Pazartesi, 15 Mayıs 2006 (20 yıl 5 ay önce)
Kürt halkına, devrimci ve sol faaliyetlere karşı gerici-faşist kitle manipülasyonu ve saldırılar yaygınlaşıyor. Mersin’deki bayrak provokasyonuyla bir sıçrama yapan, Trabzon’daki faşist linç histerisiyle yeni bir eşiği aşan gerici faşist kitle manipülasyon ve mobilizasyonları, üniversiteler ve taşra illeriyle birlikte büyük şehirlerde de daha sık gündeme gelmeye başladı. Afiş çalışmaları, bildiri dağıtımları, imza standları, basın açıklamaları gibi ajitasyon-propaganda faaliyetlerinin gerici-faşist saldırı, taciz ve engellemelerle karşılaşmasında belirgin bir artış eğilimi var. Genellikle başını MHP’lilerin vb. çektiği faşistler, ortamını uygun buldukları eylemlere karşı, devlet istihbaratı ve yönlendirmesiyle belli bir güç yığarak saldırmakla kalmıyor, başta esnaf ve lümpen kesimler olmak üzere daha geniş bir çevreyi de bu doğrultuda provoke ve manipüle etmeye çalışıyorlar.
Faşist saldırılar, bu karakteriyle yalnızca devrimci faaliyetin fiili olarak engellenmesine ve sınırlandırılmasına değil, devrimci faaliyete karşı kitleler içerisinde gerici önyargıların ve şartlı (tepki, korku) refleksinin geliştirilmesine dönüktür. Bu dar anlamda “devrimciler ile faşistler arasında bir mücadele” değil, devrimciler ile faşistlerin kitleler içindeki ve daha geniş kitleleri kazanmaya dönük mücadelesidir. Artan sayıda faşist saldırının kemik faşist kadrolarla sınırlı kalmadığına, Kürtleri, devrimcileri, demokratları, kimi zaman liberalleri ve liberal kültürü hedefe koyan daha yaygın bir sokak mobilizasyonu temelinde örgütlendiğine ve etkisini kitleler içinde yaygınlaştırmaya çalıştığına dikkat etmeliyiz.
Faşizmin “Aşağıdan” Dinamikleri
Birincisi ve görece önemsiz olanı: MHP, asker uğurlama gösterileri, asker cenazeleri, “şehit anneleri” gibi kitle mobilizasyonu araçlarıyla körüklenen ırkçı-şovenist dalgayla tarihinin en büyük oy patlamasını yapmış, hükümet koalisyonunda yer almıştı. Hükümetteki icraatıyla geniş kitleler nezdinde maskesinin düşmesi fazla uzun sürmedi. Özellikle temsilcisi pozlarını takındığı geleneksel küçük üreticilerin, küçük esnafın ve “milli ekonominin” (stratejik KİT’ler, madenler vb.) 2001 kriziyle yıkımıyla birlikte, bileşeni olduğu hükümet çökmekle kalmadı, yüzde 6 civarındaki geleneksel tabanına doğru geriledi. Kendi içinde epey bir çatırtı-patırtı yaşadıktan sonra çizilen imajını yeniden cilalayabilmek için demagojik bir “anti-emperyalist” söylemi öne çıkarmaya çalıştı, hatta “Kahrolsun faşizm” afişleri bile yaptı!
Neoliberal uygulamalar ve AB ile balayı çerçevesinde kafatasçı akımlara da belli bir “balans ayarı” yapılması, MHP’nin hal ve söyleminin diğer düzen partileriyle farkının silikleşmesi, “erkek değil ürkek” damgasını yemesi, geleneksel tabanında ve kemik güçlerinde de rahatsızlık yarattı. MHP ve genişleyen diğer “Kızıl Elma” bileşenlerinin bir süredir daha yaygın olarak sokak provokasyonlarına ve ırkçı-şovenist linç hareketine yeni ve yerel kanallar açmaya çalışmasının bir nedeni budur.
