Amerika'da faşizm

“Ticaretin sağlığı kan dökmeye bağlıdır. Daha fazla savaş”, daha fazla zenginlik demektir

DÜNYA
Salı, 6 Aralık 2011 (14 yıl 10 ay önce)

Amerika'da faşizm


Stephan Lendman

1932’de Mussolini, 20. Yüzyılın “Faşist bir yüzyıl” olduğunu ilan ederek, şöyle diyordu: “Bu yüzyılın otoritenin yüzyılı, ‘Sağ’ın yüzyılı, faşist bir yüzyıl olabileceği bekleniyor.” Mussolini’ye göre, “Batı uygarlığını faşizm kurtaracak”tı. Ama bunun nedenini açıklamadı.
İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde faşizm’in temelleri ortaya çıktı. O dönemlerde Batı uygarlığının yozlaşmış, yıkıcı ve çöküş halindeki bir uygarlık olduğu düşünülüyordu.

“The Decline of the West” [Batı’nın Çöküşü] başlıklı kitabında Oswald Spengler, “liberalizm, demokrasi, sosyalizm ve farmasonluk” Batı uygarlığını zayıflattı diyordu. Onu sadece faşizm kurtarabilirdi.

"Fascism: Doctrine and Institutions” [Faşizm: Doktrin ve Kurumlar”] başlıklı yazısında Mussolini, “Faşizm, demokrasi içinde kolektif sorumluluk kıyafetini giymiş olan saçma ve geleneksel siyasal eşitlik yalanını reddeder” diyordu.

Mussolini’ye göre, faşizm, sınıf mücadelesinin sosyal ilerleme ve adaletin itici gücü olduğu şeklindeki Marksist görüşün “tam tersi”ydi. “Faşizmi daha uygun bir şekilde Korporatizm olarak adlandırmak gerekir çünkü o, Devlet ile kurumsal gücün bir birleşimidir.”

Mussolini’nin tanımı bugünkü duruma da uygundur. Korporatizmin siyasal Washington’la ittifakı onun ideolojisini yansıtıyor. Bu ittifak yıllardır inşa olmakta.

Huey Long, faşizmin “Amerikan bayrağına sarılı” olduğunu söylemişti. "Friendly Fascism" [Dostane Faşizm] başlıklı kitabında Bertram Gros, Ronald Reagan’ı onun ilk örnek yöneticisi olarak nitelendirir.

Bertram Gross, “baskıcı bir Büyük-İşletme-Büyük Devlet”, yani bir Büyük Birader sistemi içinde "servet ve iktidarda büyük bir yoğunlaşmaya doğru” ilerleyen yavaş ama kuvvetli bir “akıntı”yı tasvir etti. Bu akıntı “korporatist köleliğin yeni ve kurnazca manipülatif olan bir türü”ne götürür. Sert politikalar ortaya çıkarken, onun dostane yüzü bir anda kapkara kesilir.

George Seldes 1930’larda faşizmin yaklaştığını fark etti. New Deal* politikalarının yıpranacağından kaygı duyuyordu. “Iron, Blood and Profits” [Demir, Kan ve Kâr] başlıklı kitabında, “dünya ölçekli savaş malzemeleri dolandırıcılığı”nı tartıştı. Birinci Dünya Savaşı militaristlerini, Avrupa ve Amerika’daki silah üreticilerini örnek olarak gösterdi.

Seldes, onları “savaş vasıtasıyla emperyalizm ve sömürgeleştirmeyi” destekleyen “ölüm tüccarları” olarak nitelendirmişti. “Ticaretin sağlığı kan dökmeye bağlıdır. Daha fazla savaş”, daha fazla zenginlik.

1943 tarihli “Facts and Fascism” [Faşizm ve Gerçekler] adlı kitabının “Faşizm'deki Büyük Para ve Kârlar” başlıklı birinci bölümünde, “Sivil Cephedeki Faşizm”i açıkladı.

Kitabının ikinci ve üçüncü bölümlerinde, sanayide ve o dönemin medyasındaki “Yerli Faşist Güçler”i tartıştı. O günler günümüzün silik bir gölgesi gibiydi, bu yerli faşist güçler sadece gazeteler ve henüz ilk dönemlerinde olan radyo dahilinde yer alıyordu. Televizyon daha fikir aşamasındaydı.

