Ortadoğu’nun emperyalist hegemonya savaşlarıyla kanlı bir bölgesel savaşa doğru sürüklendiği bu süreçte anti emperyalist mücadele ve görevler sorununa yaklaşım kritik bir anlam kazanıyor
Aylara yayılan Suriye “krizi”, 18 Temmuz’da Ulusal Güvenlik Binası’na yapılan saldırıyla yeni bir evreye girdi. Gerçekleşen saldırının amacı belli: Çeşitli nedenlerle cesaret edilemeyen Libya ya da Irak benzeri bir saldırıyı gerçekleştirebilmek için gerekli altyapıyı hazırlamak! Gerici BAAS diktatörlüğünün, kanlı bir iç savaşla içiçe geçecek şekilde çözülüp, son olarak havadan ve karadan müdahalelerle yıkılmasına uygun bir altyapının hazırlanması sürecini hızlandırmak! Şimdiye kadar işi ağırdan almalarına neden olan uluslararası, bölgesel ve Suriye’nin etnik yapısının heterojen özelliklerinden oluşan karmaşık denklemi emperyalist müdahale lehine çözmek!
Şimdiye kadar
Ortadoğu’nun emperyalist küreselleşmeyle daha içerden, daha kapsamlı ve derinlemesine entegre edilmesi hedefinin adı W. Bush döneminde Genişletilmiş Ortadoğu Projesi (GOP) olarak tanımlanmıştı.
GOP’un stratejik hedeflerinden biri de “Ortadoğu’nun Balkanlaştırılması"ydı. Çoğu gerici askeri diktatörlüklerden oluşan merkezi ulusal devletlerin etnik ya da mezhepel temelde küçük parçalara bölünmesi hem İsrail’in ve emperyalizmin güvenlik stratejilerinin ihtiyacı olarak şekillenen bir tercihti hem de bu küçük parçalar içinde doğal kaynak bakımından zengin dilimlerin emperyalist-kapitalist dünya sistemine daha derinlemesine entegrasyonunu sağlamak gibi ekonomik bir amaç güdülüyordu. 2002 sonlarından itibaren o zamanlar yayınlanan Ufuk Çizgisi’nde altı çizilen GOP’un bu stratejik amacı kapsamında ilk eldeki hedef ülkeler olarak Saddam yönetimindeki Irak, Suriye ve İran sayılıyor; bunların yanı sıra Pakistan, Ürdün ve Mısır gibi ABD işbirlikçisi diktatörlüklerin hüküm sürdüğü ülkeleri de bu akıbetin beklediği vurgulanıyordu.
GOP stratejisi, emperyalist kapitalizmin yaklaşık 5 yıldır içinde debelendiği yapısal krizle birlikte daha güçlü ve aynı zamanda acil anlamlar kazandı. Emperyalist kapitalizm, artı değer sömürüsündeki tıkanmanın kar oranları üzerinde yarattığı düşme eğilimini aşmak zorunda! Eski birikim modelinin (neoliberal model) sınırlarına dayanması nedeniyle genişletilmiş yeniden üretime sokmakta zorlandığı devasa oranlarda birikmiş sermayeyi değerlendirebileceği/yeni artı değer sömürüsüne tahvil edebileceği yeni pazarlar yaratmak zorunda! Ortadoğu’dan Afrika ve Kafkaslar'a kadar geniş bir coğrafyanın engelsizce sömürüye açılması; neoliberal birikim politikaları doğrultusunda bu bölgelerde girilen yönelimin daha güçlü bir entegrasyonla ileri bir düzleme taşınması, gelinen noktada zorunludur!
Tüm bir emperyalist sistem ve onun bugün öne çıkan aktörlerinin (ABD, AB’nin çekirdeğini oluşturan Almanya-Fransa, Rusya, Çin, Japonya) bu konuda farklı bir yaklaşımları yoktur. Sorun, son 30 yıllık birikim politikaları ve iş bölümü içerisinden yeniden şekillenen dünya dengelerindedir. Ekonomide yaşanan yapısal tıkanmanın emperyalist güçler arasında daha açık hale getirdiği rekabet ve hegemonya arayışlarının kızışmasındadır. Bu yıllar içerisinde emperyalist sistemin ABD hegemonyasındaki tek kutupluluktan uzaklaşarak giderek çok kutuplu bir nitelik kazanmaya başlamasındadır!
Elbette sorun sadece emperyalist kapitalist kampta yaşanan bu yeni düzlem farklılaşmasında değildir. Bir de bu yıllar boyunca uygulanan politikaların hem bölgesel güçlerin konumunda, hem de bölgenin ezilen halkları üzerinde yarattığı dönüşüm ve farklılaşmaların toplam diyalektiği söz konsudur. Tarihsel gelişme, kendi içinde yeni çelişki ve çatışmalar, birlik ve ayrışmalar yaratarak şimdi yeni bir düzleme geçişi zorluyor. Bu böyle olmasaydı yani daha önce uygulanan birikim politikaları şimdiyi ve geleceği belirleyecek yeni bir düzlem yaratmamış olsaydı bölgenin emperyalist kapitalist sisteme daha ilerden entegre edilmesi sorunu bu denli karmaşık özellikler kazanmazdı.

