Cumartesi, 7 Ocak 2012 (14 yıl 9 ay önce)
KOMÜNARCA
Öğrenci işçiler dosyası
“
Yeni bir öğrenci işçi politikası gerekiyor” Bu sözü çokça söylüyoruz, duyuyoruz. Çoğu zaman içimizde bu gerekliliğin yakıcılığını hissediyoruz. Okul, ev, iş arasında dönüp duran yaşantımızda; bizler, “
öğrencilik” sözünün asgari gereklerinin ne olduğunu bile unuttuk. Kafelerde saatlik ücretin iki lira olduğu; yemek, servis gibi “
fazlalıkların” adının bile anılmadığı yaşam koşullarında, üniversite hayatımızın bitişini izliyoruz.
Yoksul ailelerin çocuklarıyız. Sistem zihnimizi inatla lümpen yaşantıya zorlasa da, lümpen yaşamın maddi koşulları bizi aşıyor. “
Ne mutlu bize!” mi desek? Öğrenciliğin son yıllarına kadar, “
Okul bitince ne olacağız?” sorusunu pek sormak istemiyoruzkendimize. Ama aklımızın bir köşesinde bu düşünce bizi yoruyor. Son yıllarımıza geldiğimizde, özlemle beklediğimiz farklı bir üniversite ve öğrencilik yaşantısının uçup gittiğini fark ederek onulmaz bir yalnızlık, yalıtılmışlık, hayal kırıklığı girdabına sürükleniyoruz. Sonra durup bir kendimize gelmeye çalışıyoruz ve tekrarlıyoruz: “
Yeni bir öğrenci işçi politikası gerekiyor.” Müşterilerinin de, işçilerinin de öğrenciler olduğu yüzlerce, binlerce işyerini görmüyor muyuz?
Devrimci Proleter Gençlik olarak bu konuda irademizi ortaya koyuyoruz. Yaratacağımız politikayı, yaşamda sınayarak, adım adım, ilmek ilmek öreceğiz.
Röportajlar:
DPG: Kendini tanıtır mısın?
Hasan: Üniversitede okuyan bir öğrenciyim.
Amed şehrinden, okumak için buraya geldim. Çok çocuklu bir ailedenim. Ailem, köyde geçimini çiftçilikle sağlıyor.
DPG: Çalışma koşullarından bahsedebilir misin?
Hasan: Öğrencilik yaşamım boyunca sık sık inşaatlarda çalıştım, çalışıyorum. Daha çok amelelik yapıyorum. İnşaat sektörünün gelişmesiyle, dönemin şartlarına paralel, ekonomik çıkmazların dayattığı taşeronlaşmaya maruz kalmaktayız. Bu durum, kendi içinde bir hiyerarşi yaratmış. Ve böylece bu hiyerarşinin her bir kademesi bir alt kademeyi sömürerek kazanç sağlıyor. Ben de bu durumdan daha az kazanç elde ederek payımı alıyorum.
Sistem bu şekilde, sömürü temelli olduğundan; yanında çalıştığım usta, çalışma saatleri içinde, benden daha fazla yararlanmak adına, daha fazla iş yaptırarak; kendi uğradığı sömürüyü benim üzerimden farklı bir sömürü oluşturarak hafifletiyor.
DPG: Çalışmanın sebebi nedir?
Hasan: Ben ihtiyaçlarımı karşılamak adına çalışıyorum. Asgari düzeyde insani ihtiyaçlar. Ev kirası, elektrik, faturalar ve yeme içme masrafları. Ailemin de ihtiyaçlarımı karşılayacak durumda olmaması. Üniversite masrafları da çalışmamın en büyük sebeplerinden biri.
DPG: Sen bir öğrencisin ve okuldan kalan vakitlerinde çalışıyorsun. Çalışmaman gerektiğini ve vaktini de daha verimli geçirebileceğini düşünüyor musun?
Hasan: Çalışmam gerektiğini düşünüyorum ama daha iyi koşullarda olabilir. İnşaat zor bir meslekken, az önce bahsettiğim sömürü sistemi, bunu daha da zor kılıyor. Bu durumda çalışma saatlerinin arttırılmış olmasından kaynaklı boş vaktim olmuyor. Boş vaktim olsa, daha verimli şeyler de yapabilirdim.
