Pazartesi, 5 Haziran 2006 (20 yıl 4 ay önce)
I- SERMAYE EMEĞİ NASIL TAHRİP EDİYOR
Sermaye emeği tahrip ediyor. Kapitalizmin mutlak genel yasasının güçlü bir toplumsal direnç olmaksızın işleyişi, emek üzerindeki tahribatını her düzeyde artırıyor: “Bir kutupta sermaye birikimi, diğer kutupta, kendi emeğinin ürününü sermaye şeklinde üreten sınıfın tarafında, sefaletin, yorgunluk ve bezginliğin, köleliğin, bilisizliğin, zalimliğin, ussal yozlaşmanın birikimi ile aynı anda olur.” (Marks, Kapital cilt 1) Marks’ın sözleri yeterince açıktır. Ancak “emeğin korunması” mücadelesinin kapsamı hakkında bir ilk fikir verecek kelimelere daha yakından bakacağız.
Sefalet: Mutlak yoksulluk, darlık, sıkıntı içinde olmak. Yeterli beslenme, barınma, ısınma, sağlık, temizlik, su, doğa, eğitim, ulaşım, iletişim, dinlenme, kültür gibi en temel gereksinmelerini karşılama olanağından yoksunluk.
Yorgunluk: Aşırı çalışma ve stres nedeniyle bitkinlik. Çalışma dışı zamanlarda fiziksel, zihinsel, psikolojik olarak tükenmişlik hali.
Bezginlik: Yaşamsal iç dinamizmin, iç isteklerin zayıflaması. Mecalsizlik, karamsarlık, umutsuzluk, beklentisizlik. Yaşamdan usanmışlık, kendini bırakma hali.
Kölelik: İşsizlik ve yoksulluğun artması nedeniyle sermayeye bağımlılığın ve her türlü dayatmasına boyun eğmenin de artması. İradesizleşme, kişiliksizleşme, uç noktalarında ise yalakalık vb.
Bilisizlik: Cehalet. Toplumsal koşullar ve gelişmeler hakkında asgari bir bilgi birikiminden ve doğru bilgi edinme olanaklarından yoksunluk.
Zalimlik: Kendi ezilmişliğinin hıncını kendisi gibilerden, genellikle de kendinden daha güçsüz ve savunmasız bulduklarından çıkarmak. Örneğin Türk işçilerin Kürtlere, erkek işçilerin kadınlara, yetişkin işçilerin çocuklara karşı zalimliği. Eşini, çocuğunu ezme, mahallede okulda çeteleşerek emekçilere karşı terör estirme, “güçlülere” (patrona, şeflere, gerici-faşist parti ve çetelere) yamanarak sınıf kardeşlerine ihanet ve eziyet etme.
Ussal yozlaşma: Sağduyulu düşünme ve davranma yeteneğini yitirme. Psikolojik rahatsızlıkların had safhada artması. Toplumsal-ahlaki düşkünleşme. Lümpenleşme, adi suçları meslek haline getirme, alkolizm, uyuşturucu, fuhuş, pornografi, hastalıklı fanatizm.
Rekabet: Tek tek işçiler arasında olduğu gibi, işçi kesimleri arasında da sermayeden çok birbirlerini tehdit olarak algılamalarına ve düşmanca davranmalarına yol açan, birbirini ketleyici ve geriye çekici, “dibe doğru yarış”. İşçi sınıfı içerisindeki örgütlenme girişimlerinin her seferinde dağılmasının, sınıfına ve ortak çıkarlarına yabancılaşmanın, bireyci ve dar kısımcı yozlaşmanın en önemli nedenlerinden biri.
Robotlaşma: Makinaların, teknolojinin uzantısı haline gelme. Yeteneklerin körelmesi, düşünme inisiyatif ve becerinin yerini tekdüze, ruhsuzlaşmış hareketlerin alması.
Zamansızlık: Çalışma ve geçim sorunu dışında farklı toplumsal etkinlikler için serbest zamandan yoksunluk.
Sefalet birikimi ve emek tahribatının başlıca alanları ise şunlardır: Çalışma koşullarının ağırlaşması. Bir yanda işsizlik artışı, diğer yanda aşırı çalışma, kayıt dışı çalışma, ücretlerin erimesi, tüm sosyal hakların tasfiyesi. Çalışma saatlerinin uzayıp gitmesi, çalışma temposunun artması, idari baskıların ve teknolojik denetimin yoğunlaşması. 150 yıllık mücadelelerin ürünü olan sendikal örgütlülük, grev ve toplu pazarlık hakkı, 8 saatlik işgünü, yıllık, haftalık ve işgünü içerisinde dinlenme süreleri, asgari ücret, asgari çalışma yaşı sınırları, emeklilik, kısmi iş güvencesi, işyeri sağlığı, sosyal sigorta, kadın, çocuk ve göçmen işçilere yönelik haklar ve eşit muamele, angaryanın yasaklanması, işyerlerindeki disiplin ve sağlık kurullarına katılım… gibi haklar birer birer ve iş yasasıyla toptan tasfiye edilmiştir.