Ortadoğu’da yaşanan altüst oluşları bu toplam gerçeklerle birlikte ele aldığımızda bir geçiş dönemi karmaşası ve kaosu ile karşı karşıya olduğumuz ortada. Emperyalizmin eski ihtiyaçları temelinde şekillenip, istikrar vaadettikleri ve neoliberal birikim politikalarında asla ayak sürümedikleri için korunan rejimler, sömürü-zulüm ve yıkım politikalarının karşılığını halk isyanlarının basıncıyla yıkılarak aldılar. Emperyalist güçler, isyanlar karşısındaki ilk şoku atlatır atlatmaz, ortaya çıkan durumu kendi yeni ihtiyaçlarına uygun bir entegrasyon sürecine tabi kılmak için uğraştılar.
Tunus’ta başlayıp Mısır üzerinden bölgeyi de aşıp küresel bir esin kaynağı haline gelen bu isyanlar, 20. yüzyılda başlayıp 21. yüzyılın ön günlerine kadar sürdürülebilen, ama vadesi de dolmuş tüm bir ilişkiler sistemini çözdü. Fakat isyana kalkan bölge halklarının eskinin yerine koyacakları bir alternatiften, buna uygun bir örgütlülük ve siyasal önderlikten yoksun olmaları emperyalist güçlerin bölgedeki yeni işbirlikçileri eliyle oraları yeni bir düzlemde kontrol altında tutmalarına zemin hazırladı. Tüm bu gelişmeler GOP stratejik planının yeni durum içinde daha kritik bir anlam kazanmasına neden oldu. Elbette ki eskisiyle kıyaslanmayacak ciddi güçlüklerin öne çıktığı bir zeminde…
Her şeyden önce küresel kriz ve bunun yarattığı ciddi sıkışmalar söz konusuydu artık. Kimi noktalarda daha hızlı hareket etme zorunluluğu, birikmiş çelişki ve çatışmaların da daha aleni bir şekilde ortaya dökülmesine vesile oldu. Suriye’de olup bitenler tüm bu çelişki ve çatışmaların, sistemin sıkışma noktalarının, çıkmazlarının, aynı zamanda son on yıllarda yaşanan eşitsiz gelişimin tüm yansımalarını da ayan beyan hale getirdi. Bölgenin bundan sonrasını gerçek bir kaosa sürükleyecek çok boyutlu patlama dinamiklerini bir ayna gibi ortaya serdi.
Bölgenin kendiliğinden patlamalarla yılların birikmiş sorunlarını adeta kusması, aynı zamanda tüm bölgeyi kesecek yeni dinamikleri daha bir belirginleştirmesi (hem bölge halklarının direniş dinamiklerini, hem bölgede oluşamaya başlayan yeni güç dengelerini, rekabet ve çatışma dinamiklerini) onun hızla yeniden düzenlenmesini de zaruri kıldı.
Libya deneyinin amacı
Libya saldırısı bu yönelimin startı oldu adeta. Mısır ve Tunus’ta halk hareketlerine dayanan altüst oluşun içerden denetim altına alınması şeklinde seyreden süreçlerden farklı bir yol izlendi. Keza Mısır ve Tunus’taki ayaklanmalar, emperyalist kapitalistlerin de hoşuna gitmemiş, hatta panikletmişti! Fakat bu paniklerini hızla atlatıp bölgedeki en has diktatörlerini gözden çıkararak isyanı içerden denetlemenin yol ve yöntemlerine odaklanmışlardı. Libya saldırısı, üzerlerindeki sersemliği atlatıp durumu kontrol altına almaya yöneldikleri etapta ortaya çıktı.
Bu saldırı, iş, tüm tarihsel dengeleri altüst eden halk isyanlarının yarattığı arayışlara kalmadan dolaysız denetim kurmak anlamına geliyordu. Kısacası bu arayışların yeni isyan patlamalarına dönüşmesini engellemeyi hedefliyordu. Baştan ve doğrudan denetim kurmayı… Çürümüş dengesiz bir diktatörlük olarak Kaddafi diktatörlüğünün görece daha kolay bir lokma olmasının dışında Libya bölgesel konumu itibariyle de en kolay lokmaydı. Politik olarak bölge dengelerini sarsacak bir jeostratejik-politik konumda değildi. Onu denetlemeyi garantiledikten sonra petrolü dışında emperyalist kapitalizm için fazla bir risk içermiyordu. Saldırının ortaya çıkaracağı kaotik sonuçlar, iç savaş, parçalanmalar çevreyi etkileyecek tektonik anamlar taşımıyordu. İran ve Suriye’den önce böyle bir laboratuvarla işe başlamak, hem süreç yönetiminde deneyim kazanmak hem de bölge halkının bu tür müdahalelere ruhsal olarak alıştırılması açısından önemliydi. Söylem daha önce Irak’tan tanıdığımız söylemdi: Diktatörlükler yıkılıyor, halk özgürleştiriliyordu!