DPG: Hem okuyup hem çalışıyor olmanın hayatına ne gibi etkileri oluyor?
Hasan: Okul ortamının çalışma ortamından nasıl soyutlanmış olduğunu görüyorum. İnşaatta birlikte çalıştığım insanların, okulda var olan kültürden uzak olduğunu görüyorum. Bu durum sınıfsal farklılığı gözler önüne seriyor. Ben de bu sınıfsal farklılık çatışmasının ortasında kalıyorum.
DPG: İnşaat sektöründe çalışıyorsun. Bize inşaat sektörünü anlatabilir misin?
Hasan: Çok çarpık şeyler var inşaat sektöründe. Kaçak gelen yabancı uyruklu insanların, sınır dışı edilme riskine karşı, daha ucuza çalıştırıldıklarına şahit oluyorum.
Karadenizli küçük yaşta çocukların, günlükleri 15 TL’den hesaplanarak ailelerinden kiralandıklarına şahit oldum. Çalışma koşullarının zor olmasından, insani düzeyin azalmasından işçilerin duygusal dünyalarının çok zarar gördüğünü düşünüyorum. Ülkede yaşanan
Kürt sorunu üzerinden de bazı çatışmalar yaşanabiliyor. Sömürenler, şoven duygular yaratarak çatışmaya neden oluyorlar.
DPG: Çalışan öğrencilerin sorunlarına çözüm bulabilecek bir örgütlenme gerekli midir? Yaratılabilir mi?
Hasan: Eğitim sistemi zaten belli bir sınıfsal farklılık yarattığı için, örgütlenme konusunun çok farklı bir biçimde tartışılması gerekir.
DPG: Alınteri işçi gazetesini ve/veya DPG’yi biliyor musun, nasıl tanıştın?
Hasan: Alınteri gazetesini biliyorum. Öğrenci arkadaşlarım sayesinde tanıştım.
DPG: Merhaba, biz Devrimci Proleter Gençlik dergisinden geliyoruz. Bize kendini tanıtabilir misin?
Aslı: Merhaba, ben Erzincanlıyım. Ailem yaşadığımız bu şehre 28 yıl önce göçmüş. Ben burada doğdum. Bu yıl liseden mezun oldum, düz liseden.
DPG: Çalışma koşullarından bahsedebilir misin?
Aslı: Ben bir kafede çalışıyorum. Öğlen 12:00'de işe gidiyorum. Normalde akşam 18:00'de çıkmam gerekirken, çıkış saatlerim sürekli sarkıtılıyordu. Örneğin 19:30'da çıktıysam, bana 7 saatlik bir ücret veriliyordu; çalıştığım o yarım saat göz ardı ediliyordu. Saatlik çalışma ücretim ise 2 lira. Çok az bir ücret tabi. Bunun yaklaşık 4 lirası zaten yol parama gidiyor. Geriye, bana kalan kısım ise çok az. İhtiyaçlarımı karşılayamıyorum. Sigara kullanıyorum. Yemeğim ise karşılanıyor; ancak her gün aynı şeyi yiyorum. Ne kadar karnınız doyabilir ki günde bir öğünle! Akşam eve aç gidiyorsun sonuçta.
DPG: Bir bakıma karın tokluğuna çalışıyorsun.
Aslı: Evet.
DPG: Çalışmanın sebebi nedir?
Aslı: Benim ablam şehir dışında okuyor, üniversitede. Ben de hani bu yıl üniversiteyi kazanacağım ve üniversiteye başlayacağım. Babam emekli, aldığı maaş zaten belli. Ablamın masraflarını zor karşılarken, bir de benim masraflarım kalacak onun başına. Bunun yanı sıra, ev masrafları; yani giderler fazlayken, ben kendi ihtiyaçlarımı kendim karşılayayım dedim ve çalışma kararı aldım.
DPG: İşçi ve emekçi bir ailenin çocuğusun. Sence üniversite kapıları işçi ve emekçi çocuklarına gitgide kapanıyor mu?