Kapitalist çalışma işçilerin büyüyen bölümü için, fiziksel, zihinsel, psikolojik, idari işkence ve terör haline gelmekte, çok yönlü ve bütünsel yıpranmalarını hızlandırmakta, ömürlerini kısaltmaktadır. Çalışma koşullarının ağırlaştırılması, işçilerin çocuk yaştan başlayarak, bedensel, zihinsel ve psikolojik gelişmesinin engellenmesine, ıstıraplarının, hastalık ve sakatlıkların yaygınlaşmasına yol açmakta, fiziksel zihinsel ve manevi işlevlerinin yozlaşmasını hızlandırmaktadır. Sermaye artıdeğerini azamileştirmek saldırganlığıyla, insanın yaşamsal gücünü ta kökünden kavrayıp sıyırmakta, yaygın işsizlik ve kırdan göç koşullarında, emekgücünün yeniden üretilmesi gibi bir kaygı da taşımamaktadır. “Ayrıca, emekgücünün sermaye tarafından tüketilmesi o kadar hızlıdır ki emekçi, yaşamının daha yarısında iken aşağı yukarı bütün ömrünü tüketmiş gibidir. Bu emekçi, ya fazlalıkların arasına katılır, ya da ıskalanın üst basamağından alt basamağına indirilir.” Hatta denilebilir ki işçi kuşaklarının hastalık ve sakatlıklarla yüklenerek adım adım yıkımı, ancak, birincisi, kırlardan akan taze işgücünün sürekli emilmesiyle, ikincisi, yeni işçi kuşaklarının hızlı üretimiyle perdelenmekte ve gecikmektedir! İşçi sınıfı içinde erken evlenmeler ve çok çocuk yapma, adeta hızla tahrip edilmeye karşı bir savunma refleksi gibidir. Daha orta yaşlarda çalışamaz hale gelebilecek işçiler erken ve çok çocuk yapmayı biricik geçim ve gelecek güvencesi olarak görür. Ne var ki bu, anne-babaları çocuklarına getirdikleri para ölçüsünde değer veren “köle tüccarı” haline getirmeye ve tabii ki sermayenin körpe kan iştihasına yarar. Sermaye,
"İnsan soyunun adım adım yozlaşması ve ensonu insanlıktan çıkması olasılığı karşısında, dünyanın batma olasılığı kadar az ilgilidir… Toplumun koyduğu zorunluluklar olmaksızın işçinin sağlığına karşı da yaşayacağı ömrün uzunluğuna karşı da vurdumduymazdır. Maddi ve manevi yozlaşmaya, erken ölüme, aşırı çalışma işkencesi karşısındaki feryatlara şu karşılığı verir: Bizim karlarımızı artırdığı için bunlara üzülmek mi gerek?..” (Marks, Kapital, Cilt 1)
Yaşam Koşullarının Ağırlaşması
Toplumsal yaşamın her alanı, kentsel yerleşim, belediyecilik, tarım, beslenme, sağlık, eğitim, doğa (ormanlar, sular, denizler, hava…), kültür, sanat, spor vb. toplumsal emekgücünün yeniden üretimini gözeten eski biçimleri yıkılarak, daha büyük ve azgın sermaye birikimi alanı olarak yeniden yapılandırılmaktadır. Bu toplumsal emekgücünün yeniden üretimini şu veya bu düzeyde destekleyen her şeyin yıkımı anlamına gelmektedir.
Kentsel dönüşüm planı:
Metropeller başta olmak üzere, kentlerin tümüyle azami sermaye birikimi ve ranta göre yeniden düzenlenmesi. Gecekondu alanlarının ve küçük esnafın yıkımı. Büyük sanayi, yoksul gecekondu bölgeleri, üniversite kampüsleri, cezaevleri gibi toplumsal-siyasal mücadele kaynağı olan mekanların şehir dışına sürülmesi.
Sağlıkta ve emeklilikte dönüşüm planı:
Sosyal güvenlik sisteminde birikmiş muazzam kaynakların ve halk sağlığının yağması. Sağlık ve emeklilik sisteminin özelleştirilerek, dev çaplı bir sermaye birikim kanalı haline gelmesi. Sağlığın dolaysızca metalaşması. İşçi ve emekçilerin sağlık sorunları ne kadar büyürse, tedavi olanaklarının o kadar daraltılması. Çalışmadaki yıpranma ne kadar hızlanırsa emeklilik yaşının o kadar yükseltilmesi. Neoliberalizmin “çalışma karşılığı olmayan ödemeler” demagojisi gereğince, emeklilerin, dulların, yetimlerin, sakatların sosyal ödeneklerinin dilenci sadakası düzeyine düşürülmesi.