Ancak gerici-faşist hareketlenmenin artmasını yalnızca, MHP gibi çetelerin “iç dinamikleri” ile açıklamak, sorunu fazla basitleştirmek olurdu. MHP, BBP, İP gibiler, diğer düzen partilerinin tümünden daha fazla devletin asli iktidar kurumlarının ve kontrgerillasının güdümünde ve kontrolündedirler, “derin devlet”in sivil örtülü uzantısı ve önde gelen “kitle politikası” yapma araçları arasındadırlar. Diğer taraftan, çok daha geniş bir zeminde ırkçı-şoven provokasyon ve manipülasyonun düğmesine basan faşist rejim, MHP’nin de yeniden yükseltilmesini, aynı zamanda Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ve olası bir erken seçimde, ya da genel seçimlerde, AKP’nin biraz aşağı çekilmesi ve tabanının parçalanması açısından, kuşkusuz gözetmektedir.
İkincisi: Faşist çeteler, siyasal konjonktürün AB’ci liberal dalga tarafından belirlendiği dönemlerde bile, bir yandan bir nebze geri plana çekilirken diğer yandan “kırmızı çizgilerin” olabildiğince korunması için “aşağıdan” baskı unsuru ve koz olarak kullanıldı.
Liberalizmin Alanı Nasıl Genişledi?
İşbirlikçi burjuvazi, Kürt ulusal hareketini, işçi sınıfı ve kitle hareketlerini, devrimci hareketi geriletmiş ve kısa vadede tehdit olmaktan çıkarmış olmanın rahatlığıyla, düşünce, kültür vb. liberalizminin alanını kısmen genişleten düzenlemeler de yaptı. Bu düzenlemeler, işbirlikçi burjuvazi açısından, altyapı-üstyapı çelişkisinin zorunlu bir sonucuydu. Geleneksel devlet ve tek tip düşünce, eğitim, kültür vd. formatı, sermaye karlılığının, kapitalist piyasa ilişkilerinin genişlemesinin ve derinleşmesinin bir engeli haline geldiğinden, üstyapının her alanını da emperyalist kapitalist üretim ilişkilerindeki değişimlere uyarlanmasını sağlayacak düzenlemelerin yapılması metazoriydi. İşbirlikçi burjuvazinin içindeki güç mücadeleleri de bir yanıyla, devlet, hukuk, kültür vd. alanlarındaki egemenlik ilişkilerinin yeniden düzenlemelerinin kapsamı, biçimi, sınırları, inisiyatifi üzerinedir.
Yeniden düzenlemeler, propaganda, toplantı, dernek kurma, basın açıklaması gibi konulardaki liberalleşme alanını belli ölçüde genişletti. Burjuvazi açısından bunun güvencesi, Kürt ulusal hareketinde, işçi sınıfı ve kitle hareketinde büyük kırılmaların yaşanması, devrimci ve sol harekette darlaşma, dağınıklık ve sağ tasfiyeciliğin derinleşmesi, kitlelerden tecrit olma durumuydu. Liberalizm konjonktürü, toplumsal muhalefet güçlerinin de değerlendirebileceği legal olanaklar açısından, doğal olarak en güdük biçimiyle sınırlı tutulmakla birlikte, faşist baskıları tabii ki elden bırakmadan, düzen karşıtı güçleri sisteme özümsemeyi de gözetiyordu.
Toplumsal muhalefet güçlerinden hemen herbiri, kendi sınıfsal anlayış ve saikleriyle, legal faaliyet olanaklarındaki bu kısmi genişlemeyi, kitlelerle yeniden bağ kurma ve güç toplama açısından değerlendirmeye yönelmekte gecikmediler. Kimisi “
demokratikleşme”, kimisi “
kısmi ya da yetersiz demokratikleşme” tespitleri yaptılar, kimisi “
hiçbir şeyin değişmediğini” ileri sürdü. Komünistler ise “
liberalizm ile kitle gücüne dayanan siyasal demokrasi ve özgürlük arasındaki ayrım”a dikkat çektiler. “
Faşist terör ile liberal tasfiyeciliğin daralan kıskacı”na karşı
burjuvaziden bağımsız ve tam karşıt çizginin her zamankinden fazla yakıcılaşan yaşamsallığını vurguladılar.