Aslı: Evet aynen öyle düşünüyorum. Zaten harç parası başlı başına büyük bir sıkıntı. Bir öğrencinin günlük yemeği, ulaşım parası, barınma parası, bunun yanı sıra okullarda ayrıca istenen paralar…
DPG: Bütün bunlar için bir işe girdiğin zaman da resmen karın tokluğuna çalışıyorsun. Ucuz işgücü olarak kullanılıyorsun. Öteki sorumuz ise şu: Sen bir öğrencisin ve okuldan kalan vakitlerinde çalışıyorsun. Çalışmaman gerektiğini ve vaktini de daha verimli geçirebileceğini düşünüyor musun?
Aslı: Tabi ki ben de kendime daha çok vakit ayırmak isterdim. Ben müzikle uğraşıyorum; bir yan flütüm var. Onunla ilgilenmek isterken, arka plana atmak zorunda kaldım.
DPG: Hem okuyup hem çalışıyor olmanın hayatına ne gibi etkileri oluyor?
Aslı: Aslında getirileri de var, götürüleri de… Kendime daha fazla zaman ayırmam gerekirken ya da derslerime daha çok önem vermem gerekirken, ben orada kendi emeğimi o insanlara sunuyorum ve bunun karşılığında çok az bir ücret alıyorum. Daha doğrusu çalışmamla o emek ve sermaye çelişkisini daha yakından görüp anlayabiliyorum.
DPG: Hizmet sektöründe çalışıyorsun. Bize hizmet sektörünü anlatabilir misin?
Aslı: Aslında bu tür bir işte çalışmanın en zor kısmı güler yüzlü olabilmek. Bütün sıkıntılarını mutfağa girdiğinde senin üstünde, yetkili kişiden mi diyeyim artık patron mu diyeyim… Onların bana olan tavırları… Masada bir boş bardak unuttuğumda bile bunu saatlerce konuşuyorlar. Yani onlardan böyle tepkiler görünce bir de müşterinin yanına gidip onlara güler yüz göstermek çok zor bir şey. Müşteriler ise… Aslında bilinçli müşteri de var. Hani beni bir işçi olarak görüp, o şekilde sohbet etmeye çalışan ya da benim güler yüzüme karşılık veren müşteriler de oluyor. Ama küçük bir şeyden huylanan müşteriler de oluyor açıkçası.
DPG: Öğrenciler çok düşük ücretlerle, uzun saatler çalıştırılıyorlar. Bu konuda ne düşünüyorsun?
Aslı: Bu konuda aslında biraz daha net tavrını ortaya koymak gerekiyor. Ama bunu ne kadar yapabilirsin? Çünkü işten çıkarılman çok kolay ve bu tehlike var. Bir taraftan seni o işe muhtaç gördükleri için seni ne kadar sömürebiliriz diye düşünüyorlar.
DPG: Çalışan öğrencilerin sorunlarına çözüm bulabilecek bir örgütlenme gerekli midir, yaratılabilir mi?
Aslı: Tabi ki gereklidir. Yapılabilirlik konusunda… İlk önce bilinç aşılamak gerekiyor insanlara. Bir öğrenci-işçiyi örgütleyebilirsin; ama o öğrencinin karşısında farklı engeller de vardır. Aile engelini aşması gerekiyor; ya da o toplumun baskısını aşması gerekiyor. Aslında yapılabilir; ama bazı koşullar gerekiyor mutlaka. Zaten hani çalışan öğrenciler, adı üstünde bir yapılanma kurulduğu zaman da belirli bir sermayeye gerek var mı diyim ne diyim? Ama böyle şeyler yapılabilir.
DPG: Alınteri işçi gazetesini ve/veya DPG’yi biliyor musun, nasıl tanıştın?
Aslı: Alınteri ismini ilk önce mahalledeki yazılamalarla gördüm ben. Sözler kulağıma baya bir aşina geliyordu. Emek üzerine söyledikleri sözler… Esas o şekilde tanıdım. Daha sonra geçenlerde
Alınteri işçi gazetesini aldım, okuyorum.
DPG: Röportaj için çok teşekkür ederek sonlandırıyoruz.
