Pazartesi, 19 Mart 2012 (14 yıl 7 ay önce)
“Gerçekliğe egemen olabilmek için önce gerçeklere teslim olmak gerekir, yani oyunu kurallarına göre oynamak gerek gibi görünüyor. Örgütsüz olan tam bu noktada parmağını kaldırıyor; ama belki de öyle değildir. Belki her şey, hayatın bizi ittiği kıskaca, karşıtımızın araçlarını kullanmaya yani oyunu kurallarına göre oynamaya ‘hayır’ demekle başlayacak!”
Son dönemlerde gerek sınıf, gerekse gençlik içerisinde moda haline gelmeye başlayan örgütsüzlük işte bu ve benzeri hayat felsefeleri etrafında şekilleniyor.
Örgütlülüğü ve örgütsüzlüğü duygusal normlar ile ele alan kişiler ya da yıllardan beri sürdürdükleri örgütlü mücadeleyi kimi tıkanma noktalarında bir kenara bırakarak, kitle kuyrukçuluğu yapan yapılanmalar, işte tam da bu noktada bir gaflet içerisine düşüyorlar. Yani örgütlü-örgütsüz yaşam tarzının gerek duygusal normlar ekseninde ele alınmasında gerekse açmaza girildiğinde bir çıkar yol bulmak ümidiyle örgütlü öznelerin örgütsüzlüğü özneleştirmesi çabasında.
Genel olarak bütün bir sınıfın ve bu sınıfa dâhil olan gençliğin son dönemde daha yüksek oranda kapıldığı kronik hastalıklar; nihilistlik, pesimistlik, benmerkezcilik, bütünün yerine parçadan hareket edilmesi ve kendiliğinden kabarışa aşırı güvenden beslenerek, örgütsüzlüğün bir moda haline gelmesidir.
Önüne ‘post’ eki takılarak piyasaya sürülen sayısız ideolojik kuşatma aracı, günümüzde azımsanmayacak bir kesim üzerinde etkide bulunmaktadır. Kitlelere taşınıp benimsetilen bu anlayışların hemen hepsi özünde, sistem karşıtı tepkileri emme işlevi görüyor. Sınıf mücadelesinin yıllardan beri bir sıçrama yapamadığı ülkemizde, dönemin ruhu da buna göre şekilleniyor. Bu ruh, anarşizme, “bananeci” zihniyete, “bana dokunamayan yılan bin yıl yaşasın”cılığa, “gemisini kurtaranın kaptan olacağı” ümitlerine alan açabiliyor. Örgütlülüğün, örgütlü yaşamın yanlış ya da işlerine geldiği biçimiyle anlatılmasına zemin hazırlayabiliyor. Bütün bunların, tarihsel-nesnel koşullardan, TDH içersinde bir moda haline gelen tasfiyecilik ve ilkesizlikten bağımsız ele alınamayacağı ortada.
Bu noktada biraz durup yazının başında tırnak içerisinde verdiğimiz sözlere cevaben bir dönüş yapmakta fayda olduğunu düşünüyoruz. O cümlelerde bizim, “Gerçekliğe egemen olabilmek için önce gerçeklere teslim olmak gerekir” anlayışıyla hareket ettiğimiz söyleniyor. İşte tam da bu noktada, asıl örgütlü özneler olan bizler parmağımızı kaldırıyoruz. Ve diyoruz ki:
Evet biz varolan gerçeğin bilimsel bir düşünme yöntemiyle bütünsel şekilde kavranmasını önemseriz. Ama bunu, düşünü kurduğumuz dünyada ve o dünyanın bugünkü izdüşümü olmasını istediğimiz örgüt içi ilişkilerimizde yeni hükmetme biçimleri yaratmak için yapmayız. Tersine, varolan gerçekliği, yani kapitalist barbarlığı parçalayıp geleceğin özgürlük dünyasına ulaşmak için hangi dinamiklerden güç almamız, hangi yöntemlerle savaşmamız gerektiğini anlamak için yaparız. Karşıtımızın yani kapitalist barbarlığın yöntemlerini kavrayıp aynı yöntemlerle savaşmak bizden uzak olsun! Derdimiz, tıpkı kapitalizm gibi yeni egemenlik sistemleri yaratmak değil, eğemenliğe dayanan tüm sistemleri ortadan kaldıracak bir dünyaya ulaşmaktır. Varlık nedenimiz budur bizim! Sınıflı toplumların sürdürülmesi değil, tüm sınıfların yok olduğu sınıfsız, devletsiz, otoritesiz bir dünyaya komünizme ulaşmaktır!.. Bize atfettiğiniz ‘egemen olmak’ ya da ‘karşıtımızın araçlarını kullanmak’ size, sizin gibi kapitalizmin sularında kulaç atanlara mahsustur. Sizler, o sularda tutunacak bir liman bulmak için onun yöntemlerini anlayıp kullanmaya ihtiyaç duyarsınız! Tam da bu nedenle bizzat onlara teslim olursunuz! Bizim yaşamımız düşlerimiz kadar engin, düşlerimiz kadar özgürdür! Ya sizinki?