Suriye’ye saldırının ilk adımları, Libya’nın parçalanıp kanlı bir iç savaşa sürüklendiği o günlerde atıldı. Yaklaşık 17 aydır dev bir dezenformasyon kampanyası eşliğinde zamana yayılmış bir şekilde sürüyor. Bu tür “müdahaleler” için 17 ay uzun bir zamandır. Bu kadar uzamış olması da yeni riskler kadar olasılıkların fiili gerçeğe dönüşmesi anlamına gelir.
Bu gerçeğe rağmen bu aylar boyunca neden Libya’dakine benzer bir saldırı yapılamadı? Şimdi 18 Temmuz’da Ulusal Güvenlik Binası’na yapılan ve Esad rejiminin çekirdeğinde ciddi kayıplara neden olan saldırıyla birlikte süreç nasıl bir evrim izleyecek? Bu sürecin ön görülebilir sonuçları önümüzdeki dönemde ezilen halklar açısından hangi risk ve olanaklarla birlikte sözkonusu olacak? Emperyalist güçler, bölge gücü olmaya soyunmuş olanlar Suriye’deki dengeyi bozduklarında hangi sonuçlar ve yeni denklemler ortaya çıkacak ? Bu denklem(ler) bölgenin bundan sonrası açısından hangi sonuçlara gebe olacak? … Sorular çoğaltılabilir…
Suriye’de süreç neden bu kadar uzadı?
Çünkü Suriye Libya değil! Suriye tek başına Suriye de değil; aynı zamanda İran-Irak-Lübnan’dır! Ve hatta Rusya ve Çin’dir. Suriye’ye yapılacak bir saldırı Ortadoğu’nun en hassas fay hattını oluşturan İran, Irak ve Lübnan’ın da işin içine gireceği ve ucu bölgesel savaşa açık bir domino etkisini göze almak demektir. Mısır ve Tunus’taki halk isyanlarından sonra hareket alanı önemli oranda daralan İsrail gibi son derece özel bir gücün, bu sıkışmışlık içinde çılgınca girişimlere kalkışması ve sürecin tamamen kontrolden çıkacağı bir mecraya akması olasılığını göze almak demektir. Tepeden tırnağa nükleer ve kimyasal silahlarla donanmış hasımların (İsrail ile İran) bu silahları devreye sokması riskini göze almak demektir.
Ekonomik alanda giderek güçlenen ve askeri politik gücüyle emperyalist kampın önemli aktörlerinden biri haline gelen Rusya’nın Akdeniz’e açılan tek kapısı olan Tartus Limanı’ndaki deniz üssü üzerindeki haklarından kolay kolay vazgeçmeyeceği ortada. Bu üs ve bir bütün olarak Suriye’yle olan ekonomik-siyasi-askeri ilişkileri, Rusya açısından kolay vazgeçilir nitelikte değil. Suriye’nin emperyalist rekabetin en kritik alanlarından biri olan Ortadoğu’ya bağlayan önemli bir bağlantı noktası olduğu düşünüldüğünde nasıl bir stratejik anlam taşıdığı anlaşılacaktır. NATO’nun Rusya’yı sarmalayacak şekilde Türkiye başta olmak üzere pekçok noktaya füze kalkanları yerleştirdiği bir konjonktürde bu hiç kolay değil!
Elbette Rusya da daha önce Gürcistan’da yaptığına benzer bir meydan okumaya girişebilecek pozisyonda olmadığını biliyor. Fakat ona benzer bir tutum almasa da, Suriye konusunda belli güvenceler elde etmeden pes etmeyeceği ortada. Şimdilik BM’lerdeki veto yetkisini kullanarak, Suriye’yi modern silahlar konusunda besleyerek takındığı tutumda ısrarlı olacağını gösteriyor. Diğer emperyalist güçlerin BM’yi de atlayarak girişecekleri doğrudan bir müdahale karşısında alacağı tutum, Esad rejimi ve bölgedeki diğer dayanaklarının gücü ile paralel olarak değişebilir. Fakat değişiklikte aslolan Suriye ve bölgedeki diğer dayanaklarını korumasıdır. Rusya’nın, kapalı kapılar ardında sürdürdüğü pazarlıklar bu açıdan kendisini tatmin ettiği noktada “tarafsızlaşması” muhtemeldir.
Fakat bu konuda tatmin olması önemlidir. Çünkü NATO’nun yeni stratejik yönelimi, kendi gücünü bölgede dayandığı ülkeler üzerinden esnek olarak dağıtmaktır. Gelinen noktada ABD’nin Afganistan ve Irak’ta yaşadığı hezimetten sonra buralardan çekilip emperyalist rekabette stratejik bir anlam kazanan Asya’ya (Çin-Hindistan dolayımıyla) yönelmeyi esas aldığı biliniyor. Buraları da aslolarak bölgede dayanacağı Türkiye gibi ileri karakolu rolünü üstlenmiş ülkelere devretmeyi (elbette ki kendi inisiyatifinde) tasarlıyor.
