Amed Röportajları -I

Amed oldu Filisbakır. Amedlilerle serhıldanı konuştuk, dinamiklerini, bölgeyi, nasıl bir Amed'de yaşamak istediklerini

GÜNCEL
Cumartesi, 27 Mayıs 2006 (20 yıl 5 ay önce)

Amed serhıldanında öldürülen bir gencin akrabası ile yaptığımız röportaj:

Kısaca kendinizden bahseder misiniz?
Amedliyim, bu toprağın insanıyım. Herkes gibi bu düzenin kölesiyim, işçiyim yani. Belli bir mesleğim yok, sürekli bir işim yok. İnşaatlarda çalışıyorum, ne olursa o işi yapıyorum. Evliyim, 5 çocuk babasıyım. 32 yaşındayım. Herkes gibi okuyalım dedik, okuyamadık. Belki bizden, belki ortamdan, belki koşullardan kaynaklı okuyamadık. 20 yaşında askere gittim, bu devlete hizmet ettim, bu devlet bana ne verdi de ben bu vatana borçlanıp vatani borcumu ödedim, onu da bilmiyorum… Döndükten sonra ailemin baskısıyla evlendim. Kendi irademle olmadı, aile baskısıyla oldu. Bizim burda feodal yapı hakim, eskilerde bu kendini daha ağır hissettiriyordu. Büyüklerimiz ne derse o olur, büyüklerimiz evleneceğimiz insanı seçer, erkek bile olsan, benimki de öyle oldu. Burda devlet bize, biz çocuklarımıza, eşlerimize; böyle zincirleme bir baskı vardır. Kadınlarımız, Kürt kadınları 2 kat ezilir burda. Şu an benim bir mesleğim yok, okuyamadım da ben köylü çocuğuyum. Çocukken hayvanlarımız vardı. Çobanlık yaptım, huzurluyduk. Kendi ekmeğimizi, kendi işimizden çıkarıyorduk. Şu an çocuklarımın nafakasını inşaatlarda çalışarak çıkarıyorum.

Son dönemlerde Amed’de yaşanan olayları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Olaylar, hakikaten çok üzücü olaylardı. Tarih olarak yeni bir olay yaşanmadı. Bunları siz de biliyorsunuz. 38-40 yıldır bu halkın üzerinde bir baskı vardır. Yıllardır bu insanlar katledildi, iskencelerden geçirildi, tutsak edildi, kör kurşunlarla öldürülüp kimsesiz ve sessiz bir şekilde gömüldü. Burada her aile kendine düşen payı almıştır, Kürt olmanın bedelini ödemiştir. Kulağını tıkayan, ilgilenmeyen insanlar bile nasibini almıştır bu topraklarda. Bir örnek verecem bizim buralarda geçen bir efsanedir. Adamın biri bir türbe ziyaretine gitmiş. Demiş ki “Ben sana o kadar yeminler dualar ettim, sen bana hiç birşey yapmadın, vermedin”. Türbedeki adam başını kaldırmş: “Ey ahmak kul demiş, ben sana ne dertler sıkıntılar verdim de sen kendini çıkarmasını bilmedin, ben sana dert keder verdikçe sen bana dua ettin, şükrettin.” Bizim insanlarımız, Türkler de dahil, çok şey yaşadılar, anlamadılar. Burda savaş var. Ekonomi çökmüş durumda. Batıda da var ama Kürdistan’da insanlar yiyecek ekmek bulamıyor çoğu zaman, iş yok. 100 milyona ev geçindiren insanlar var. Türkiye’de öyle bir rejim var ki hem kendi halkına, hem Kürt halkına zulüm ediyor. Kürt halkına iki kat zulüm ediyor ve sömürüyor. Biz üvey evlat değiliz. Onların evlatlığını da kabul etmiyoruz. ‘Nasıl değerlendiriyor’uma gelince; mütiş bir sıkıştırılmışlığın patlamasıydı, tepkisiydi.