Aslı: Ben de teşekkür ederim.
Sanayi atıklarını 50 kâğıda temizler misiniz?
Son dersten sonra üniversiteden çıkmış direk eve geçmek üzere yürüyordum. Ev, üniversitenin ön kapısından çıkılan, küçük burjuva züppelerin “gözde” mekânlarının bulunduğu caddede değil; genelde işçi ve emekçilerin oturduğu, orta kapıdan çıktıktan sonra, on beş dakika yürünerek varılan mahalledeydi. Mahallenin gençleri, telefonlarındaki “kadere” küfreden müziği son ses açmış, oturdukları mekândan etrafı kesiyorlardı. Kafamdaki bin bir düşünceyle buluşan müzik beni daha da öfkelendirdi. Son dönemde parasızlıktan gittiğim işler yüzünden ağır derslerin birinden kopmuştum ve devamsızlık da sınırdaydı. Yine parasızdım ve nerede çalışabilirim diye düşünüyordum. Üniversite, dersler, faturalar, parasızlık, geleceğin belirsizliği, diplomalı işsizlik, çalıştığım işler geçiyor kafamdan bir bir… Çalışma koşulları, ustalar, patronlar, şefler, işçiler… İş kazaları… Yeni yaşanan, ufacık bir aleti patronun para harcamamak için almaması yüzünden işçilerin ölümüne mal olan maden göçüğü üzerine, duvara yapılmış bir yazılama en son aklımdan geçen. “Kader değil cinayet. Madencinin katili kapitalizm!” Evet, kader değil cinayet bu! Ama bir yandan katil kapitalizm mahallenin işsiz gençliğinin telefonuna “kadere” küfreden müzikleri yüklemesini ve son ses dinletmesini de biliyor. Katil titiz çalışıyor! Evin kapısına varırken içimdeki öfke patlama noktasına geldi. Kafamın içinde haykırıyorum: “Ama biz bu cinayeti çözeceğiz!” Yüzümde onurlu bir mücadelenin yarattığı gülümseme ile açıyorum kapıyı.
Ben bir öğrenciyim. Daha doğrusu işçi bir ailenin çocuğu olduğum ve YÖK’ün istediği haraçları ödeyemediğim, ödesem de geçinemediğim için çalışmak zorundayım. Yani ben öğrenci-işçiyim. Aynı zamanda işsizim de. Çünkü bir öğrencinin derslerini engellemeyecek bir iş bulması hiç kolay değil. Zaten iş bulmak kolay mı da, o kolay olsun. “Evde kalıyorsun ama…” denilebilir. Evet, benim gibi öğrenci–işçi 5 arkadaşımla daha aynı evde kalıyoruz.
O akşam şanslıydım. Elektrik işleriyle para kazanan bir arkadaşımdan telefon geldi çünkü. “50 lira yevmiye, 8 saat çalışır mısın?”. Düşünecek fazla bir şey yok; çalışmak zorundayım. “Ne diyorsun? Koşa koşa 50 kâğıt mı? Çok iyi!” Diyalog bundan ibaretti. İşin ne olduğunu bile sormadım.
Ertesi sabah saat 8′de kalktım ve buluşma yerinde bir inşaat işçisini andıran biriyle buluştum. Kamyonetin arkasına atladım; tütünümü sardım; yaktım. Tütünümü gören öğrenci arkadaşlar takıldılar. “Adam tam işçi ya!” Yolda, kesilen buluşma noktalarında sayımız gitgide artıyor. Çoğunluk işçi; ancak biz de az değiliz. Organize Sanayi’ye geldiğimizde durduk. İlk buluştuğum insan taşeronmuş. Beşimizi, “Organize sanayiye gidin, girişinde sizi bekliyorlar.” diyerek yönlendirdi. İlk buluşmadan beri ne iş yapacağımızı soruyorum; ancak arayan arkadaş bilmiyor, taşeron da çamur temizleyeceksiniz diye geçiştiriyor. Zaten böyle sorulara pek alışkın değil. Etrafta sorgusuz sualsiz çalışacak onlarca işsiz, ondaki bu rahatlığı yaratan. Organizeye giriyoruz; yürüyoruz ha yürüyoruz. Vardık: “Organize Sanayi Bölgesi Atık Temizleme Birimi.”