Genel olarak yasadışı faaliyet ilkesindeki aşınmanın derinleşmesi pahasına, legal propaganda, toplantı, kitle örgütü, eylem alanında -bir patlama değilse bile- belirgin bir artış yaşandı. Bu, 1997-2001 döneminde toplumsal muhalefet güçlerini ciddi biçimde geriletmiş olsa da oldukça şiddetlenen ekonomik krizler, rejim krizi ve yönetememe krizleriyle sarsılan işbirlikçi burjuvazi açısından, AB süreci ve AKP hükümetinin de birer etkeni olduğu yeniden yapılanmada hızlı yol alışın ve göreli siyasal istikrarın hem bir gereği -ve bir bakıma “bedeli”- hem de artan bir rahatsızlık ve çelişki kaynağıydı. Uluslararası konjonktürdeki ve Kürt hareketindeki gelişmeler, işbirlikçi burjuvazi ve faşist rejiminin açmazını belirginleştirdi. PKK, faşist rejimin Güney Kürdistan’da “kırmızı çizgilerinin” silinmesine dayanarak, Kuzey Kürdistan’da da “kırmızı çizgileri” esnetmeye çalışan, “silahlı reformizm” denilebilecek bir taktiğe yöneldi. Aynı zamanda, hayal kırıklığı ile oldukça dağılan ve gerileyen tabanını, Güney Kürdistan’da Kürt devleti imgesini de kullanarak, toparlamaya ve güçlendirmeye başladı.
İşbirlikçi burjuvazi ise, Ortadoğu’da taşeron askeri yayılmacılık eğilimi giderek güçlenmesine karşın, bir yandan yakın zamana kadar izlediği ve AKP’de sembolize olan “çok taraflı dış politika” engeline, diğer taraftan ABD’nin “kırmızı çizgilerine” ve Kürt sorununa takılıyordu. Şemdinli’den itibaren yeniden artmaya başlayan siyasal-toplumsal sarsıntılar bu sürece ilişkindir. Bu süreç aynı zamanda, Güney Kürdistan sınırınının tarihsel olarak geçiciliğinin iyice belirginleşmeye başlamasıyla şu soruyu gündeme getirmektedir: İşbirlikçi burjuvazinin, emek yoğun sektörlerde Çin faktörü vb. karşısında düşen rekabet gücünün de zorlamasıyla, Kuzey Kürdistan’ı aşırı ucuz işgücü rezervi temelinde yüksek karlılığı sürdürecek bir yatırım alanı haline getirme çabası bilinmektedir. Bu yalnızca ekonomik değil siyasal ve askeri bir projedir. Zaten buna dünden meyilli Kürt burjuvazisinin tam entegrasyonu temelinde, Güney Kürdistan mı Kuzey’e tabi kılınacak, yoksa Kuzey Kürdistan mı Güney’e doğru kayacak ve tabi olacak?
İşbirlikçi burjuvazi, ırkçı-faşist provokasyon ve mobilizasyonu, bu tıkanıklığını aşmanın bir aracı olarak da kullanmaktadır. PKK’yi yeniden güçlenen kitle bağlarından tecrit etmek ve Ortadoğu’da taşeron askeri yayılmacılığın zeminini oluşturmak… Ve bunun için de liberalizm konjonktürünün düzenlemelerini yeniden düzenlemek! Öyle ya tekelci burjuva liberal özgürlükler ve bu zeminde eritiliverecek olanlar ile bu zemini şu veya bu düzeyde düzen karşıtı amaçlar için kullananlar birbirinden nasıl ayırt edilecekti? Burjuva hukukunun 100 puanlık baraj sorusunun sivri ucu tabii ki Kürt ulusuna dönük olmakla birlikte, Kürdistan’daki şehir isyanlarında sokağa dökülenlerin büyük çoğunluğunun en yoksul kesimler olması ve öfkelerinin aynı zamanda bir sınıf karşıtlığı dinamiği de içermesi önemlidir. Türkiye cephesinden de kapitalist ekonominin en canlı olduğu yıllarda bile işsizliğin artması, sefalet birikimin sürmesi ve bunun her geçen gün yeni sosyal yıkım düzenlemeleriyle körüklenmesini de buna ekleyelim. Sonuç, sefalet birikiminin Türkiye emekçi sınıfları açısından da tehlike sinyalleri verdiği ve bugün değilse bile gelecekte, akacak daha radikal kanallar arayabileceğidir. O zaman da radikal devrimci hareketleri işçi sınıfı ve kitle bağlarından koparma çabasının bildik reçeteleri gündeme geliverir!