Tarımsal dönüşüm planı:
Küçük üreticilerin geniş çaplı yıkım ve tasfiyesiyle, tarımın büyük çaplı sermaye birikimine açılması. Yalnızca 2005 yılı içerisinde tarımsal istihdam 900 bin kişi azalmıştır. Tarım ve hayvancılık ürünlerinin, maliyetleri düşürüp karlılığı artırmak amacıyla yozlaştırılması, zehir saçması (deli dana, kuş gribi, kanserojen maddeler vb.). Toprağın, yüzyıllar boyu onarılamayacak biçimde mahvedilmesi.
Eğitimde dönüşüm planı:
Eğitimin özelleştirilmesi ve dolaysız bir sermaye birikimi sektörü haline getirilmesi. Öğrenci kitlelerinin hem soyulup soğana çevrilmesi, hem de eğitim emekçileriyle birlikte aşırı ucuz işgücü olarak sömürüye açılması. Eğitimde sınıf uçurumunun keskinleşmesi, işçi emekçilerin çocuk okutma olanaklarının daraltılması, aynı zamanda çocuklarına verilen eğitimin, zaten çok kısıtlı olan genel bilimsel, sosyal, kültürel vd. bilgilerden ayıklanarak, çıplak işgücü olmanın teknik gereklerine indirgenmesi. Bilgi üretim sürecinin her zamankinden fazla sermaye birikiminin gereklerine bağlanması ve bilginin metalaşması, sözde “bilgi çağında” emekçi kitleleri her zamankinden koyu bir bilisizliğe itmektedir.
Aynı şey, altyapı alanı için de geçerlidir. Yol, su, elektrik, ulaşım, iletişim, çevre temizliği fahiş fiyatlara satılmaktadır. Doğal ve tarihi zenginlikler, kültür, spor da daha derinlemesine ve genişlemesine sermayeleştirilmekte ve tahrip edilmektedir. Medya, basın-yayın, sinema, spor, müzik, telekomünikasyon, internet, moda-marka fetişizmi, tüketim histerisi gibi biçimlerde kültürün de kapitalizasyonu ve manipülasyonu, emekçilerin daralan serbest zamanlarını ve hayal güçlerini de metalaştırmakta, sermaye birikimine uyarlamaktadır. Tıpkı sermayenin üretim sürecinde çıkardığı artıdeğeri azamileştirmek için canlı emeği tahrip etmesi gibi, toplumsal yaşamın istisnasız her alanının sermaye birikimine bağlanması da “
toplumsal ihtiyaçlarıyla birlikte insanı” boğmakta, yozlaştırmakta, tahrip etmektedir. Metalar dünyası büyüdükçe insanlar dünyası tahrip olmaktadır.
Sermaye birikimi, emekgücünün toplumsal olarak güvenceye alınmasıyla bağdaşmaz. Ve işçi-emekçilerin durumundaki her türlü istikrar ve güvenceyi (sendikal örgütlülük, sağlık, eğitim, konut, küçük mülkiyet, küçük birikimler, büyük aile dayanışması, geleneksel kültür vb.) silip süpürerek ilerliyor. Tıpkı sefalet içinde yaşayan işsizler ordusu gibi bir “canavarın” varlığı gibi, geleneksel ekonomik sosyal kültürel güvencelerin yıkımı da işçinin ve ailesinin tüm varlığını ücret ilişkisine bağlı hale getiriyor. “
İşçilerin hem kendilerini hem de ailelerini kayıtsız koşulsuz köleliğe ve ölüme satmalarını” dayatıyor. Böylece işsizlik, aşırı çalışma ve güvencesizlik, biri ötekini daha hızlı çeviren bir “
emek tahribatı kapanı” yaratıyor.
