginliğinin bütün insanların yararına paylaşıldığı kolektif ve uygar bir yaşam.

* Bugün Almanya’daki solun durumu hakkında ne söyleyebilirsiniz? Almanya’da sosyalistlerin gündemi ne olmalı? Avrupa sosyalistlerinin gündemi ne olmalı?
Avrupa’da yerleşik sol, ne komünizm vizyonuna ne heyecanına ne de mücadele için gerçek bir isteğe sahip. Bu sol burjuvalaştı ve tarihte zaman zaman yinelendiği gibi 'Sol Birlik' adı altında iktidara gelse de sermayenin iktidarı kırılamayacak. 'Sol reformizm ve pasifizm', dizginlenemez, saldırgan ve katil iktidar kliğine karşı, sonsuz iktidarsızlık için alınmış bir bilettir.

Biz mevcut koşulların şekillendirilmesindeki katkıları dışında bugünkü yerleşik soldan zaten hiçbir şey beklemiyoruz. En çirkin barbarlıklara, sürekli savaşlara, devlet işkencelerine ve katliamlara karşı olduğunda bile, bu sol 'oyunun kurallarıyla' uyumludur, kural dışına çıkmaz.

Elbette barikatlara katılan ve gösterilerde ilk sırada duran solcu milletvekillerinin gösterdiği kişisel cesaret de var. Ama eksik olan şey, devrimci perspektifle donanmış bir sol partinin örgütlenmiş gücünün olmayışı.

Devrimci bir parti, kendini burjuva düşüncesinden ve eyleminden kurtarmak zorundadır. Parti, oyunun kurallarını bozmalı ve memnuniyetsiz katmanlara direniş için kendi örnek olarak, cesaret vermeli. Böyle bir partimiz yok. Büyük kriz felaketi sırasında bile, hiçbir sol parti ve hiçbir sendika, öfkeli kalabalığı bankalara ve tekellere karşı yönlendirme cesareti göstermedi, aksine bunlar 'sol kriz yönetimi' yaptı.

Avrupa’da da çok sayıda insan boğazına kadar suya batmış durumda. Bu sisteme karınları tok ve meydanları, caddeleri dolduruyorlar veya Fransa ve İngiltere’de olduğu gibi her şeyi yıkıp döküyorlar. Avrupa’da hiçbir sol güç bunlarla hiçbirşey yapamaz. İster burjuva düzenini korkakça koruyor olsun, ister radikal solun içinde bulunduğu durumdaki gibi küçük gruplara bölünmüş olsun. Ama bu güçsüzlüklerin ve ilerleyen kapitalist barbarlıkların sonunda hemen şimdi ve burada devrimci inşa sürecini örgütlemek zorunda olduğumuz baskısı yükseliyor.

* İçinden geldiğiniz devrimci gelenek olan 'silahlı mücadele' hakkında bugün ne düşünüyorsunuz?
Silahlı mücadele hakkında burada ve bu kısalıkta somut bir değerlendirmede bulunmak mümkün değil. Ben yalnızca bugünkü bakış açımla ana hatlarıyla genel siyasal eleştirilerimi ortaya koyabilirim.

Silahlı mücadele özgürlük mücadelesi için yalnızca stratejik ve taktik bir araç olmalıydı ve her zaman için geçerliliği olan her derde deva, sonsuz devrimci bir çare olmamalıydı. Ama 60’lı ve 70’li yıllarda biz böyle gördük ve bütün başka politikaları yetersiz olarak değersizleştirdik. Ve o zaman bu gerçekten de öyleydi. Ama biz gerilla savaşını yetersiz hazırlanmış bir zeminde yürüttük. Yani var olan durumdan devrimci bir ayaklanma çıkarma.

Emperyalizmin moral üstünlüğü kaybetmiş olması, kendisine karşı uluslararası çapta acımasızca sürdürülen gizli ve açık savaşlara rağmen, özgürlük/kurtuluş hareketlerinin bütün dünyada güçlenmesine yaradı ve bu bize de ilham verdi. Biz 20. yüzyılın ikinci yarısının güncel enternasyonal sınıf savaşı cephelerini, sömürülen ülkelerin kurtuluş hareketleriyle emperyalizm arasında konumlandırdık. Buna rağmen ama kendi ülkemizdeki ve bütün Avrupa’daki toplumsal güç ilişkilerini-güç dengelerini daha az dikkate aldık. Bu demektir ki, biz gerçekten bir sınıf cephesi oluşturmak için çabalamadık, aksine yalnızca silahlı mücadeleye ilişkin bir çevrede kaldık. Bize göre, kendi kararlılığımız ve legal parlamento dışı muhalefetin silahlı mücadele alanına desteği yeterliydi.

İlk başta, karşıtlara, kendi ana üssünde ya da cephe gerisinde saldırmak çok cazipti. Bu elbette yeterli değildi. Cepheler değişiyordu ya da çöküyordu. Emperyalizm tekrar saldırıya geçebiliyordu, kontrgerilla stratejileri legal soldan gelen desteği büyük ölçüde kırıyordu. Sonunda gerilla ile toplumsal/kültürel veya alan bölünmeleri yaşamaya başlayan taban örgütlenmelerinin verdiği toplumsal ve ekonomik mücadele arasında neredeyse hiçbir bağ kalmamıştı.

Bunlar arasında siyasal arabuluculuk yapabilecek bir devrimci sınıf örgütü de yoktu. Silahlı mücadele, devletle gerilla arasında gerçekleşen ve varolan güç dengeleri karşısında kaybedilmesi kesin olan bir askeri-militarist çatışmaya dönüştü. Buna tabii zayıflıklar, saldırı eylemlerinin siyasal belirleyiciliğine çok önem verme gibi subjektif hatalar da eklendi ama bunlar belirleyici olmadı ve zaten bunlar sadece RAF’a ya da 2 Haziran Hareketi’ne özgü hatalar da değildi. Bu hatalar sistemle gerçekten karşı karşıya gelemeyen, yüzleşmeyen bütün örgütlerin yakasını bırakmaz.

Gerilla mücadelesinin kitle hareketi tarafından desteklenmeyip izole olmuş bir biçimde yenilgiye doğru gitmesinden daha acı vereni ise gerçekten yok.

BirGün, Selami İnce, 23 Ekim 2011