“TMY Konjonktürü”
Bağımlı kapitalizmin üstyapısı, burjuva güçler mücadelesinin ve “geçiş süreci”nin karakteristiği olarak, yer yer oldukça istikrarsız ve eklektik bir yapı arzetmektedir. Örneğin daha önceki düzenlemelerle “komünizm propagandası”, “laiklikle bağdaşmayan propaganda”, “bölücülük propagandası” suç kapsamından çıkarılmıştı. Yeni TMY’nin “örgütün amacının propagandasını yapmak” gibi aşırı muğlak ve yoruma bağlı maddelerle, daha ağır yaptırıma bağlanarak “terör suçu” kapsamına konuldu. Liberallerin “hukuk devletinde böyle bir yoruma bağlı keyfiliğin olamayacağı” türünden eleştirilerine, Başbakan Erdoğan’ın yanıtı, “Boşluklar ve belirsiz kalan yanlar uygulamada düzenlenir” olmuştu! Bu, “İç ve dış siyasal konjonktüre göre belirlenir”den başka bir anlama gelmez. Buradan bakınca, son dönemlerdeki yeniden sıklaşmaya başlayan üstyapı sarsıntıları, hükümet, YÖK, yargı, yasa ve bir bütün olarak rejim krizi, ve bunun “kamuoyu mühendisliği”, “fiili durumlar”, gerici-faşist provokasyonlar vb. ile “konjonktür belirleme” mücadelesi ile atbaşı gitmesi daha açık görünecektir.
Siyasal-toplumsal krizin olmadığı yerde, sivil faşizm de fazla bir yükseliş zemini bulamaz. Sıklaşan gerici-faşist provokasyonlar, linç histerileri, yığın manipülasyonu ve sokak mobilizasyonu da bu zeminde işlevlenmektedir. İçlerinde ve üstlerinde burjuva güçler mücadelesinin sürdüğü, hükümet, yargı gibi bir dizi kurum, bazı noktalarda istenen düzenleme veya uygulamayı ketlediği ya da istenmeyen bir düzenleme yaptığı ya da belli bir konjonktürün gereği olan bir düzenleme değişen konjonktürle engel haline geldiği durumlarda, kararlar da uygulamalar da neyin ve kimin düzene uygun, neyin ve kimin düzene aykırı sayılacağı konusundaki sınırlar da “fiili durumlarla”, yani güçle belirlenir. Gerici-faşist provokasyonlar ve saldırılar da resmen belirlenemeyen ya da belirlenmesi geciken sınırlamaları, devletin elini daha az kirleteceği biçimde fiilen yapmanın bir aracıdır. Böylece manipülatif toplumsal zemininin oluşturulduğu ve meşruluk kılıfı geçirilen resmi düzenleme arkasından gelir!
Nitekim yeni TMY tasarısının bazı maddeleri halen burjuvazi içinde tartışmalı da olsa, “terör suçu” kapsamını ne yapıldığından, kimin hangi amaçla yaptığına genişletmektedir. Örneğin bir basın açıklaması, bunun düzen karşıtı bir örgüt ya da onunla uzaktan yakından ilişkilendirilebilecek kişiler tarafından yapılması durumunda “terör suçu” sayılabilecektir.Yani barışçıl faaliyet biçimleri “kısmen serbest” AMA (bu “ama”ları 12 Eylül Anayasası’ndan iyi biliriz!) burjuvazi ve rejiminin ve hatta herhangi bir kurumunun çıkarları dışında niyetlerle kullanmamak şartıyla! İstediğiniz rengi seçebilirsiniz, siyah olmak şartıyla! Eh, işte bu da burjuvazi ve devletinin, liberalizm ile kitlelerin güç ve eylemine dayalı siyasal demokrasiyi birbirinden ayırmak ve ikincisini “yasak” ilan etmek ve engellemek için bulup bulabileceği faşist çözümdür!