Gelinen noktada NATO, Makedonya, Sırbistan-Karadağ, Bosna Hersek ve Gürcistan’ı üye yapmaya hazırlanıyor. Ayrıca Akdeniz Diyaloğu ile Kuzey Afrika ülkelerini, Ürdün ve İsrail’i; İstanbul İşbirliği Girişimi ile de Körfez İşbirliği Ülkelerini esnek ortak olarak bir araya getirmeye çalışıyor. Böylesine yaygın bir ağın (Rusya’yı da sınırlayacak bir ağ) esnek ve denetimli şekilde örgütlenmesinin Rusya ve Çin açısından nasıl bir anlam taşıdığı aşikar. Keza bu ağ aynı zamanda NATO’nun kimi kritik ve bağlayıcı kararlarının pas geçilmesine de olanak tanıyacak bir zemin sunmuş oluyor.
Rusya ve Çin’in, bu yönelim karşısında, bölgede dayandıkları temel noktaları kolay kolay terketmeyecekleri bu açıdan bile anlaşılırdır. Fakat dediğimiz gibi, emperyalist güçler açısından aslolan kendi çıkarlarını korumaktır. Suriye özgülünde dönen pazarlıklarda bu noktada tatmin oldukları ölçüde tüm engelleme çabalarından vazgeçecekleri açıktır. Ya da dayandıkları güçlerin pozisyonunun giderek zayıfladığını gördükleri oranda aynı şey söz konusudur. Esad rejiminin şu anki bütünlüğünün çözülmeye başladığını gördüklerinde, bu durum içerisinden konum alacakları görülecektir. Bu gerçeklerle birlikte Rusya ve Çin’in şu ana kadar sürdürdükleri tutum Suriye için düşünülen saldırının zamana yayılmasında önemli bir etkendir.
İran’ın, Suriye’ye yapılacak bir saldırının aslında kendisine yapıldığını bilerek net bir tutum alması, Lübnan Hizbullahı’nın aynı anlama gelen tutumu… kısacası sürecin domino etkisi yaratacak sonuçlara gebe olması, emperyalist güçlerin böylesi bir savaşa girmeyi göze alamamalarıyla birleşen bir bariyer oluyor.
Keza kriz koşullarının, emperyalist metropoller başta olmak üzere tüm dünyada yarattığı sosyal siyasal uyanış önemli bir caydırıcılığa sahip. Yanı sıra ABD’nin bölgede üstüste yaşadığı yenilgiler (Irak-Afganistan) ve bunların yarattığı ekonomik-toplumsal basınç işe balıklamasına dalınmasını engelleyen başka bir faktör. Dış faktörlere daha başka pek çok şey de eklenebilir.
Fakat Suriye için planlanan saldırının bu denli geniş bir zaman aralığına yayılarak sürdürülmesi sadece bunlarla ilgili değildir. Esad gericiliğinin azımsanmayacak bir toplumsal desteğe sahip olması, devlet aygıtlarının içerden parçalanmayacak kadar sıkı olması (gerçi birkaç general ve bürokrat kaçtı), en başta da azımsanmayacak bir güce sahip olan ordusunun parçalanamamış olması üzerinden atlanamayacak bir olgudur.
Yanı sıra muhalefet denilen kesimlerin kendi içinde bir birlik oluşturamamış olmaları, içerde zayıf bir toplumsal desteğe sahip olmaları işin diğer boyutunu oluşturmaktadır. Muhalefetin Sünni radikal İslamı temsil eden El Kaide gibi güçleri barındırıyor olması da dahil pek çok açıdan güven vermemesi, işin diğer önemli boyutlarından birini oluşturuyor. Zaten giderek daha seçici bir pozisyona geçilmesi, hatta muhaliflerin en önemli üssü olan Türkiye’de silahlandırılıp eğitilirlerken bizzat CIA denetiminde bir elemeye tabi tutulmaları bundandır.
Keza Esad rejiminin elinde bulunduğu söylenen kimyasal ve nükleer silahların (İran’ın da bir nükleer üssünün Lazkiye’de olduğu söyleniyor) emperyalist cenahın tercih etmeyeceği güçlerin eline geçmesi gibi bölgeye müdahalenin felsefesine aykırı sonuçların ortaya çıkması riski göze alınmıyor. Örneğin, bölgeye müdahalenin temel amacı emperyalist kapitalizmle daha ileri bir entegrasyon kurmak iken, El Kaide gibi güçlerin bu amaçla çok da örtüşmeyeceği ortadadır.
Kazın ayağı göründüğü kadar kolay değil
Bölgede yeni eksenlerin oluşmaya başlaması, bunların da kendi içinde henüz bir dengeye kavuşamamış olması işin diğer boyutunu oluşturmaktadır. Bir tarafta geçmişin Mısır’ının bölgedeki etkisinin silikleşmeye başlaması, buna mukabil isyanların da basıncıyla yeniden bir bölge otoritesi haline gelebilmek için İsrail’le gerilimli bşr ilişkiye girmesi sözkonusu. Mısır’ın bu konum değişikliği stratejik değil elbette, daha çok konjonktürel ve yeni durum içinde güç tazeleme hamlelerinin bir yansıması. Fakat sorun şu ki, Mısır, ABD emperyalizmi ve onun bölgenin bağrına kama gibi saplanmış özel gücü İsrail’in en sağlam dayanağı, bölgenin istikrarının garantilerinden biriydi.