Düşkünleşmiş nüfus
Nispi artı-nüfusun en dipteki tortusu, ensonu, sefalet alanında bulunur. Serseriler, suçlular, orospular, tek sözcükle ‘tehlikeli’ sınıflar dışında, bu toplum katı, üç kategoriyi kapsar, önce, çalışabilecek durumda olanlar. Her bunalımda yoksulların sayısının arttığını ve iş alanındaki her canlanma ile bunların da azaldığını görmek için İngiltere’deki yoksul istatistiklerine bir göz atmak yeterlidir. İkincisi, yetim ve öksüz çocuklarla fakir fukara çocuklardır. Bunlar, yedek sanayi ordusunun adayları olup, örneğin 1860 gönenç dönemlerindeki gibi hızla ve çok sayıda faal emek-ordusuna katılırlar. Üçüncüsü, ahlak düşkünleri, zavallılar, çalışamayacak durumda olanlar, işbölümü nedeniyle uyum yeteneğinden yoksun kalmış çaresizler; normal emekçi yaşını aşan kimseler; sayıları tehlikeli makineler, madenler, kimyasal işler vb. ile artan sanayi kurbanları, sakatlar, sayrılılar, dullar. Yoksulluk, faal emek-ordusunun hastanesi, yedek sanayi ordusunun safrasıdır. Sefalet, nispi artı-nüfusla birlikte ürer ve biri diğerinin zorunlu koşuludur; artı-nüfusun yanısıra yoksulluk, kapitalist üretimin ve zenginlik artışının bir koşulunu oluşturur. Bunlar, kapitalist üretimin zorunlu koşulları arasında yer alırsa da sermaye, bunun büyük kısmını, kendi omuzlarından kaldırıp, işçi sınıfı ile alt orta-sınıfın omuzlarına yüklemenin yolunu çok iyi bilir. (Marks, Kapital. cilt 1)
Marks’ın saptamalarında yapılması gereken tek değişiklik, emperyalist ve bağımlı kapitalizmin genel krizi koşullarında, işsizlik ve yoksullukta her kriz devresiyle sıçramalı bir gelişme olduğu, fakat ekonomik canlılık dönemlerinde önemli bir azalma olmadığı, sefalet birikiminin ve onun içindeki düşkünler tabakasının genişlemeye devam etmesidir. Dünyanın bir çok ülkesinde, “düşkünler tabakası” nüfusun yüzde 15′i ile yüzde 30′u arasında dehşetli bir büyüklüğe ulaşmıştır. Türkiye’de de bir yandan çalışma yeteneğini yitirenler, fiziksel zihinsel psikolojik olarak sakatlanmışlar, yardıma muhtaç hale gelenler, evsizler, sokak çocukları diğer yanda dilenciler, lümpen kesimler, tinerciler, alkolikler, uyuşturucu müptelaları, hırsız dolandırıcı ve kapkaçcılar, sokak kadınları ve travestiler, “fanatikler”, psikopatlar, mafya ve çeteler, cinnet geçirenler, intihar edenler… her biri şu veya bu biçimdeki sarsıntılarla toplumsal gündem olmakla kalmayan, toplumun dokusunu ve kültürünü etkileyen ve değiştiren bir büyüklüğe ulaşmışlardır. “Kiralık katil piyasasının” bazı durumlarda, bir karton
Marlboro parasına kadar düşmüş olması, sefalet ile düşkünleşme bağıntısında başka söze gerek bırakmaz. Bu tabakalar burjuvazi ve üst orta sınıfların can ve mal güvenliğini tehdit ettiklerinde, toplumsal krize yol açtıklarında polis operasyon yapmakta, medya kampanyaları açılmakta, fakat emekçi ve orta sınıfların bu tabakalardan korunma çabası, her yere polis, asker, özel güvenlik, kamera sokmak için istirmar edilmekte, diğer taraftan mafyacılık, çeteleşme, uyuşturucu, fuhuş vb. devasa bir sermaye birikim kanalı ve yanı sıra, kitleleri düşkünleştirme aracı olarak, körüklenmekte, özendirilmekte ve meşrulaştırılmaktadır.
İşçi sınıfı içerisinde, emekçi semt halkı içinde, yardımlaşma-dayanışma ve özsavunma geleneklerinin çözülmesi, onları neoliberal yıkım ve yozlaşmaya, yanı sıra lümpen tabaka ve kültürden etkilenmeye daha açık hale getirmektedir. Kaldı ki işçi sınıfı lümpen tabakalardan duvarla ayrılmamıştır. Deklase tabakalar, marjinal kesimler olmaktan çıkmış, emekçi sınıfların sefalet birikimi temelinde genişlemiş ve alenileşmiş, bazı yanlarıyla işçi sınıfının da “içine nüfuz etmiştir”.
“Kriz, toplumsal-kültürel alanda sarsıcı ve yıkıcı etkilerini ortaya koymakta, deklase sınıf tutumları; ruhsal çöküntü hali ve ahlaksal bozulmalar emekçi sınıfları da sarıp sarmalamaktadır. Hatta ekonomik çöküntünün şiddeti, yaşamları üzerinde çok daha ağır, çok daha derin sonuçlar yarattığı için bozulma öğeleri onların içerisinde çok daha fazla, çok daha bayağı biçimlere bürünerek ortaya çıkabilmektedir.” (Bir Adım Daha)
En yoksul ve çaresiz kesimlere, başını
Dünya Bankası’nın, belediyelerin, dinci-gerici ve faşist organizasyonların çektiği “yardımları” ise, yoksulluğu düzene bağlayarak yeniden üretmenin, bir kısmını gerici-faşist kadrolaştırmanın aracı olmaktadır.