Tam da bu noktada parmağımızı kaldırıp, bize atfettikleri bu düşünceleri moda haline getirerek, örgütsüzlüğü teşvik edenlerin gözüne sokmak istiyoruz! Çünkü onlar tüm söylemleriyle tepeden tırnağa örgütlü olan bu vahşi sistemin geleceği için bilinçli bir uğraş veriyorlar!
Örgütsüzlüğün teorisyenlerine cevap vermeye kaldığımız yerden devam edelim… Örgütsüz olanın parmağını kaldırıp itiraz ettiği noktada ise karşıtının kendisini örgütlü olarak var ettiğini ve kullandığı araçlar ile çoğunluğu “
hayatın kıskacına” aldığını, bizim de sırf örgütlenmemek için onun araçlarını kullanmamamız gerektiği vurgulanıyor. Bir de eğer tabir-i caizse, “oyunu, kurallarına göre” oynamamak gerektiğinden dem vuruluyor.
Karşıtımızın kendisini örgütlü ve sistemli olarak varettiği bir düzlemde, karşıta karşı mücadele edenlerin tekil olarak ya da daimi olmayan birliktelikler halinde mücadele etmesi, başarı kazanması hangi mantığa sığıyor/sığdırılıyor anlamış değiliz. Sizce de böylesi gerçekten de saçma bir durum değil midir? Başka bir açıdansa, oynanması gereken oyunun, örgütsüzlüğün teorisyenliğine soyunanların bayraklaştırdıkları kurallara göre oynanması durumunun yanlışlamasının yapılması gerektiğini düşünüyoruz.
Oyunun kurallarına göre oynanmaması gerektiğini söylemek tepeden tırnağa kadar örgütlü olan bir güce karşı her şeyi kendiliğindenciliğe bırakmaktan başka bir anlam taşımaz, nihai meramı da örgütsüzlüğün yaşam tarzı haline getirilmesidir. Teslimiyetçi zihniyetin ürünü olan bu düşünce, yani “
oyunun kuralları bizler tarafından değil, bize dayatıldığı” ibaresinin tam karşılığı hayat tarafından değil, hayat olarak tabir edilen kendiliğindenci ve pesimist betimlemenin yularını elinde tutanlar tarafından konuluyor. Hal böyle olunca oyunu karşıtımızın kurallarına göre oynamamız mümkün ve mantıklı görünmüyor. Böylesi bir zihniyetle bir şeyler yapma çabasıysa maça mağlup durumda başlamaktan başka bir yola çıkmıyor.
Gerek küçük burjuva duygusal boyutuyla gerekse nesnel şartları bahane ederek, örgütsüzlüğün ister olumsuzlanması deyin -ya da olumlanacak bir tarafı varsa- isterseniz olumlanması deyin, hiçbir hali sizin tarif ettiğiniz yola denk düşmüyor. Ya o tarif o yola çıkmıyor ya da öyle bir güzergâhın daha baştan bir gerçekliği olmuyor.