Mısır’ın konum kaybı, (Suudi ve Katar gericiliği destekli) Türkiye ve İran’ın iki önemli bölge gücü olarak daha fazla öne çıkmasını, hatta bölgedeki dengeyi yaygın tabirle Sünni-Şii İslam temelinde iki farklı eksende yeniden kurmalarına daha açık bir zemin sunuyor. Fakat bu da sanıldığı gibi kolay değildir.
Suudi sermayesinin (petro dolarlar sayesinde önemli bir ekonomik güç olarak) Körfez ülkeleri üzerinde farklı bir politik etki yaratma çabası (bu arada son yıllarda silahlanma rekorları kırması) ve bu sermayenin ABD başta olmak üzere emperyalist ekonomi açısından taşıdığı anlam es geçilecek bir gerçek değildir. Türkiye’nin bölge gücü olması, henüz tamamen etkisizleşmemiş Mısır dahil Körfez’deki diğer rakiplerini politik olarak yörüngesinde toplamasını gerektirir. Ekonomik güç başta olmak üzere diğer kimi avantajlarıyla (kapitalizmin gelişmişlik düzeyi, askeri gücü, sermayesinin yayılma düzeyi vs.) Türkiye’nin, bölgede Sünni eksen olarak tabir edilen denklem içinde etkin olması mantıksal olarak elbette mümkündür. Fakat bu tür durumlarda gücün somutlaştığı politik-tarihsel etki de bir o kadar önemlidir.
Oluşturulmaya çalışılan Sünni Eksen’in diğer aktörleri de şu anda bu bütünlüğe sahip değiller. Bu durum bu eksenin öyle sancısız, düz bir çizgide ilerlenerek işlemeyeceğini gösteriyor.
İran’ın başını çektiği ve bölgedeki stratejik yerleriyle azımsanmayacak bir gücü ifade eden Şii İslam Ekseni (İran-Suriye-Lübnan Hizbullahı-Irak’ta oluşan Şii gücü) diğer eksen karşısında bu açılardan daha avantajlıdır. O nedenle, bu eksenin gücünün dağıtılması, en azından en alt sınıra çekilmesi önemlidir. Fakat dediğimiz gibi bu hem diğer eksenin iç çelişkileri hem de bölgedeki sarsılan, çözülen yapı içersinde çok da kolay değildir. ABD emperyalizmi ve diğerleri de bu gerçekler içerisinden bakınca bölgede bundan sonra istedikleri gibi bir istikrar kuramayacaklarını, attıkları her adımın daha sonra yeni çelişki ve çatışmalara ebelik edeceğini bu açıdan da işlerinin kolay olmadığını biliyorlar.
Kaldı ki palazlanan ve bölge gücü olarak ileri taşeronluk rolüne soyunan Türkiye dahil hemen tüm belli başlı aktörler, emperyalizmle eskisi gibi düz ve sorunsuz bir ilişkilenme içine de girmiyorlar. Onun sıkışma noktalarını, kendi konumlarını öne çıkararak daha güçlü paylar kapmanın vesilesi haline getirebiliyorlar. Hatta yer yer aykırı tutum ve işbirlikleri içine girebiliyorlar. Türkiye’nin pozisyonu bu açıdan çarpıcıdır. Bu karmaşık denklem de Suriye’ye müdahalenin zamana yayılmasında belirleyicidir.
Emperyalist kamp içindeki dengeler de eskisinden farklıdır. Krizin yarattığı sıkışmalar, her ülkede dış politikada daha saldırgan bir eğilimi açığa çıkarıyor. Fransa ve İngiltere’nin agresif çıkışları, Libya’ya gerçekleşen saldırıda Fransa’nın kendi başına bir güçmüşcesine tüm kuralları aşarak müdahale etmesi bu açıdan manidardır. Çin ve Rusya’nın yükselişi, ABD’nin konum kayıpları, AB içinde Almanya ve Fransa arasındaki çelişkilerin krizle birlike derinleşmesi…
Tüm bu tablo, krizin basıncıyla birleştiğinde bölge tam bir kapışma alanına dönüşüyor. Büyüklü küçüklü pek çok aktörün devreye girdiği bir hegemonya alanına. Suriye gibi stratejik bir noktaya planlanan saldırının bu denli çetrefilli bir konuya dönüşmesinde bu nesnelliğin azımsanmayacak payı vardır.
Gelinen noktada
Suriye krizi, Ulusal Güvenlik Binası’na yapılan son saldırıyla birlikte hızlandırılmış bir etaba girdi. Sürecin böyle hızlandırılmasının pekçok nedeni var. Bunlardan başlıcası bu sürüncemeli halin ortaya çıkardığı yeni karmaşa ve sorunlardır.