Sinclair Lewis, 1935 tarihli “It Can’t Happen Here” adlı romanında, faşizmin zor zamanlarda, karizmatik, kendinden menkul bir reformcunun/ popülist bir şampiyonun, insani acıları istismar eden bir sahtekârın liderliğinde yükseldiğini sezmişti.

Lewis bu romanda, Merzelium “Buzz” Windrip’in iktidara tırmanış hikayesini anlatır. Romanın zalim karakterinin adilane bir refahı yeniden sağlama vaadi, korparatist çıkarlar ve dinsel ideologlarla kurduğu ittifakı gizliyordu.

Bu zalim karakter, militarizmi ve anayasal olmayan bir yönetimi kurmak için zor zamanlardan yararlanır. Sivilleri askerî mahkemelerde yargılatır, muhalifleri “hain” ilan eder. Zorba bir yönetimi kurumsallaştırarak, siyasal düşmanlarını toplama kamplarına atar ve ona muhalif olan herkesi yıldırmak için Minute Men** paramiliterlerini oluşturur.

Demokrasiyi yıkar, sıkıyönetim ilan eder, diktatöryel yetkiler elde eder, Kongre’yi alt eder ve kendini “en yüksek” yöneticiye dönüştürür.

Aslında Lewis, Roosevelt’in New Deal dönemi boyunca böyle bir şey “burada olamaz” demişti . Eğer o zaman böyleyse, bugün neden olmasın?

Siyaset bilimci Laurence W. Britt, 2003 tarihli “Fascism Anyone?” başlıklı denemesinde, faşizmin 14 yorumsal ögesini tartışır. Britt’e göre, “bu temel karakteristikler bazı rejimlerde diğerlerinden daha yaygın ve yoğundur fakat hepsi de bir benzerlik düzeyini paylaşır.”

2003’de ve daha önceki onyıllarda olduğu gibi o bugün de Amerika’da mevcut, kaygı verici ve gelişmeye devam ediyor.

Polis Devleti Faşizminin Ögeleri:
* Bayraklar, yaka rozetleri ve vatanperver milliyetçi sembolleri kapsayan “etkili ve sürekli milliyetçilik ifadeleri”, halkı ortak bir davada birleştirir.
* Yönetici elitist güce ket vurdukları inancıyla, sivil özgürlüklerin ve “insan haklarının aşağılaması.”
* “Birleştirici bir dava olarak düşmanların/günah keçilerinin belirlenmesi”, başarısızlıkların sorumluluğunu ötelemek, hayal kırıklığını kontrol edilen farklı istikametlere kanalize etmek, siyasal menfaat sağlamak için hedef alınan grupları karalamak.
* “Ordunun/hırslı bir militarizmin egemenliği”, ulusal servet ve kaynaklardan orantısız bir payın ona tahsisi.
* Kadınları ikinci sınıf yurttaşlar olarak gören “azgın bir cinsel ayrımcılık.”
İster özel ister kamusal ellerde olsun, iktidar elitinin politikalarını destekleyen “kontrol altına alınmış bir medya.”
* “Ulusal güvenlik takıntısı”, onu bir baskı ve saldırganlık aracı olarak kullanmak.
* “Din’i ve yönetici eliti birbirine bağlamak”, aşağı statüde ya da bir tehdit gibi görülen diğer farklı dinler karşısında kendini ülkedeki egemen dinin militer bir savunucusu olarak tarif etmek.
* Ekonomik iktidar, askerî üretim ve sosyal kontrol için “şirketlerin gücünün savunulması.”
* “Bastırılmış ve safdışı edilmiş emek gücü”, siyasal ve kurumsal tahakkümü karşı konamaz hale getirmek.
* Aydınların ve sanatların aşağılanması ve baskı altına alınması; çünkü onlar hem düşünsel ve akademik özgürlüğü, hem de “ulusal güvenlik” ve siyasal kontrol için yıkıcı olanı temsil eder.
* “Suç ve ceza takıntısı”, bunları acımasız cezai adalet tedbir ve uygulamalarıyla kullanmak.
* “Her tarafa yayılmış bir yandaşçılık ve yolsuzluk”, iktidar elitlerinin kendilerini daha az varlıklı toplumsal katmanların sırtından zenginleştirmesi.
* “Hileli seçimler”; seçimlerde istenen sonuçları almak amacıyla muhalif seçmenleri oy verme hakkından mahrum etme ya da sadece seçime hile karıştırma yoluyla seçimleri yönlendirmek.


