Provokasyonlar sürüyor, kaybeden kim?

Alparslan adlı faşist Danıştay'ı basarak bir provokasyona imza attı. Dinci-laik gibi gerici kutuplaşmalar bu tür provokasyonların asıl zeminidir. Bu zemin kurutulmadan daha ne provokasyonlar ve Alparslanlarla karşılaşacağız kim bilir.

GÜNCEL
Cuma, 19 Mayıs 2006 (20 yıl 5 ay önce)

Danıştay 2. Dairesi üyeleri toplantı halindeyken ülkücü faşist bir tetikçinin silahlı saldırısına uğradı; üyelerden dördü yaralanırken Mustafa Yücel Özbilgin adlı hakim yaşamını kaybetti.

Olayın sonuçlarından eylemin altında ve arkasında yatan tezgahı görmek mümkün. Bu tezgahın, kısaca ifade edecek olursak, birbirinden ayrı düşünülemeyecek iki ayağı var: "İç" ayağı diyebileceğimiz ayak, yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimlerini de içerecek tarzda ordu komutasındaki geleneksel iktidar güçleri ile AKP hükümetinin temsil ettiği sermaye kesimleri arasındaki kızışan iktidar savaşıdır. "Dış" denilebilecek ayağı ise GOP çerçevesinde ABD'nin Türkiye'yi özellikle İran'a karşı daha aktif mevzilendirme gayretleridir. Yakın tarihe bakılacak olursa ABD ile İran arasındaki gerilim hangi dönemlerde tırmanmışsa bunun Türkiye'deki ilk yansıması kamuoyunda "şok etkisi" yaratan bazı aydınların öldürülmesi olmuştur. Bu açıdan bu eylem, İran'a dönük ABD kıskacının daraltıldığı ve emperyalistlerin işgal senaryoları basında sıkça yayınlanmaya ve pazarlıkların daha açıkça yapılmaya başlandığı bir dönemde yapılmış olmasından ayrı düşünülmemelidir.

Ölen hakim Özbilgin'in cenaze töreninde “Katil Hükümet”, “Tayyip İran'a”, “Hükümet İstifa” gibi AKP hükümetini ve dinci kesimi hedef alan sloganların atılmasının yanı sıra törene katılan kimi bakanların tartaklanması, Anıtkabir'de yapılan kitlesel şov vd. saldırıyı büyük oranda aydınlatır niteliktedir. Katilin kimliği ve ilişkileri olayın bir provokasyon olduğunu hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak denli açıkça ortaya koyuyor. Bu kimlik biraz eşelenince tertibin gerisindeki güçlerin kimliği ve amacını da görmek mümkün.

Saldırıyı gerçekleştiren avukat Alparslan Aslan Marmara Üniversitesi'nde okuduğu dönemde ülkücü faşist çetenin içinde yer alan eli kanlı bir saldırgandır; devrimci ve yurtsever öğrencilere karşı satırlı bıçaklı saldırılarda kullanılan faşist bir piyondur. Okuldan sonra, Sedat Peker gibi devlet desteğiyle uzun yıllar haraç imparatorluğu kurmuş bir başka faşist mafya maşasının çömez yardakçıları arasında yer almıştır. Orhan Pamuk davasının "müdahil" saldırganları içindedir. MHP çizgisindeki çeşitli “sivil” kuvvetlerden Perinçekçi Ulusal TV'ye, karşıdevrimci Türk Solu çetesine kadar uzanan Kızılelma koalisyonu olarak adlandırılan karanlık tertip organizasyonlarıyla bağlantılı görünmektedir. Kendileriyle pekçok konuda aynı kafa ve çizgideki Cumhuriyet gazetesinin önceki haftalarda bir kaç gün arayla üç defa bombalanması provokasyonunun da Alparslan Aslan'ın da içinde bulunduğu bir ekip tarafından gerçekleştirildiği açığa çıktı. Yani ordunun “sivil” güçleri arasında yer alan provokasyon birimlerinden biri daha vazifesini yaptı; toplumsal havayı, siyasi atmosferi dinci-laik çatışması eksenine çekecek ve buradan başını ordunun çektiği burjuva kliğin önünü daha da açacak bir eylem gerçekleştirildi. Bunlar 2005 Newroz'unda patlatılan bayrak provokasyonuyla, Kurtlar Vadisi türündeki dizi ve diğer medya manipülasyonlarıyla psikolojik iklimi yaratılıp Ermeni Konferansı, Orhan Pamuk, Hrant Dink davalarının basılması, bildiri dağıtan devrimcilere karşı "Halk tepkisi" adı altında organize edilen linç girişimleri, vb. vb. tertiplerde karşımıza çıkan ve kullanılan 10-15 kişilik faşist vurucu timlerden biridir. Hala ellerini kollarını sallayarak her türlü kirli işi rahatça organize edebilen JİTEM'ci Veli Küçük'lerin, özel harekatçı Korkut Eken'lerin, hukukçu görünümü altındaki Kemal Kerinçsiz'lerin vb. Türk Solu denilen karanlık yuvaların devşirip organize ettiği "Devletin bilgisi ve görgüsü dahilinde hareket eden" seyyar provokasyon çetelerinden biridir.