Sizce bunların yaşanmasının nedenleri nedir?
Şimdi bu olayların sebepleri bir tane değil ki. Sebebi sistemle alakalı. Şimdi sen şarıl şarıl akan bir dereyi durdurmaya çalış. O su orada durmaz, gideceği yere varır. Tarlaya ulaşır, tarla onu emer. Kürt halkının önünü tıkayıp bitirmek istiyorlar. Bu ulusu redediyorlar. Bu ulus da diyor ki: Biz varız, azınlık da değiliz, yaşadığımız bu topraklar da bizim diyoruz. Devlet de bu ulusu yok etmek için her yolu deniyor. Son dönemde yaşanan olaylar devletin çabasınn bir parçasıydı. Kürtler yıllardır süren direnişleriyle, duruşlarıyla kendini kanıtlamıştır. Biz bir şey istiyorsak bedeli ne olursa olsun istediğimiz şeyi alırız. Ölümler, işkenceler, baskılar bizlerin alıştığı şeyler. Sen silahla sıkıştırdıkça, baskı yaptıkça bu halk cesaretleniyor… Biz de insanız doğayı, hayvanları, insanları, yaşamı seviyoruz. Ya bizim de ahlakımız, değerlerimiz, üzüntümüz, mutluluğumuz var. Biz farklı yaratıklar değiliz.

Amed’deki gösteride çocukların yer alması burjuva medya tarafından çok kullanıldı. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?
Olay her mahallede, her sokakta, her kapıda vardı. Sadece bir yerde değildi ki. Bu insanların yaşam alanlarına, evlerinin önüne kadar girdiler. Sen Amed sokakalarında dolaştın mı? Her sokakta en az 10-15 çocuk çalışıyor. Boyacılık yapan, simit, sakız, çikolata, mendil satan çocuklar var. Bu çocuklar ekmek peşinde, iş başındaydı. Neden kimse bu çocuklar okulda değil, demedi. Evet çocuklar da vardı. Ama bu çocuklar zaten savaşın içinde büyümüş. Kana, ölü bedenlere aşinadırlar ve silah sesleriyle büyümüş, tanıklık etmiş. Hayvan pazarında çalışan çocuklar var. Çocuklar tavuğun başını kesiyorlar. Tavuk başına 10 kuruş ve kestikleri tavuğun başını alıyorlar. Evlerine götürüp akşam yemeği yapıyorlar. 6 ile 12 yaş arası çocuklar. Bu çocukları kan, ölüm korkutur mu? O çocuk hangi psikolojiyle büyüyor, sen biliyor musun? (Sinirli bir şekilde) Yaw ne olursa olsun yaw, yaw bu çocuklar slogan atsın, bayrak açsın (en uç noktaları söylüyorum) sen 6-8-3 yaşındaki bir çocuğa nasıl silah sıkarsın. Bu, insan hakları ihlalidir, cinayettir. Demokrasi mi bu? Bu çocuklardan bile korktular, senin ülken, iktidarın bu kadar mı zayıf? Sloganla, taşla yıkılsın. Bir çocuğa polisin sapanla taş atması bile trajikomiktir. Gülelim mi ağlayalım mı? Bu kadar acizler. Medya hep çocukları çekmiş. Neden arka sokaklarda kafası, kolu kırılan, yüzü kanlar içinde burakılan, en az 10 polis tarafından dövülen insanları göstermediler. Yetmişlik yaşlıları, kırklı anneleri, yirmili, otuzlu gençleri göstermediler. Öldürülen, kaburgaları, burnu, kafası kırılan gençleri ve çocukları göstermediler, ciğerleri yanan anneleri göstermediler. Kriz geçiren bir anaya yapmacık şefkat gösterisini, yardım edişlerini gün boyu yayınladılar. O anayı biliriz, sıkılan kurşunlardan kriz geçiriyordu. Kadın polisleri görünce korkudan şok geçirdi. Onu bile çok farklı yansıttılar.

Öldürülen gerillaların olay yerinde defnedilmesi tartışılıyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Bu insanlığa sığmayan bir şey. Bence devlet de kendi politikasını anlamıyor, yaw sen ölüden ne istiyorsun. Ölünün sana ne gibi bir zararı olabilir. Korkuları var, cenazeyi alırlarsa ayaklanırlar diye düşünüyorlar. Öldürülenlerin elbet bir ailesi var, ama ondan önce halkın evladıdır, ciğeridirler. Ciğeri yandığı zaman bu halk ayaklanır. Evladını sahiplenir. Halkın silahı yoktur. Ellerinde tek şey vardır, o da bağırmaktır, haykırmaktır. Ağızları kapatılmak isteniyor. Eylemde öldürülen gençlerden biri benim akrabamdı. Sen bedenini vermesen de bu halk şehitlerinin ruhunu sahiplenecek. Haykırarak cenezelerine sahip çıkacaktır.