Sınıf Karakterinde Tahribat
Ne var ki tüm bunlar, yalnızca emekgücünün değil, sınıf karekterinin tahrip olmasının nedeni ve sonucudur. Sosyalizmin ve devrimci hareketin manevi otorite kaybı, teknoloji ve üretim organizasyonunda değişimler, işsizlik ve yoksulluk, enformal ve hizmet sektörlerinin şişmesi, üretim ve istihdamın parçalanması, işçi sınıfının katmanlı ve heterojen yapısı,
“dibe doğru rekabet”, düzensiz çalışma biçimlerinin yaygınlığı, muazzam yeni proleterleşme dalgaları nedeniyle işçiler içerisinde de istikrarsız ve dağıtıcı ara sınıf karakterinin yaygınlığı, meta ilişkilerinin hemen hiç bir boşluk bırakmadan genişlemesi, geleneksel işçi hareketinin çözülmesi, geleneksel örgütlenme ve mücadele biçimlerinin etkisizleşmesi… Tüm bunlar, geniş işçi kitlelerinde nüve halinde sınıf bilincinin, kendiliğinden sendikal bilincin dahi gelişmesini zorlaştırmakta ve onu proletarya dışı ve anti-proleter akımlara, düşünce ve davranış biçimlerine, yaşam tarzına daha açık hale getirmektedir. İşçi sınıfının tarihinde görülmemiş biçimde, sosyal reformizm, sosyal demokrasi, sendikalizm ve ekonomizmden bile geriye kırılan biçimde, dinci-gerici, ırkçı-şoven, liberal akımların istilasına uğraması bunun en dehşetli göstergesidir. Çoğu işçinin kendini dini, mezhebi, milliyeti, hatta tuttuğu futbol takımı vb. ile tanımlaması da bunun bir göstergesidir. Çünkü bu onların neye inandıklarını, çareyi nerede aradıklarını gösterir. Ve laik-dinci, Türk-Kürt eksenlerinde nasıl bölündüğünü de.
İşsizlik, aşırı parçalanmışlık, dağınıklık, rekabet, düzensiz çalışma biçimleri, sık iş değiştirme, belirsizlik, güvencesizlik.. tüm bunlar, sağlam ve uzun vadeli ilişkiler kuramayan, bireysel ve kısa vadeli kaygıları ön plana çıkaran, diğer işçilere ve örgütlülüğe güvensiz, çalışma ve yaşam koşullarından ne kadar hoşnutsuz olsa da kalın bir kayıtsızlık maskesi arkasına saklanan, oldukça yüzeysel, pragmatist, uyumcu, dirençsiz ve kararsız bir işçi tipolojisini yaygın olarak üretmektedir: “Karakter aşınması!” Geniş işçi kitleleri içerisinde yaşam tarzı, duygu ve düşüncelerde ara sınıf özellikleri gibi, deklase (sınıf dışı, sınıf altı, yozlaşmış) özellikler de az raslanan bir şey değildir. Yaygın işsizlik, güvencesizlik, örgütsüzlük nedeniyle emekgücünün değersizleşmesi koşullarında, kendini burjuvazinin ve piyasanın (işgücü piyasasındaki rekabet!) gözünden salt meta olarak görmenin getirdiği güçsüzlük ve çaresizlik hissi, yabancılaşma, sürüklenme, boyun eğme, kişiliksizleşme, kölelik derinleşmiş olarak yaşanmaktadır:
“Patron ve şefler anana küfür etse boynunu eğip sesini çıkarmadan çalışmaya devam edeceksin!” Yanı başındaki iş arkadaşı, komşusu vd. işten atılsa, kaza geçirse, büyük bir sıkıntı yaşasa, yardıma ihtiyacı olsa dönüp bakmayan işçi ve emekçiler vardır. Burjuvazinin saldırıları ve bombardımanı karşısında, genel bir sersemleme ve uyuşma hali ve bırakalım proleteri, insani reflekslerde bile bir zayıflama görülmektedir.
II-EMEĞİN KORUNMASI NEDİR? BU KAMPANYA İLE NE AMAÇLIYORUZ? İŞÇİ SINIFINA VE BİZE NE KAZANDIRACAK?
Tüm bunlar aynı zamanda, işçi sınıfının geleneksel sınıf karakterinin etkisizleşmesi ve çözülmesinin yansımalarıdır. Bu etkisizleşme ve çözülme zemininde ortaya çıkmaktadır. Muazzam genişleyen ve heterojenleşen yeni işçi kitlelerini kucaklayan yeni ve daha yüksek bir sınıf oluşumu ise yaygınlaşan, kitleselleşen, daha uzun soluklu ve militan mücadeleler sonucunda gelişecektir: “
İşçi kitleleri mücadele içinde sınıflaşır.” (
Marks) Geniş işçi kitleleri, kolektif düşünme ve davranma yeteneğini, her türlü bireycilik, gericilik ve gevşekliğe karşı savaşımı, proletaryaya özgü dayanışma, disiplin, özgüven, iç dinamizm, kararlılık, yılmak bilmez ortak çaba, uzun soluklu direşkenlik, militanlık gibi erdemleri ancak örgütlülük ve büyüyen mücadeleler içerisinde edinirler.