Faşist “şartlı refleks”
Üçüncüsü: Murat Yetkin bile bilir ki “
MHP’nin yükselişi neredeyse tamamen PKK eylemlerinin artmasına bağlıdır.” (Radikal, 30 Nisan 2006) Ne zaman PKK ve Kürt halkının eylemlerinde bir yükseliş olsa, sivri ucunu kontrgerilla ve uzantısı çetelerin oluşturduğu, fakat çok daha geniş bir “çevreleyen kurum ve organizasyonlar ağı”nın da harekete geçirilmesinde rol oynadığı, sosyal gericilik birikiminin düğmesine basılmaktadır. Kürt sorunu, Pavlov’un köpeği gibi “şartlı refleks” ya da “reaksiyon” haline getirilmekte ve duruma göre istenen hedeflere doğru manipüle edilmekte, çok daha yaygın bir terörizasyona yönlendirilmektedir. Kitlelerin en geri, en ilkel korku ve reaksiyonları kışkırtılarak, yalnızca devrimci ve demokratlara karşı değil, sendika ve kitle örgütlerine bile çevreleme yapılmaktadır.
Kitleleri her türlü devrimci ve demokratik siyasal ve sendikal örgütlülüğe karşı şartlandırmak ve kopartmak hedeflenmektedir…
Ancak faşist saldırganlığın sivri ucu Kürt düşmanlığı ve bugün daha ziyade onunla bağlantılandırılan siyasal özgürlük ve demokrasi düşmanlığı olmakla birlikte, onun daha derindeki karakterinin “emeğin terörizasyonu” olduğunu unutmamak gerekir. Faşizm resmisiyle siviliyle, tekelci kapitalizmin bir yaratığıdır, “kriz yönetimi”nin bir aletidir. Azılı emek düşmanıdır. MHP işçi sınıfı hareketinin yükselişlerine de saldırır, tıpkı ‘80 öncesinde sayısız işçi grev ve direnişine, öncü işçilere, sendikacılara saldırdığı gibi. Tıpkı işçi hareketinin ‘89-’94 dönemindeki nisbi yükseliş dönemindeki birçok direnişin sivil faşist çetelerin saldırısıyla karşılaşması gibi. Faşist MHP gibi çetelerin özel misyonu her zaman, kitlelerin gerçek sınıfsal bilinç, ihtiyaç ve özlemlerini sindirmek, sınıf karakterini tahrip etmek, vb.’dir. Günümüzde işçi sınıfı hareketinin geriliği nedeniyle sivil faşizmin doğrudan işçi sınıfına saldırıları pek göze batmasa da ırkçı-şovenist provokasyon ve manipülasyon zaten işçi sınıfı hareketinin gelişmesinin ciddi bir engeli ve bölücüsü durumundadır. Kürt sorunu ve onun üzerinden yaratılan ırkçı-şoven histeri, işçi sınıfı hareketinin “üzerinden atlayarak” ya da “çevresinden dolanarak” ilerleyemeceği bir sorundur.
İşçi sınıfı, Kürt sorununun gerçek demokratik ve toplumsal çözümü doğrultusunda siyasal bir kavrayışa sahip olmadan, Türk-Kürt işçilerin birleşik mücadelesi doğrultusunda pratik adımlar atmadan, büyük bir ilerleme kaydedemez.
Peki, gerici-faşist provokasyon ve manipülasyonların, günümüzde daha yaygın bir toplumsal zemin bulabilmesinin nedeni nedir? “Bunda bilmeyecek ne var, tabii ki Kürt sorunu…” yanıtı yeterli değildir. Kürt ulusal hareketinin, bugünküyle karşılaştırılmayacak kadar güçlü olduğu ve tempolu bir yükseliş gösterdiği, ‘89-’94 döneminde bile, kuşkusuz yine bir çok ırkçı-şovenist provokasyona karşın bunların bugünkü kadar kolay ve yaygın bir zemin bulamadığına dikkat edilmelidir. Çünkü o dönemde, işçi sınıfı, emekçi memur, öğrenci hareketleri de 12 Eylül psikolojisini yaran eşzamanlı nispi kitlesel yükseliş gösteriyorlardı. Groge durumda kalan işbirlikçi burjuvazi ve faşist rejimi, Özal’ın simgeleşen neoliberal politikalardan geçici bir dönüş yapmıştı. İşçi sınıfı, emekçi memur, antifaşist kitle hareketlerinin nispi yükselişi, Kürt hareketi ve yanı sıra radikal dinci hareket, neoliberal yıkım ve yeniden yapılanma politikalarının uygulanmasını geciktirici bir etkide bulunmuştu. ‘91′de TMY’yi çıkaran ve Özel Harp konseptine geçen faşist rejim, yeni duruma “intibak etmekte” gecikmişti.