Danıştay'a yönelik saldırı da ordunun “bilgisi ve görgüsü” ile hareket eden bu provakasyon çetelerinin eylemidir. Bu saldırının İslamcı bir türban eylemi değil, kelimenin tam anlamıyla karanlık bir provokasyon olduğunu katilin kimliği ve ilişkilerinin yanı sıra saldırıdan sonraki gelişmeler de ortaya koymaktadır. Saldırıyı gerçekleştiren faşist avukat Alparslan Aslan'ın saldırı sırasında İslami içerikli sloganlar attığı ve üzerinden, yakın zamanda verdiği bir türban kararı nedeniyle başta AKP hükümetinin ve islamcı medyanın tepki ve eleştirilerini üzerine çeken Danıştay 2. Dairesi üyelerinin fotoğraflarının yayınlandığı bir kaç ay öncesine ait Vakit gazetesinin çıktığı haberleri daha yaralılar hastaneye taşınıyorken çıkmaya başladı. Burjuva medya işi İran'a bağlamakta da gecikmedi; Milliyet'teki köşesinde Can Dündar ordunun yaratmak istediği politik havaya hizmet ettiğini çok iyi bilerek şunu söylemekte: “Emekli Paşa'nın verdiği bilgi şu: 1995-97 döneminde Bingöl Emniyeti, Hizbullah tarafından İran'ın Kum kentine eğitime yollanmış bir kişiyi saptıyor. Adı: Alparslan Arslan...” ABD'nin İran kuşatması daralmışken “yüksek komutanın” bu saldırıyı İran'la ilişkilendirme çabasının anlamı açıktır: Türkiye'yi İran'a karşı kullanmak isteyen ABD politikasına zemin hazırlamaktır bu. Cenaze töreninde yaşananlar ve Cumhurbaşkanı, Yargıtay vd . yüksek yargı organlarından, Rektörlerden AKP'ye yönelik doğrudan suçlayıcı açıklamalar da düzen içinde ordunun başını çektiği laik klik ile dinci güçler arasındaki iktidar çekişmesinin devamı niteliğinde bir provokasyon eylemi olduğunu gösteriyor.

Dinci-laik gibi gerici kutuplaşmalar bu tür provokasyonların asıl zeminidir. İşin can alıcı yanı da zaten burasıdır. Bu zemin kurutulmadan kim bilir daha ne provokasyonlara tanık olup ne Alparslanlarla karşılaşacağız. Dolayısıyla bu zemini kurutmak gerek. Bunun yolu da işçi sınıfı ve emekçilerin, Kürt halkının kendi çıkarları ve talepleri için siyaset sahnesine çıkması, burjuvaziye karşı mücadele etmesidir. Burjuva düzen cephesinden her ikisi de gerici, karşı devrimci, işçi sınıfı ve emekçilerin yaşamını cehenneme çeviren taraflardan birinin peşine takılıp gitmek bu tür provakasyonların amacına ulaşması demektir. Tıpkı 28 Şubat sürecinde olduğu gibi “Ordu artık el atsın” havaları yaratmayı amaçlayan girişimler, “andıç”lar, sansasyonal medya kampanyaları yoğunlaşıyor. Her provokasyonla birlikte yaratılan psikolojik atmosferde sürü refleksiyle hareket edildiği sürece ordunun politikalarına kitle temeli olmaktan kurtulunamaz. Bu politikaların da özünde ABD işgal ordusuna bölge taşeronluğu, işbirlikçi tekelci sermayeye bekçilik olduğu unutulmamalı.

Çağımızda her yerde kutuplaşma ve çatışma sınıfa karşı sınıf, kapitalizme karşı sosyalizm ekseninde olmak zorunda. Böyle bir saflaşmanın olmadığı ve bu saflaşma temelinde militan, kitlesel bir sınıf hareketi örgütlenmediği sürece gerici faşist provokasyonlar hep olacaktır. Ve düzen güçleri arasındaki çıkar çatışmalarında çıkan her gümbürtüde kaybeden işçi sınıfı, emekçiler ve Kürt halkı olacaktır. Bunu değiştirebiliriz ve değiştireceğiz!