Kürdistan ile Türkiye arasında ne gibi farklılıklar vardır?
Eğitimine bakıyorsun hastanesine, iş sahalarına, yatırımlarına tabii ki dağlar kadar fark var. Burda beden öğretmeni fiziğe, müzik öğretmeni matamatik dersine giriyor. Çoğu böyle okuyor. Üniversite sınavında başarısız oluyor. Savaş içerisindeki çocuklar okula, derse ne kadar adapte olabilirler. Burdaki eğitim, ekonomi iyi olsa doğallığında bir değişim olur. Ekonomiyle de alakalı. Düzenli beslenemeyen vitamin, protein alamayan bir insanın zeka gelişimi de kötü olur. Ama inanın bunlardan bile korkuyorlar. Burdaki insanların eğitimli, bilinçli olmasını istemiyorlar. Bence bunlar da politikalarıdır, siyasetleridir. Sadece Kürdistan’a değil, tüm Ortadoğu halkına aynı politika uygulanıyor. Bilinçlenirse örgütlenir, örgütlenirse bir olurlar. Biz böyleyiz. Biz cesaretli, güçlü bir halkız. Bizlerin gözleri açıldı artık, kör edemezler. Batıda doğup büyüyen bir insanın kendine duyduğu güven daha fazladır. Kendini daha iyi ifade edebiliyor vs. Ama burda öyle değil. Seninle röportaj yapmayı kabul etmeyenleri çok iyi tanıyorum. Nedeni ne, biliyor musun? Sorularla veya senle alakalı değil. Kendini, düşüncelerini ifade edememe korkusu, yani özgüven sorunu yaşıyorlar. Toparlayamayacağından korkuyor ve utanıyor. Onun için röportaj yapmayı kabul etmiyor bazıları.

Bu farklılıklar sizce nasıl giderilebilir?
Bu farklılıklar sadece Kürt halkının mücadelesiyle giderilmez. Batıdaki insanlar da yani Türk, Kürt, Laz, Çerkez hepsinin mücadelesiyle, aydınların, bilim adamlarının mücadelesiyle farklılık giderilebilir. Bence öyle bir süreç başladı ki Kürt ve Türk halkını uçuruma götüren bir süreç. Bunun için de birlikte mücadele etmek gerekiyor artık.

Bu bölgede işsizlik ne düzeyde?
Siz açlığı, sefaleti sorun. 2 yıl öncesine kadar sokakta kadın dilenci göremezdin, evet yoksulluk hep vardı ama bu kadar derin değildi . Bu topraklarda, feodallikten kaynaklı, acından ölse de kadın avuç açmazdı, kocası dilenir ama kadın yapmazdı. Ot haşlar yer, yine de dilenmezdi. Ma kadınlarımız bile sokakta dileniyorsa bu açlığın geldiği son noktadır. Böyle giderse bu gördüğün sokakalarda aleni bir şekilde bedenini satan kadınlar olacak. İşsizlik gırtlağı geçti. Yaw hamal olarak bile iş bulamıyorsun. İnşaatlarda iş bulmak bile lüks. 150-200 milyona büyük bir mutlulukla çalışan insanlar var. Devlet ekonomik olarak da saldırıyor. Ama biz ayaktayız, hep ayakta olacaz.

Son dönemde bölgesel asgari ücret uygulaması gündemde. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
(Konuştuğumuz herkes habersiz, detaylı anlatıyoruz.) Benim için çok büyük bir şey değişmeyecek. Emin olun insanlar rahatsız olmayacak. Zaten 150-200 milyona çalışıyor, kaldı ki iş yok ki. İş olsa insanlar asgari ücretin yarısını düşünmeyecek koşarak gidecek. Ee devlet de biliyor zaten burda iş yok, işsiz işçiler çok. Daha ucuza neden çalıştırmasın. Sermayesine daha fazla kar katacak. Ama buranın insanları bundan rahatsızlık duymayacak.

Nasıl bir Amed’de, nasıl bir ülkede yaşamak isterdin?
Ben savaşın olmadığı bir Amed istiyorum. Ben ülkemi Amedimi seviyorum. Surlarında dolaşmayı, Fiskaya’da çayımı yudumlarken Dicle nehrini izlemiyi, Hevsel Bahçeleri’nde dolaşmayı, Xançepek, Elipaşa, Bağlar’da, Mardin Kapı’da gün ağarırken dolaşmayı… Ben topraklarımı, Amedimi çok seviyorum. Amed’de her şey insanca olsun istiyorum. Ekonomik sorunu olmayan, işsizlik sorunu olmayan Amed, barış dolu bir Amed, kendi dilimi kendi kültürümü yaşadığım bir Amed… Eşit koşullarda bir ülke, herkes eşit olsun. Ben 37 yaşındayım, 5 çocuk babasıyım. Benim bir evim yok. Ben ev de istemiyorum. Ben halkım için, çocuklarım için barış istiyorum. Yani burdaki insanlar rahat, refah yaşasınlar. Açlık sefalet olmasın. Benim mesleğim, param, ev, mülküm yok. Ben ev de mülk de istemiyorum. Kürdistan’daki yeraltı ve yerüsttü zenginlikleri tüm insanlarımıza ve hatta Türkiye’ye yetecek kadar çoktur. AB’ye de girmemize gerek yok.