Sınıfsal kimlik yitimi ve faşist demagoji
Günümüzde ise işçi sınıfı ve kitle hareketleri geriletilmiş ve neoliberal yıkım ve yeniden yapılanma politikaları büyük bir yol almıştır. İstanbul Valisi, FB-GS maçı öncesinde, iki klüp başkanının karşılıklı provokatif açıklamalarıyla havanın iyice gerilmesi ve medyanın da bunu körükleyip durması üzerine şu açıklamayı yapmak zorunda kalmıştı: “
Dünyanın hiçbir ülkesinde dolduruşa gelmeye bu kadar hazır bir millet yoktur!” Geleneksel küçük mülkiyetin, toplumsal dayanakların ve yaşam tarzının yıkımı, sefalet birikimi, lümpenleşme, ahlaki çöküntü, büyüyen gelecek endişesi, ayakların altındaki toprağın bilinmeyen büyük güçler tarafından çekildiği ve hiçleşme duygusu, işçi sınıfı hareketinin dağınıklığı ve etkisizliği, yeni proleterleşme dalgalarıyla ara sınıf karakterinin muazzam yaygınlaşması… İşçi kitlelerinin büyük çoğunluğunun kendilerini “Türk, Müslüman, vatandaş..” olarak tanımlamaları, sınıf olarak göremedikleri kolektif kimlik, sığınak ve güç arayışının manipüle edilmiş bir ifadesidir. Neoliberal yıkım ve yeniden yapılanmaya karşı bilinçsiz korku ve tepki, emperyalist kapitalizme karşıt ve ondan ileriye yürünecek kitlesel örgütlenme ve mücadele kanallarının yokluğunda, ondan geriye, reaksiyoner biçimlere yönelebilmektedir.
Şimdi, ırkçı-şovenist provokasyon ve mobilizasyon açısından faşizmin bu zemini nasıl değerlendirdiğini,
Ülkü Ocakları’nın bir ideologunun ağzından görelim:
“Milliyetçilik insanın özüne yabancılaşmasını -bir anlamda- engelleyen güçlü bir faktördür. Herder ‘insanların yiyip içmeye, güvence bulmaya, hareket özgürlüğüne ihtiyacı olduğu kadar, bir gruba ait olmaya da ihtiyaç duyduğunu’ söylemiştir. Bunu bulamazlarsa insanların kendilerini kopmuş, yapayalnız, küçülmüş ve mutsuz hissedeceklerini belirtmiştir. Herder’e göre, ‘Nostalji, tüm acıların en soylusudur. İnsan olmak demek, belli bir yerde, kendi benzerleri arasında kendini evinde hissetmek, rahat hissetmek demektir.”
Milliyetçiliğin, ezeli ve ebedi, değiştirilemez “biyo-sosyal” bir olgu olduğunu iddia eden faşist ideoloğun, antiemperyalist, hatta antikapitalist bir sosun da döküldüğü faşist demagojiyle huzurun sürüleşmekte olduğunu ileri sürmesinde şaşırılacak bir şey yoktur:
“Küreselleşmenin dikey ve yatay boyutu nereye kadar ulaşırsa ulaşsın, ’soysuz, kansız, cibilliyetsiz, şahsiyetsiz, kimliksiz, onursuz’ kavramlarındaki negatif vurgu olduğu sürece, milliyetçiliğin kimlikle özdeşliği sürecektir.”
Bu “biyo-sosyal” safsatada, eğer bir gerçeklik payı varsa, o da ırkçı-faşizmin, kitlelerin kavrayamadıkları emperyalist kapitalizmin yıkıcılığı karşısında, en ilkel, en geri korkularına, içgüdülerine hitap ve provoke ettiğidir. Günümüzde kitlelerin nüve halindeki, kendiliğinden sınıf bilincinin gelişmesi konusunda bile karşı karşıya kaldığı zorluklar, dinci-gerici, ırkçı-şoven ideolojiler karşısında daha savunmasız kalmasına yol açmaktadır.
Gerici-faşist, ırkçı-şovenist saldırı, provokasyon ve manipülasyonlara karşı etkin mücadele, onu tüm bağlantılarıyla somut olarak kavramaktan geçer.
* Ufuk Çizgisi, Sayı: 37