Küçük burjuva, örgütsüzlüğü pekçok duygusal söylemle güzelleyebilir. Onu, özgürlükle özdeşleştirebilir. Aidiyete tabi olunmamasını özgüvenin ifadesi sayabilir. Yaşamda ‘ama’ların ve ‘keşke’lerin bolca yer almasını, “
bilmiyorum-fikrim yok” gibi kaçak dövüş güzellemelerini göklere çıkarabilir. “Hayır” (neye ve niçin olduğu belli olmayan!) diyebilmeyi “
hürriyet” olarak nitelendirebilir! Yaşamın bütün ‘gri’lerinin sığınacak bir liman olarak kullanılması gibi edilgenlikleri kutsayabilir! Tüm bunları örgütsüzlüğün bahanesi haline getirebilir!

Biz örgütlüler ve parçası olduğumuz kolektif güçlerse, örgütlülüğü, sistemin çemberlerinin dışına çıkıp, gelecek ideallerimize uygun yaşayabildiğimiz, onun dayattığının dışında düşünüp, soluyabileceğimiz özgürleşmeyle eşdeğer görürüz. Özgüvenin, kollektivize edilmiş bir güç içinde daha güçlü ve daha cüretkâr özgüvenler yaratacağını biliriz. İnsanı ruhen ve fiziken yıpratan “
ama”lara, “
keşke”lere minimum düzeyde yer verecek bir hayatı soluruz. “
Fikrim yok”, “
bilmiyorum” gibi kaçak dövüşmenin yerine birlikte düşünmeyi, karşılıklı geliştirmeyi ve “
sen bu konuda ne düşünüyorsun” diyebilmeyi, bireyin daha zengin bir iç dünyaya olduğu kadar, daha ileri değerler bütününe ulaşmasının en doğru yolu olarak bilir, ona göre yaşarız. Sistem tarafından yalnızlaştırmanın dayatıldığı bir düzlemde, toplumsallaşabilmek için bir araya gelmeyi ve mücadele etmeyi, yaşamın grilerine demir atmaktansa siyah olarak kodlanan bizlerin, hayatı zindana çeviren bir avuç beyazın karşısına dikilmesini yeğleriz. Örgütlülüğün tüm bunların toplam ifadesi olduğunu bilerek yaşarız! “
Duygusal boyutu”yla bunların zıddını düşünenler/düşündürenler; mücadeleden korkan, elini taşın altına koymaktan çekinip mazeret teorisyenliğine savunanlar,
Nazım Hikmet’in dizelerinde “
koyun gibisin kardeşim”, “
kabahatin çoğu sende” şeklinde betimlediği kişilerdir!..
Konunun diğer bir boyutuysa, gerek nesnel şartların ağırlığı altında ezilen gerekse verili araçları artık kullanamaz hale geldiği halde kendisini yenileyemeyen; daha kötüsü, örgütlü bir durumdayken kendi politik-pratik faaliyetinin arkasında bile duramayarak salt insan kazanmak için, kitleselleşmek-toplumsallaşmak yerine, kitleleşmenin peşinde koşan yapılanmaların sapma yaşamalarında yatmaktadır. Bunlar öyle bir hal almışlardır ki, kendi isimleriyle pratik-politik faaliyet yürütemedikleri alanlarda, sözde örgütsüz kitleleri kucaklamak ve “
adam çıkarmak” gerekçesiyle, kitleleri militanlaştırmak yerine; “
kimseyi tehlikeye atmamak”, insanları ürkütmemek bahanesine sığınarak, reformist biçimlere bürünen tıpkı “akordu bozuk enstrümandan düzgün ses çıkmayacağını” hatırlatırcasına hareket eden örgüt(süz)lük nüvelerdir.
İnsanca yaşanacak bir düzen olan sosyalizm için savaşan biz DPG’liler, dergimiz aracılığıyla sizleri, bizlere dair mevcut olmayan benzerlikler yaratılması çabasından vazgeçerek, aynıların aynılaştığı ve saflaştığı; çelişkilerin üstünün örtülmesindense daha açık bir hale dönüşerek keskinleştiği; ortak çıkarlarımız, ortak düşüncelerimiz, ortak değerlerimiz ekseninde birlikte üreterek ve geleceğin değerlerini birlikte yaratarak; geleceğin toplumunu birlikte inşa etmek için: Örgütlenmeye, örgütlemeye ve birlikte mücadele etmeye, birlikte özgürleşmeye çağırıyoruz!..
[
DPG'nin 4. sayısından alınmıştır]