En çok neyin özlemini, ihtiyacını duyuyorsun?
Valla ben insanları, kalabalığı seven bir insanım. Ben halkımla barış içerisinde, kendi ülkemde rahat bir şekilde yaşamak istiyorum. Çocukalarımın ve bütün çocuklarımızın kendi anadiliyle, kendi okularında eğitim almalarının özlemini duyuyorum. Savaşsız, sömürüsüz bir ülke istiyorum. En büyük hayalim ve ihtiyaç duyduğum şey bu.

Zor spas. (Çok teşekkür ederim)
Ez spasdikim.

[foto]amedrop2.jpg[/foto]

İstanbullu, Türk kökenli bir öğrenci ile yaptığımız röportaj:


Hangi bölümde okuyorsunuz?
Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okuyorum.

Verilen eğitim ihtiyaç ve beklentilerinizi karşılıyor mu?
İlk üniversite sınavına girerken, bu bölümü yazarken, çok daha farklı hayallerim ve beklentilerim vardı. İhtiyaçlarımı karşılama boyutuna gelince burdaki aldığım eğitim batıdaki eğitime yakın. Kitaplarımızın çoğu aynı yazarlardan. Beklentilerim daha idealistti. Gerçekçi değildik. Genel olarak memnunum, iyi ki yazmışım.

Buraya gelirken ne gibi beklentileriniz vardı?
Genel olarak nereyi kazanacağımı bilmediğim için çok büyük beklentilerim yoktu. Hayal kırıklığı yaşamak istemiyordum. Diyarbakır’ı kazandığımı duyduğumda çok üzülmüştüm. Kazanmanın mutluluğunu yaşayamamıştım. Ama buraya gelince beklediğimden daha hoş şeylerle karşılaştım. Hiç de anlatıldığı, basında yansıtıldığı gibi değildi. Basında Diyarbakır’ı çok daha farklı görmüş, duymuştuk. Ama beni bu kent ilişkileriyle çok mutlu etti. Çünkü bir çok köşesinde benim de anılarım var. Burdaki yaşamımı ben oluşturdum. Kendim için ilk defa bu şehirde emek verdim. Burda hiç sorun yaşamadım. İnsanlar son derece anlayışlıydı. Farklı bir kültürden geldiğim halde Kürt halkına yabancılık çekmedim. İlk geldiğim zamanlar caddelerde Kürtçe müzikler çalardı, dilini anlamadığım müzik bana son derece keyif verirdi. Her türlü müzik çalardı. Bilmediğim bir dili öğrenmeye çalışırdık. Onlar bize karşı son derece anlayışlıydı. Hiç de bize anlatıldığı gibi bir ortamla karşılaşmadık.

Son dönemde bu bölgede yaşanan olaylar üniversiteye nasıl yansıdı? Sizi nasıl etkiledi?
Bir çok fakültede eylemlikler oldu. Boykotlar yapıldı. Üniversitenin yarısından fazlası olayları sahiplendi. Ben o dönem okula gitmedim, çünkü evden dışarı çıkamamıştık. Savaş alanı gibiydi buralar. Ama bir kaç gün sonra normale döndü. Okul arkadaşlarımız biz boykota katılmadık diye tepki almadılar. Ben kaygılanmıştım. Bize tavır alacaklar diye kaygılanmıştım. Olaylar çok kötüydü. İki gün boyunca televizyonu açıp olayları izlemek istiyorduk. Fakat haberler o kadar gerçekdışıydı ki anlatamam. Burda ortam o kadar kötüydü ki. Sokaklarda insanlar, çocuklar öldürüldü. Camlar kırıldı. Esnafın emeğine, ekmeğine zarar verildi. Esnafın malına zarar verenlerin çoğu resmi giysiliydiler. Biz bunun şaşkınlığını yaşadık. Üç senedir burdayım, hiç bu kadar şiddetli olaylar görmedim. Çok üzüldük, kötü olduk. Ne kadar da olsa insanların acıları vadı. Bu insanlar acılarını sahiplendiler. Küçük çocukları öldürdüler burda. Biz bile alıştık bu olaylara burda yaşayan halkı düşünsenize. 30 yıldır acılar, kayıplar yaşanıyormuş bu topraklarda. Bu insanlar savaşa, kana, ölümlere alışmış. Burdaki halk eylemlerini yaptılar. Bu da onların en doğal hakıydı. Evlatlarını yitirdiler. Ne olursa olsun bu kadar can yakılmamalıydı. Karşılıklı anlayış, hoşgörü çok önemli. Benim için insan, insan hayatı çok önemli.