Özellikle Türkiye gibi aktif taşeronluğa soyunmuş ama bunun karşılığını da bölgesel hakimiyette söz sahibi olmakla almak isteyen aktörlerin sürecin hızlandırılmasında önemli bir rolleri olduğu açık.
Tüm bu süreç boyunca Türkiye devleti, muhaliflerin CIA kontrolünde eğitilip silahlandırıldıkları, sınırdan geçip sayısız provokasyon eylemi gerçekleştirerek tekrar Türkiye’deki kamplarına dönmelerinin sağlandığı bir savaş üssü olarak kullanıldı. Yaklaşık 17 aydır sadece bu rolü gerçekleştirmedi. Aynı zamanda en saldırgan politikanın temsilcisi oldu. Suriye’ye havadan ve karadan yapılacak bir askeri müdahalenin gerekliliği için canla başla çalıştı. Böyle bir müdahalenin vurucu gücü olmaya can atıyormuş izlenimi yaratmak için elinden geleni yaptı. Uluslararası dengeler ve himayesinde tuttuğu güçler belli bir sağlamlık taşısaydı çoktan girecekti de..
Bunda hem kendi kaygıları ama hem de NATO içinde kendisine biçilen yeni role ısınması ve Türk halkı başta olmak üzere tüm bölge halkını bu rolüne ruhsal olarak hazırlama çabasının da payı büyük. Nedir o rol? NATO’nun “esnek ortaklık” politikası doğrultusunda bu bölgelerin jandarmalığını yapmak. Elbette belli bir “komisyon” karşılığında! Kürecik Üssü, bu politikanın somut resmidir.
Alevlenen Kürt korkusu
Bunun yanısıra Türkiye’yi diken üstünde tutan özel faktörlerin onun bu tutumunda belirleyici etkisi vardır. Bu, Kürdistan’ın Suriye parçasında PKK’nin etkinliğini arttırması ve tıpkı Irak’da olduğu gibi Suriyeli Kürtlerin de boşluklardan yararlanarak özerklik ilan etmesidir!
Tarihsel Kürt fobisini ayaklandıran bu olasılık, Türkiye açısından tarihsel önemdedir. Gerçi Suriye’de özerk bir Kürt Bölgesi’nin oluşması olasılığı baştan beri vardı. Türkiye bu gerçeğin üzerinden atlayamayacağını bildiği gibi, ABD ve Irak’taki yakın müttefiki Barzani’yle bu güçlü olasılık üzerine kimi ön pazarlıklara girişti. Türkiye gerçeğe dönüşme ihtimali yüksek olan bu olasılığa, Barzani dolayımıyla kendi denetiminde olması karşılığında evet dedi. Kısacası Türkiye, Irak-Suriye ve belki daha sonra İran Kürdistanları’nın bir federasyon şeklinde birleşmeleri olasılığını gelinen noktada kabul etmiş görünüyor. Elbette ki böyle bir federasyonda Barzani dolayımıyla söz sahibi olmak koşuluyla!!!
Türkiye’yi kaygılandıran, bütün korkularını ayaklandıran, bu olasılıkta PKK etkisinin düzeyidir! Bu etkiyi Barzani üzerinden denetlemeye çalışsa da bunun ucunun açık olduğunu, kolay denetlenir bir durum olmadığını da biliyor.
Keza Kürtlerin ulusal liderliğine soyunan Barzani de kendi konumunu pazarlık masasına sürüyor. Türkiye’nin her istediğine eyvallah demeye niyetli görünmüyor. O da ucu bir bölge savaşına açık olan ve bölgesel haritaları değiştirme potansiyeli taşıyan bu süreçten, 4 parça Kürdistan’ın birleşmesi ve bu birleşmede kendisinin söz sahibi olmasını hayal ediyor. En başta da zengin petrol bölgeleri üzerinde birinci muhatap olarak kabul görmeyi hedefliyor. Bu noktada da Türkiye’nin PKK korkusunu sonuna kadar kullanmak istiyor.
Kürtler için tarihsel fırsat
Suriye Ulusal Konsey’i olarak bilinen “muhalefet” güçlerinin Suriye’deki Kürtler konusundaki inkarcı tutumları karşısında da Barzani’nin net bir tutumu var. SUK’un tutumunda, bölgedeki Arap gericiliklerinin, özellikle Türkiye’nin etkisi ortadadır. Suriyeli Kürtlerin, katıldıkları tüm SUK toplantılarını terk etmek durumunda kalmaları (Barzani çizgisindeki Kürt Ulusal Konseyi bu toplantılara katıldı), Esad gericiliğinin devrilmesinden (ya da ara bir formülasyonla yeni bir iktidarın kurulmasından) sonra da kendileri açısından bir farklılığın olmayacağının açıkça anlaşılmasındandır. Oysa ki Kürdistan’ın tüm parçalarındaki Kürtler açısından süreç, kendi kaderlerini belirlemek konusunda tarihsel anlamlar taşıyor.