Hiç aklıma gelmezdi, koskoca burjuvazinin senelik sanayi atıklarını temizleyeceğim! Ki zaten insan olarak bunu yapmanın imkânı yok. Girişten itibaren hava tam anlamıyla kapitalizm kokuyor. Burnunuza pislik kokuları gelmeye başlıyor! Orada bir tip karşılıyor bizi. Büyük ihtimalle şef. “Atık havuzunun dibinde her sene tortular birikir. Senelik temizlik. Kürekle atacağız.” Atacağız dediğine bakmayın, o izleyecek, biz atacağız. Ondan da büyük bir şef gelip çay içmemizi istiyor. Bize çok iyi davranıyor. Aman diyor öbürüne yarım saatte, hatta on beş dakikada bir ara verin. Burnuma gelen kokular boşuna değil. Ortada bir pislik var. Sonunda kıyafetlerimizi giyiyoruz. Dışı kauçuk, çizmeyle birleşik tulumlar. Havuza gidiyoruz. Havuz dediğim 20 metreye 10 metre, derinliği de yaklaşık 10 metre olan bir atık havuzu! Eti, Sarar vb. gibi fabrikaların bulunduğu organize sanayide, bütün atıklar burada birikiyor. Suyu boşaltılmış olan havuzun dibinde tortular var. Bu tortular Eti’nin bisküvileri gibi kokmuyor, burnumuzun direği kırılacak neredeyse. Aşağı inmek için incecik bir merdiven var ve her adımda sallanıyor. Düşseniz, bir yerinizin kırılmaması için imkân yok; ki bu da büyük ihtimalle kafanız olur. Harç parası için buradayım YÖK… İnmeden önce şefe kızgınca sormuştum:“Ağızlık yok mu ya burada?”. “Var.” dedi “ama kimse kullanmaz ki zaten.” Burada fazla yorum yapmayacağım; çünkü kaba kaçabilir. Havuza, elimizde kürekler, düşersek kafamızın kırılacağı bilinciyle o merdivenlerden indik. Öfkeden ve korkudan YÖK’e ve kapitalizme, onun pislik eğitim sistemine dair o kadar şey söyledim ki… Ama söylemek yetmiyor. Bir şeyler yapmak lazım! Örgütlenmek!
Pislik havuzunda yarım saat durabildik. Mide bulantısı, ne idüğü belirsiz, kimyasaldan tut, içinde her şeyin olduğu atıklara yarım saat kürek sallayabildik. Sonunda bütün işçiler karar verip oradan öfkeyle ayrıldık. Şef, “Size yüz verecektik.” dedi. Burada canımız, sağlığımız ortada. Ne yüzü, saniyede yüz, hatta bin kazanan fabrikaların pisliğini, canımız pahasına temizlemek için yüz! Yarısını da taşeron çalıyor; bize 50 diyen taşeron. Burada yorum yapmıyorum yine. Bu sefer çok kaba kaçacak çünkü; ama orada yaptım. Çarşıya para birleştirerek gittikten sonra bir tanıdığın dükkânına gittim ve yirmi lira borç istedim; verdi. Eve vardığımda ise kıyafetlerim hala kokuyordu.
Ben bir öğrenciyim ve işçileşiyorum. Çünkü kapitalizm üniversite kapılarını yüzümüze kapatıyor gün be gün. Ben bir öğrenci-işçiyim. Eğitim sistemine, YÖK’e karşı, bana 50 liraya pisliğini temizlemeyi teklif eden kapitalizme öfkeliyim. İşçi sınıfının yanında, öğrenci olarak üniversitede ya boyun eğeceğimin ya da mücadele edeceğimin bilincindeyim. Ve bu mücadele sosyalizm mücadelesi, işçi sınıfının mücadelesi olmazsa kazanamam. Kafamda bu yazıyı DPG için yazarken ve sonlandırırken yankılanan ise Kutup Yıldızı’nın şarkısında geçtiği gibi: Diz çökerek yaşamaktansa, ayakta ölmek yeğdir!