Bildiğimiz kadarıyla Dicle Üniversitesi’nde fakülteler arası mütiş bir uzaklık var. Sizce buna neden ihtiyaç duyuldu?
Bunun nedeni toplumsal örgütlemeyi engellemek içindir. Üniversite gençlerinin birbirleriyle olan iletişimlerini, aynı zamanda bir eylem olduğunda birlikteliği, gücü engellemek içindir. Fakültemiz çok çıplak ve büyük bir arazi olmasına rağmen ağaç yok. Ağaçlar 90 döneminde kesilmiş. Ben üç yıldır bu üniversitedeyim daha görmediğim fakülteler var. Son fakülteler köylere bitişik. Öyle uzak olması kötü. Televizyonda bir ODTÜ, İTÜ’yü izlediğimizde gençler çimlerin üzerinde oturmuş kitap okuyup, sigara içip, sohbet ediyorlar. Bizde böyle bir şey yok. Gençler çok fazla rahat olamıyor. Bunun nedeni halkın geri kalmışlığı ya da yadırganışlığı değil. Buna müsade edilmiyor, gençler rahat bırakılmıyor.

Sizce bu olayların yaşanmasının nedenleri nedir?
Ben bunu bir birikimin, öfkenin, acının, suskunluğun patlaması olarak görüyorum. İnsanların geçmişte yaşadıkları şeyler var, OHAL yaşamış bir kent, savaşı yaşayan bir kent, sokaklarda panzerlerin hususi oto gibi dolaştığı, acıları, açlığı bol bir kent. Çok uzun bir dönem rahat yaşayamamış. Hala da rahat yaşamayan bir kent. Burda her aile bir evladını yitirmiş. Yoğun baskılar yaşayan bir kent. İnsanların yürekleri her gün acıyla yoğruluyor. Kim olursa olsun Kürt, Türk, Acem, Laz hiç kimse yakınına yapılan haksızlığı sindiremez, acıyı burdaki insanlar da sindirmedi. Burdaki halk hep üvey evlat muamelesi görüyor. Bu insanlar bunları hak etmiyor.Üstlerine çok geliniyor. Bu olaylardan sonra insanlar sokakta rahat dolaşamıyor artık. Müzikler dahi değişiyor. Şu an baskı daha arttı gibi. Dediğim gibi halk acısını sahiplendi ve kimyasal silahlarla öldürülen gençler halkın sabrını taşıran son damlaydı. Tepkisini gösterdi ve bir patlamaydı bence. Burası çok sosyal bir şehir. Tiyatroları, sinemaları, dans okulları, heykeltraş atölyeleri, bale kursları, Latin dansları, lirik ve birçok dans kursları var. Burda festivallerine dünyanın dört bir yanından insanlar geliyor. Kürtler denince aklımıza sümüklü, kötü kokan, kötü işlerde çalışan, hırsız, gaspçı, bütün çirkin ve kötü şeyleri barındıran bir halk gelirdi akla. Oysa ressamı, yazarı, sanatçısı, şairi, bilim adamı, bilinçli ve kültürlü insanlar da çıkarmış bu halk. Ben batıdan gelen ve Türk kökenli bir insanım. Bu şehir ve insanları kafamdaki yargıyı kırdı.

Peki bu bölgedeki üniversite ile batıdaki üniversite arasında ne gibi farklılıklar var?
Ben eğitim olarak batıdaki eğitimden pek fazla bir fark göremiyorum, ama insanlar kafalarındaki yargı ve korkulardan kaynaklı batıdaki üniversiteleri tercih ediyorlar. Burdaki hocalarımız eğitimli ve iyi bir eğitim vermeye çalışıyorlar. Onların da emeğine saygısızlık etmek istemiyorum. Ama dediğim gibi fakülteler arası uzaklık bizim yaşam alanımızı küçültüyor. Diğer üniversiteler daha hareketli geliyor bana. Burda şehir daha sosyal ama üniversite için aynı şeyi söyleyemem.