Ortaya çıkan bu tarihsel fırsattan yararlanarak hem Kürtleri birleştiren tarihsel bir rolün sahibi olmak hem de gelişmelerin kontrolü dışına çıkmaması için Barzani, kendisine yakınlığıyla bilinen ve pekçok tabela parti ve örgütü bünyesinde toplayan Suriye Kürt Ulusal Konseyi ile PKK çizgisine yakın olduğu bilinen PYD (Demokratik Birlik Partisi) arasında yaşanan sorunları çözmek için 7 Temmuz’da Hewler’de bir araya getirdi. Bu görüşmede iki oluşumun güçleri birleştirilmiş, bu birleşmenin esasları yazılı bir metinle ilan edilmişti.
Kürtlerin 4 parçadaki liderliğine soyunan, arkasına en başta ABD desteğini alan Barzani’nin, inisiyatifin PKK’nin eline geçmemesi için Suriye Kürdistan’ında hazır kıt’alar beklettiği de biliniyor. PYD ile bir anlaşma yapmak durumunda kalması, PYD’nin bölgedeki en güçlü Kürt partisi olmasındandır. Suriye Ulusal Konseyi ile yakın ilişki kurmak için can atıp her defasında toplantıları terk etmek zorunda kalan Barzani’ye bağlı örgütlerin Suriye Kürtleri içerisindeki etkileri son derece sınırlıdır. Barzani’nin PYD ile diğerlerini kendi liderliği altında bir araya getirme çabası asıl olarak bu gerçeğe dayanmaktadır. PYD’yi sınırlandırma çabasının ifadesi olan bu girişimin yaşamda çok da karşılık bulmayacağı (gerçi bu PYD ve doğal olarak PKK’nin duruşuna bağlıdır) şimdiden görülebilir. Bu açıdan olasılıklardan biri de Suriye Kürtlerinin kendi aralarında ve Barzani güçleriyle karşı karşıya gelmeleridir.
Şu anda PYD’ye bağlı silahlı güçler Esad gericiliğinin boşalttığı Kürt kentlerinde denetimi ele geçirdiler. Bölgeyi karıştıran taraflardan hiçbiri, ortaya çıkan bu fiili duruma karşı şimdilik fazla bir renk vermediler. Sadece Barzani’ye güvendiklerini ifade eden (Türkiye cephesinden gelen) açıklamalar düşüyor medyaya. Bir de Türkiye’nin Suriye Ulusal Konseyi’ne yaptığı uyarılar…
Bu arada Türkiye’nin, PYD’nin gücünü kırmak için müdahalede bulunacağı tehditleri savruluyor. Bunun için ulusalararası koşulları hazırlamaya çalıştığı anlaşılıyor. Kullanılan bahane de, Suriye hava sahasını ihlal ettiği için düşürülen uçağın her gün yeniden yazılan hikayesi. Adeta fıkraya dönüşen bu hikayeden, Suriye’ye müdahalenin, fiili bir müdahale olmasa bile Kürt illerini kapsayan sınır bölgelerinde tampon bir bölge oluşturma zemini hazırlanmaya çalışılıyor. Tayyip’in 23 Temmuz’daki konuşması bu niyetin açık ifadesidir.
Bölgedeki tüm dengelerin altüst olacağı önümüzdeki günlerde mazlum Kürt halkını, avantajlar kadar çok fazla tehlike ve riskin beklediğini de özellikle görmek gerekir.
Gelinen noktada cin şişeden çıktı ve Libya’ya benzer bir müdahalenin düğmesine basıldı! Fakat işlerin Libya’daki gitmeyeceği de ortada. Emperyalist haydutlar uluslar arası bir denge kuramadıklarında böyle bir riski göze alabilecekler mi yoksa Esad ve muhaliflerin yer aldığı, Türkiye’nin tampon bölge kurarak yakın denetim kurduğu bir formülasyonda mı anlaşacaklarını önümüzdeki günlerde göreceğiz. Fakat somut bir gerçek var ki o da bölgenin bundan sonrasının halklar için cehennemi bir iklimde seyredeceği. Emperyalist hegemonya savaşının ara formüllerle yatıştırılması söz konusu olsa bile yaşanan küresel krizin basıncının bu savaşı her geçen gün daha fazla kızıştıracağı ve Ortadoğu’nun emperyalist kapitalist sisteme entegre edilmesinin anlamını daha yakıcı hale getireceğidir. Bu yakıcılık her türlü çılgınca girişime kapı aralamaktadır…
Tavrımız!