Günümüzde her şeye karşın emekgücü ve sınıf karakteri tümden yozlaşıp gitmiyorsa, bunun en önemli nedeni, alt düzeyden de olsa küçük küçük işçi direnişlerinde kısmi artış eğilimidir. Ancak bu küçük küçük direnişler, devrimci-demokratik sendikal-siyasal etkinin olduğu az sayıdaki kısmen soluklu-militan direniş bir yana bırakılırsa, oldukça kırılgan ve marjinal kalmaktadır. Daha geniş işçi kitlelerini canlandırma, emekgücü ve sınıf karakterindeki genel tahribatı durdurma gücünden yoksundur. Mevcut işçi direnişleri genellikle, ekonomik ve çalışma koşullarına ilişkin mücadelenin en geri ve en dar düzeyinde (örneğin işten atılmalar, ücretlerin ödenmemesi gibi) ortaya çıkmakta, yaygınlaşma ve yığınsallaşma olanağı bulamamaktadır. Sendikalaşma girişimlerinde kısmi bir artış olsa da mevcut sendikalar “emeğin korunması” işlevini çoktan yitirmişlerdir. Yalnızca mevcut sendikalarda değil, işçi kitlelerinin genel ekonomik-sendikal mücadelesinde süregiden bir sıkışma kendini göstermektedir.
1- Emeğin korunması
Oysa, toplumsal emeğin sermaye karşısında her gün uğradığı ağır eziyet ve tahribattan bir ölçüde korunabilmesi bile, sermayenin gemi azıya almış şiddetinin karşısına kudretli bir toplumsal engel dikmesiyle ancak mümkün olur. Çünkü toplumsal emeğin korunması ve fizik ve moral olarak yeniden üretilmesinin asgari düzeyde güvenceye alınması dahi ancak toplumsal olarak gerçekleştirilebilir. Bu, tek tek kapitalistlerin işçiler üzerindeki pervasızlığına ve tahripkarlığına karşı özsavunma mücadelelerinin yaygınlaşması ve ortaklaşması ile başlar. Bir bütün olarak kapitalist sınıfı, işçi sınıfının çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi taleplerini ve iradesini genel olarak yasalar ve kurumlaşmalar ile tanımak zorunda bırakan bir mücadeleye doğru gelişir. İşçi sınıfının örgütlenen, yaygınlaşan, kitleselleşen, militanlaşan, ısrar ve sonuç alıcılık katsayısı artan mücadelelerle, kendi emekgücünün kullanımı ve yaşam koşulları üzerinde sermayeyi ve devletini bağlayıcı bir yaptırım ve pazarlık gücüne sahip olmasını gerektirir. İşçi kuşakları, tüm yaşam enerjilerinin geriye hiç bir şey bırakmamacısına soğurulmasını, kemiklerinin çaresizliğe tükürülmesini, yaşayan cesetler olmayı ve yozlaşıp gitmeyi ancak böyle engelleyebilir. Yaşadığı her günkü fizik ve moral boğazlanmadan, bunun yarattığı ezici sorun ve tahribatlardan ancak böylelilikle başını kaldırıp, kendine gelme, soluk alma, özsaygısını kazanma fırsatı bulabilir.
Emeğin korunması ilkesinin işçi sınıfı açısından anlamı, kendini en iyi Marks’ın şu satırlarında gösterir. Bu ilkenin, işçi kitlelerinin büyüyen mücadeleleriyle en dar ve ilkel biçimleriyle dahi hayata geçmeye başlaması, yani sermayeye sınırlamalar ve düzenlemeler getirilmesini sağlaması,
fabrika işçilerinin hem fizik hem moral yönden yeniden doğuşları ile birlikte, en kör gözleri (yani işçi ve emekçilerin en geri kesimlerinin gözlerini bile) açtı. Yasal sınırlamalar ile düzenlemelerin, yarım yüzyıl süren bir iç savaş sonucu kendilerinden adım adım sökülüp alındığı patronlar”ın, yolu açılan sınıf mücadelesine karşı “direnme gücü gitgide zayıfladı, oysa aynı sıralarda, işçi sınıfının saldırı gücü, doğrudan bu sorunla ilişkili olmayan toplumun sınıflarındaki müttefiklerinin sayısı ile birlikte arttı. 1860′tan sonraki (sınıf mücadelesindeki) daha hızlı ilerlemenin nedeni budur. (Marks, Kapital, cilt 1)
İşçinin ailesiyle birlikte eğitimi, sağlığı, morali ve onuru için, düşünsel ve kültürel gelişimi için, toplumsal etkinliklerini ve toplumsal ilişkilerini sürdürebilmesi için, bedensel ve düşünsel etkinliklerini serbestçe kullanabilmesi için, emeğin korunması ilkesinin çalışma ve yaşamın genel ve düzenleyici bir ilkesi haline getirilmesi zorunludur. Bu ilkenin işçilerin her günkü dişe diş mücadelesiyle, fiili toplu sözleşmelerle yaşam bulmaya başlaması, işçilerin yalnızca fizik ve moral olarak canlanmalarını sağlamakla kalmayacak, sınıf mücadelesinin ilerlemesinin de önünü açacaktır.