Tüm bu karakteristikler Amerika’yı tanımlıyor. Amerika sadece ismen bir demokrasidir. O, güçlü elitlerin diğer herkes pahasına kendi çıkarlarına göre yönettiği bir ülkedir.

2010’da Noam Chomsky şöyle diyordu:
Hitler’in radyodaki bazı konuşmalarını anımsayacak kadar yaşlıyım ve onu alkışlayan güruhun karakter ve ruh halini anımsayacak bir hafızam var; ve şimdi burada, kendi ülkemde “faşizmin kara bulutlarının toplandığına dair içimde berbat bir duygu var.
O dönemlerde Weimar Almanyası, “Batı uygarlığının doruğuydu ve bir demokrasi modeli sayılıyordu.” Fakat durum hızla değişti.

1928’de Naziler oyların yüzde 2’sini almıştı. Kötü günlerin giderek çoğaldığı 1930’da ise milyonlar onları destekledi. Üstelik insanlar halkın sıkıntılarını görmezden gelerek muktedirlerin menfaatlerini onaylamaktan usanmıştı. Daha iyi bir şeyler görmek adına Sağ’a yalpaladılar.

“Ulus’un yüceliği, onu tehditlere karşı savunmak ve ebedi takdiri ilahi’yi gerçekleştirmek”le ilgili yakarışlara boyun eğdiler. İşçiler, köylüler, küçük burjuvazi ve Hıristiyan gruplar faşizmi destekledi ve “merkez süratle çöktü.”

Chomsky, “o zamanın yankıları bugüne yansıyor” vurgusunu yaptı. “Bunlar akılda tutulması gereken dersler”, özellikle de askerî makamlara Amerikan yurttaşlarını sorumluluk ya da yargılama olmaksızın süresiz olarak gözaltına alma yetkisi veren bir yasa kanunlaşırken.



Meclis’in ve Senato’nun 2012 Mali Yılı Ulusal Savunma Yetki Yasası versiyonlarındaki kanun hükümleri otoriter bir dil içeriyor. Eğer bunlar yasallaşırsa, 'terörist' oluğu iddia edilen gruplarla hâlihazırda ya da geçmişte bağı olmakla suçlanan ABD yurttaşları dahil herhangi biri, anayasal bir koruma olmaksızın askerî hapishanelerde süresiz olarak tutuklu kalabilir.

Bu olursa zulüm kurumsallaşır. Siyasal Washington ise şimdi bunu kanunlaştırmak üzere. ’Wall Street’i İşgal Et’ hareketinin sosyal adalet protestocuları dahil ses çıkaran hiçbir muhalif artık güvende olmayacak.

Küçük bir azınlık için demokrasi ve korporatizm talep etmek yerine herkesin hakkına adilane saygı duyma ilkesini koymanın yasadışı olduğu beyan edilebilir. Bu durumda Amerika dibe vurmuş olacak.

‘Wall Street’i İşgal Et’ hareketinin web sitesinde şöyle deniyor: “Tek çözümün dünya devrimi olduğu doğrudur” çünkü şimdiye kadar başka hiçbir şey işe yaramadı.

Siyasal Washington özgürlük ve direnişin yıkılmasını istiyor. Onları korumak kolay ve çabucak olmayacak.

Daha iyi bir dünya mümkündür. Böyle bir dünya için mücadele etmek tek amaçtır.

*New Deal: ABD’de Roosevelt’in 1932 seçim kampanyasında ilan ettiği ve Amerika’yı 1929 ekonomik krizinin etkisinden çıkarmak için 1933-39 yılları arasında uygulamaya sokulan ekonomik, sosyal, siyasal önlemlerin/yasaların hepsi.

**Minute Men: Terim tarihsel olarak, Amerikan Devrim Savaşı döneminde kolonyal gerilla milislerinden seçilmiş timlerin üylerini tanımlıyor. Bugün ise ABD'de muhtelif sivil merkezli askerî güçleri için de kullanılmakta.

Kaynak: indybay.org - 5 Aralık 2011
çev. sol küre