Yaşamınızda ve bu kentte en çok neyin özlemini duyuyorsunuz?
Ben istediğim bir çok şeyi bu kentte yaşayabiliyorum. Ben denizi çok özlüyorum. Onun dışında ben bu kentte mutluyum.

Günümüzde işsizlik hızla artmakata. Diplomalı işsizlik de öyle. Sizce bunun önüne nasıl geçilebilir?
Bunun kaygısını ben de çok yoğun olarak yaşıyorum. Benim iki ablam eğitim mezunu. Dört yıl önce mezun oldular ve halen işsizler. Bu çok acı. Bunca yıl okuyorsun. Ailenle birlikte maddi manevi yıpranıyorsun. Sonuç sıfır. Bence bunun temeline inmek lazım. Yüzeysel geçici çözümlerle bu sorun çözülmez. Bence eğitim sisteminin tamamen değişmesi gerekli. Düşünün, maddi durumu iyi olan bir ailenin çocuğuyla işçi çocuğunun aldığı eğitim bir değil. Maddi durumu iyi olan aile, çocuğuna özel ders aldırıp dersaneye gönderebiliyor. Ama işçi çocuğu herşeyden olduğu gibi bundan da yoksun kalıyor ve sen kalkıp ikisini de aynı sınava tabi tutuyorsun. Tabii ki iyi eğitim almış burjuva çocuğu işçi çocuğundan daha fazla puan alacak. Eğitim eşit olmalı, herkes aynı olanaklardan yararlanmalı. Ayrıca yeteneklerimizin de keşfedilmesi lazım. Sadece doktor, öğretmen, avukat değil. Belki içimizde farkında olmadığımız yeteneklerimiz vardır. Öyle bir eğitim olmalı ki bu yönlerimizi de keşfetmeli ve işlemeli. Mod a mod derslere girip çıkmakla öğrenci olunmamalı. Aslında bu sistem tamamiyle değişmeli.

Gelecekten ne gibi beklentileriniz var?
Mesleğimi iyi bir şekilde taşımak. Güzel ve mutlu bir yaşamım olmasını istiyorum. Herkes mutlu ve barış içerisinde yaşasın. Ülkede tek bir insan bile aç olmasın istiyorum.

Tıp fakültelerinin önünde TUS gibi bir engel var. Hukuk mezunları için de aynı şeyi düşünüyorlar. Hatta harekete geçtiler. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Demek ki bizi iyi yetiştirememişler ki böyle bir sınava ihtiyaç duyuyorlar. Bu çok büyük bir ayıp, bu bizim eğitim sistemimizin dibe vurduğunu gösteriyor. Bizim için zaman kaybı, ailemizin ve bizim emeğimize yapılan büyük bir saygısızlıktır. Ayrıca işsizlik için bir şey söylemek istiyorum. Şu anda üniversite mezunları işsizken, yeni 15 üniversite açılması düşünülüyor. Bu çok şaçma. Önce var olanları atasınlar. Diğer türlü bir işsizlik ordusu olacak. Devlet dikkat etmeli. O koca orduda da bir patlama olabilir.

Peki son olarak nasıl bir Diyarbakır, nasıl bir ülke?
Diyarbakır zaten güzel bir kent. İnsanların önyargıyla gelmemesi gerekli. Amed’in çok etkileyici ve mistik bir havası var. Surlarıyla, Alipaşa, Fiskaya’sıyla, Dicle Nehri, Hevsel Bahçe’siyle, Hançepek’i, Ofis’iyle… Burdaki insanlar artık acı çeksin istemiyorum. Evlat acısıyla kavrulmalarını, kör kurşunlara kurban gitmelerini istemiyorum. Burası güzel bir kent, daha da güzel olabilir. Bu halk onca acı çekmesine rağmen mutlu bir halk. Bu insanların üstüne gelmeseler daha mutlu olacaklar. Burda müthiş bir birliktelik var, bu beni çok etkiledi. Nasıl bir ülke; eşit koşullarda yaşasınlar. Herkesin kendi kültürünü, kendi anadiliyle konuşabildiği enternasyonalizmin hakim olduğu bir ülke…

Teşekkür ederiz.
Biz teşekkürlerimizi sunarız.


Ufuk Çizgisi, 17 Mayıs 2006, Sayı: 38