Ortadoğu’nun emperyalist hegemonya savaşlarıyla kanlı bir bölgesel savaşa doğru sürüklendiği bu süreçte anti emperyalist mücadele ve görevler sorununa yaklaşım kritik bir anlam kazanıyor. Türk tekelci burjuva devletinin yeni dengeler içerisinde bu kanlı sürecin baş aktörlerinden biri olacağı ortada. Gerek NATO’nun bölgesel jandarması olması itibariyle bu böyle; gerekse de son 30 yılda yaşadığı sıçramalı gelişimin de kazandırdığı güçle bölgenin belirleyici aktörlerinden biri olma heveslerine kapılması itibariyle… Bu heveslerle bölgedeki güç ve konumunu da emperyalist güçlerle pazarlık masasına yatırıp, özellikle Kürt bölgeleri üzerinde belli bir söz hakkına sahip olma planları kurduğu açık. Yanısıra bu onun için kuru bir heves de değil, gelinen noktada bir zorunluluktur! Türk tekelci burjuvazisinin krizle birlikte sarsılan dünya dengeleri içerisinde kimi boşluklardan da yararlanarak bölgesel konumunu pekiştirmesi, üretimin altyapısını daha gelişkin bir donanıma kavuşturmasına bağlıdır. Bu da daha büyük sermaye birikimine sahip olmasını zaruri kılıyor. Onun son dönemlerde dış politikada belirgin bir militarist söylem kullanması, hatta silahlanma konusunda belirgin hamlelere gitmesi bu zorunluluklar, hayaller ve konjonktürün sunduğu olanaklar ve elbette ki risklerin toplamı içerisinden okunmalıdır. Bölgesel dengelerin Kürt ulusal sorunu açısından ortaya çıkardığı avantajların Türk tekelci burjuvazisi için kabusa dönüşmemesi için de daha fazla jandarmalık; ama aynı zamanda buna karşı daha fazla kemik stratejisiyle ilerlediği açık!
Bu noktalardan baktığımızda, Türk tekelci burjuvazisi ve devletinin, Türkiye proletaryasını ve emekçilerini ucu bölgesel savaşa açık olan bu kanlı sürecin göbeğine taşımakta kararlı olduğunu görürüz. İşte bu noktada anti emperyalist görevlerin kavranışı kritik anlamlar kazanıyor. Bugünkü koşullarda antiemperyalist mücadele, emperyalist kapitalizmin son on yıllardaki neoliberal birikim politikalarıyla birlikte daha güçlü bir anti kapitalist içeriğe kavuşmuştur. Çünkü artık iç dış; dış da iç haline gelmiş, emperyalist küreselleşmeyle birlikte emperyalizmin dışsal bir olgu olduğu kavrayışı nesnel gerçeklik içinde tamamen geçersizleşmiştir. O açıdan da bugün emperyalizme karşı mücadele, Türk tekelci burjuvazisi ve iktidarının kanlı hayallerine karşı mücadelede ve en nihayet bu barbarlık sisteminin yıkılması için verilecek sosyalizm mücadelesinde somutlaşmaktadır. Komünistler olarak bu sürecin öne çıkan görevlerinin başına bunu yazıyoruz!
İkinci olarak BAAS gericiliği gibi bölge gericiliklerine dönük böylesi karmaşık denkler içerisinden gelişen bu tür saldırıların işçi ve emekçilere sayısız manüpülasyon aracılığıyla kabul ettirilmesine karşı net bir tutum almak şarttır. BAAS gibi gericilikler bölgenin işçi ve emekçilerinin demokratik isyanlarıyla yıkılmalıdır! Bugünkü gibi bir emperyalist saldırganlık bölge halklarına kan, sömürü ve zulüm dışında bir şey getirmeyecektir. Bu tür müdahaleleri iç yüzünü, bölge gericiliklerinin iç yüzünün teşhiriyle birlikte işçi ve emekçilerde antiemperyalist-antikapitalist ve her türden gericiliğe karşı mücadele bilincine dönüştürmek önemlidir. Bölgenin kurtuluşunun birleşik bir demokratik-sosyalist mücadeleyle sözkonusu olabileceği yaygın bir ajitasyon ve propagandanın konusu edilmelidir, Bu noktada Esat gericiliğinin yanında yer almakla; emperyalist barbarların yanında yer almanın objektif olarak birbirinin aynı sonuçlara ortak olmak anlamına geldiğinin altı çizilmelidir!
Bölgede ortaya çıkan boşluklar mazlum Kürt halkı açısından tarihsel fırsatlar yaratmıştır. Komünistler, Kürt halkının bu fırsatları değerlendirerek kendi kaderini tayin etme hakkını kullanmasını sonuna kadar destekler. Kardeş Kürt halkının bu fırsatları değerlendirirken emperyalizm ve her türlü gericilikle sınırlarını net bir şekilde çizmesinin zorunluluğuna işaret etmeyi tarihsel bir görev bilir. Suriye’de örgütlü Kürt halkının Suriye gericiliğinin denetimindeki bölgelerde özerklik ilan etmesini sonuna kadar desteklerken, bu adımın halkın kendi gücüne ve ululaslar arası işçi ve emekçi desteğine güvenle gerçek anlamını bulacağını hatırlatmak dışında; bu girişime dönük herhangi bir saldırının karşısında duracaklarını belirtirler. Bu girişimin gerici şoven bir propagandanın konusu edilmesine, bu temelde gerçekleşecek provokasyonlara karşı Kürt halkının kendi kaderini tayin etme hakkını sonuna kadar savunurlar. Türk tekelci burjuvazisi ve devletinin gerek bu girişime, gerekse Türkiye’deki Kürtlere karşı her türlü saldırısının karşısına “Yaşasın işçilerin birliği, halkların kardeşliği” şiarıyla dururlar.