2- Sınıf karakterinin korunması ve geliştirilmesi
Kapitalist gelişimin ilk aşamalarında sendikalar, işçilerin dağınıklık ve çaresizliğinden sınıf örgütlenmesinin ilk esaslarına bir geçiş anlamını taşıdıkları ölçüde, işçi sınıfı açısından çok büyük birer adımdılar. Hiç bir yerde sendikaların aracılığı olmadan, sendikalarla işçi sınıfı partisi arasında karşılıklı etkileşim olmadan, proletaryanın gelişimi sağlanmadı ve sağlanamazdı. (Lenin, Sol Komünizm: Çocukluk Hastalığı)
“Kölece Çalışmaya Kölece Yaşamaya Hayır!” kampanyasının önemli bir çıkış noktası budur. Militan sendikal örgütlülük ve mücadelenin yığınsallaşması ve bunun işçi sınıfı partisiyle bağı, işçilerin dağınıklık, çaresizlik ve yozlaşma eğiliminden çıkıp, asgari düzeyde bir sınıf karakteri kazanmaya geçişinin olmazsa olmaz bir koşuludur. Geniş işçi kitlelerin çalışma ve yaşam koşullarının ağırlığı ve yozlaştırıcılığına karşı savaşımı, her zaman işçi sınıfı hareketinin başlangıç noktası ve başlıca yığınsallaşma dinamiği olmuştur. Günümüzde de işçi kitlelerinin sınıfsal çözülme ve yozlaşma eğiliminden yeni ve daha yüksek bir işçi sınıfı oluşumuna geçmesini kolaylaştıracak ve hızlandıracak olan kaldıraç, güncel ve yakıcı talepler doğrultusunda mücadeledir.
İşçi sınıfının acil genel talepleri, “
işçilerin eylemini birleştiren ve sınıf mücadelesinin gereklerini ve işçilerin bir sınıf olarak örgütlenmesini doğrudan kolaylaştıran ve hızlandıran talepler”dir. (
Marks, Kugelman’a Mektuplar) Güncel ve yakıcılaşan talepler için mücadele pratiği, günümüzde son derece geri durumdaki işçi kitlelerini uyandırmanın, onlara ilk sınıfsal eğitimlerini vermenin, dayanışma, direşkenlik, disiplin yeteneklerini geliştirmenin okuludur. Kampanyamız, işçi kitlelerinin sınıfsal oluşumu ve güç toplamasıyla, komünistlerin güç toplama olanaklarının geliştirilmesini birleştirir. Toplumsal koşulların, işçi sınıfının militan ve birleşik bir sınıf karakteri kazanmasına olanak verecek kadar olgunlaşmadığı durumlarda, bu koşulların oluşturulması açısından, sendikal örgütlülük ve mücadele ile parti mücadelesi arasındaki karşılıklı etkileşimin geliştirilmesi daha da yakıcılaşır. Günümüzde de işçi sınıfı, çözülmekte olan geleneksel yapısı, örgütlenme ve mücadele biçiminden, değişen mücadele koşulları temelinde daha yüksek bir sınıf karakterine geçiş yapma doğrultusunda büyük zorluklarla karşı karşıyadır. Emeğin çok daha karmaşık, fakat çok daha ileri biçimlerde toplumsallaşma süreci, daha gelişkin bir işçi sınıfı hareketine olan tarihsel eğilimi de ortaya koymaktadır. Fakat bu “geçiş” kendiliğinden olmayacaktır. Bizzat işçi kitleleri içinden, onları
daha ileri bir işçi sınıfı oluşumuna ve hareketine doğru çekecek, lokomotif devrimci sendikal ve siyasal gücün bilinçli ve ısrarlı bir çabayla yaratılması gerekir. Bu son derece zorlu “geçiş” sürecine, bizzat sınıfın içinden devrimci sendikal ve siyasal bir güç oluşturarak önderlik geliştiren güç, gelecekte sınıfın çok daha geniş kesimlerinin desteğini kazanacaktır.
3- Güçlerin dönüştürülmesi
Emeğin ve sınıf karakterinin korunması ve geliştirilmesi mücadelesi, komünist hareketin ve kadroların gelişimi açısından da yakıcı önemdedir. İşçi sınıfı ve kitlelerin dağınıklığı ve gevşekliği, iç dinamizminin cılızlığı, istikrarsızlığı, kırılganlığı, örgütlenme ve mücadele deneyiminin zayıflığı, gökten inmemiş, bu koşullarda şekillenmiş kadro ve aktivistlerde de yansımasını bulmaktadır. İşçi sınıfı içerisinden gelenler dahil, çoğu aktivist, gerçek proleter karakterden, bunun gerektirdiği yaşam ve düşünce tarzından oldukça uzaktır. Örgütlenme, kendi yaşamını ve benliğini devrimci proleter hedef ve idealler doğrultusunda örgütleme, kitleleri örgütleme yeteneği zayıftır. Oldukça gevşek, istikrarsız, kırılgan, uzun soluklu direşkenlikten yoksun bir ara sınıf devrimciliği, “part-time devrimcilik” biçimi, kadro ve aktivistler arasında da yaygındır.
Kitlelerin yaşadığı hergünkü sıkıntılar ve tahribatı, yalnızca en yakın işçi-emekçi çeperimizde değil, bazı biçimleriyle bizzat kadro ve aktivistlerimizin kendisinde görmek zor değildir. Hergünkü faaliyetlerimizde sık sık bu sıkıntı ve tahribata tosladığımızı, engellendiğimizi, sınırlandığımızı hissederiz. Örneğin işçilerin aşırı çalışma sorunu nedeniyle işçi toplantıları ve faaliyetleri yalnızca pazar günlerine sıkışıp kalır. İşçi ilişkilerinin aşırı çalışma, parasızlık, yorgunluk, kendilerinin ya da ailelerinin sağlık sorunları, işten atılma korkusu gibi nedenlerle çeşitli etkinlik ve faaliyetlere gelmemesi durumuyla çok sık karşılaşırız. Yalnızca bu örnekler bile, komünist mücadelenin sınıfın mevcut durumu tarafından nasıl sınırlandığını, alanının alabildiğine daraltıldığını göstermeye yeter. Sınıf çalışmasına yönelim içerisindeki çoğu yoldaşımız da sınıfın durumundan kaynaklanan bu engellenmeyi hisseder hissetmesine, ancak bunu daha ziyade tek tek işçilerin durumuyla ilgili bir sorun olarak görür ve işçi ilişkilerini bu engelleri aşmaları doğrultusunda iradi bir zorlayıcılık ile yetinir. Bu yaklaşım, emeğin korunması mücadelesi taleplerinin de sınıfın öz talepleri değilmiş de bizim işçilerden talebimizmiş gibi bir yabancılıkla ele alınmasında da kendini gösterir.
Oysa her sorun, çözüm dinamiğini de kendi içinde taşır. Dışsal bir engel olarak görünen bu sorunların tümü, işçi kitleleri tarafından, onların içinden, kendi öz talepleri olarak kavranıp benimsendiği ölçüde, en yaygın ve açılım sağlayıcı sınıf mücadelesi dinamiği haline gelebilir. Ancak bunun için, tek tek işçi ilişkilerini, devrimci bilinç ve iradeyle bu sorunların (zamansızlık, parasızlık, yorgunluk, işten atılma korkusu, istikrarsızlık, yarı-lümpenlik, sağlık sorunları, kişisel düzen içi ilgi alanları vb.) üstüne çıkmalarını sağlamak için gösterdiğimiz çaba ve zorlayıcılığı, sınıfın içinden ve sınıfla birlikte, sınıfın bütününün bu en geri sınırları aşması ve yeni bir düzleme geçebilmesi için göstermeliyiz: Sınıfın içinden kazandığımız ve kazanacağımız güçlerle yürüteceğimiz, daha geniş kitlelere buluşturacağımız, kendi öz talepleri olarak kavramalarını ve benimsemelerini sağlayacağımız, süreklileşmiş, derinleşmiş, alansal ve alan içi odaklanmalarla, yerleşiklik kazanmış kitle çalışması! Mevcut kadro ve aktivistlerimizin yapısında, bu doğrultuda alınmaya başlayan yola karşın, halen daha gelişkin ve doğallaşmış bir kitle çalışmasının gerekleriyle sürtüşen ve çelişen hayli pürüzlü yan vardır. Bu pürüzlerin en vahim olanların başında da kitlelerin yakıcılaşan sıkıntı ve sorunlarına karşı ilgisizlik (ya da en fazlasıyla bunları genel bir ajitasyon-propaganda malzemesi olarak görmek), sosyal beceri ve girişkenlikte olağanüstü zayıflık, kitlelerin günlük yaşantısı içinden derinleşmemek ve belli bir yerdeki belli bir zaman kesitindeki kitlelerin özsavunma istemlerini ve dinamiklerini somut olarak çıkarsayamamak, kitleleri buradan harekete geçirip ilerletmeye odaklanmamaktır. Bunları gidereceğiz.
***
Yazımız “
İşçi sınıfı içindeki en ileri güçlerin kazanılması”, “Kampanyanın çok yönlü ve bütünsel kapsamı”, “Ekonomik ve siyasal mücadele arasındaki kopmaz bağ” başlıklarıyla devam edecektir.
Ufuk Çizgisi, 17 Mayıs 2006, Sayı: 38