Clinton’un ziyareti!

Bu savaşa, işgale, provokasyonlara karşı “Halkların kardeşliği işçilerin birliği!” şiarıyla dur demek, insanlıktan çıkılması anlamına gelen koşulları reddetmek anlamına geliyor!

GÜNCEL
Pazartesi, 13 Ağustos 2012 (14 yıl 2 ay önce)

ABD’nin Suriye politikasında çok seçenekli bir denklem içinden hazırlandığı giderek netleşiyor. Varolan tablonun tek bir seçenek üzerinden müdahaleyi imkansız kılması gerçeği, Clinton’un Ankara ziyaretinde de açığa çıktı.

Ziyarete ilişkin pekçok yorum yapıldı. Bu yorumların hemen hepsi ya ABD’nin Suriye’ye askeri bir operasyona yeşil ışık yaktığı ya da ABD’nin şimdilik böyle bir seçeneğe hazır olmadığı için bunu tümüyle devre dışı bıraktığı yönünde. Oysa ki Clinton’un ziyareti, ABD’nin her iki açıdan da pek çok seçeneğe odaklanan kapsamlı bir planlama ve hazırlığa yöneldiğini gösteriyor. Bu hazırlığın merkezine ise Esad rejiminin mutlaka devrilmesini ve aslolanın da Esad sonrası olduğunu koyuyor. Yani ABD tüm temkinliliğine rağmen sürecin ortaya çıkaracağı olası durumlara göre pek çok seçeneğe hazırlıklı olmayı esas alıyor.

Eğer süreç Esad’ın zayıflaması (rejimin çözülmesi ve Halep gibi merkezlerde kontrolü kaybetmesi gibi) yönünde gelişirse, Ankara’da da masaya yatırılan güvenlik koridoru oluşturma (geniş bir alanda tampon bölgeler oluşturmak) seçeneğini ya da daha ileri müdahale anlamına gelecek kimi baska seçenekleri devreye sokacaktır. Fakat şu anki tabloda henüz bunları devreye sokmaktan ziyade asıl olarak bu olasılıklara hazırlanmayı esas alıyor. Pek çok faktör, ABD’nin doğrudan askeri müdahaleyi gündeme almasını engelliyor.

Bunları birkaç noktada toplayabiliriz:

Birincisi, ABD, Irak’da olduğu gibi BM’i pas geçmeyi düşünmüyor. Annan’ın havlu atmasından sonra ortaya çıkan boşluğu bile bu yönde değerlendirmeye yanaşmıyor. Çünkü Rusya, Çin ve İran’ın oluşturduğu karşı bloğu es geçmek gibi bir lüksü yok. Bu güçlerin böyle bir tutum karşısında nasıl bir pozisyon alacağını kestiremiyor. Bu belirsizlik (aynı zamanda netlik!) ABD’nin bölgesel bir savaşın pimini çekme riskini şimdilik göze alamamasını getiriyor. Zaten emperyalist kapitalizmin yaşadığı yapısal krizle böyle bir olasılığın birleşmesinin nasıl bir istikrarsızlık yaratacağını öngörmemesi mümkün değil!

Yanısıra bölgedeki nükleer silahlar da dahil ortaya çıkabilecek bir kaos durumunun tasavvur edilemeyecek olasılıkları gerçeğe dönüştürme riskini es geçemiyor! Hele hele bu silahların “denetim dışı” güçlerin eline geçmesini hiç mi hiç göze alamıyor. Aslında bu güçlere dönük kimi önlemler de şu anda masada. Mesela Suriye’yle İran ve Lübnan Hizbullah’ı arasındaki ilişkiyi çeşitli askeri ve diplomatik yöntemlerle bloke etmek gibi! Ya da özellikle Halep’in ağır silahlarla bombalanmasının tetiklediği kitlesel göçü bahane ederek kimi yerlerde güvenlikli bölge oluşturmak gibi!

İkincisi, ABD varolan muhalif güçlerin karmaşık ve düzensiz yapısına güvenemiyor. O nedenle bu güçlere doğrudan silah yardımı yapmaktan halen çekiniyor. Son Ankara ziyaretinde de silah dışında parasal ve her türlü teçhizat yardımında bulunacağını söyledi. Fakat bu güçlerle doğrudan görüşmesi, şimdiye kadar yaptığı yardımları arttıracağını belirtmesi de Esad’ı asıl olarak bunların saldırıları üzerinden yıpratmayı merkeze koyan politikadan vazgeçmeyeceğini gösteriyor. Şu anda asıl önemsediği, bu güçlerin kendi denetiminde bir koordinasyona kavuşturulması, düzensiz ve karmaşık yapıdan arındırılması. ABD’nin muhalifler içerisinden sadece kökleri gerçekten de Suriye’de olan ve orada belirli bir toplumsal kesimi temsil edenlerle görüşmeyi tercih ettiğinin altını çizmesi de “Suriyeli muhalifler” denilen çapulcu sürüsünün Suriye dışından güçleri de kapsadığının açık itirafıdır!

ABD bu tablo içerisinde Esad sonrası planlarını asıl olarak rejimin kolluk güçlerini tasfiye etmemek üzerinden kuruyor. Fakat varolan bu karmaşık güruhu kullanmaktan da imtina etmiyor. Asıl oyunu ise Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’ın “muhaliflere” sunduğu çok yönlü destekle Halep’te başlayan süreci sonuna kadar zorlamak ve orasını düşürdüğü ya da Esad denetimini zayıflattığı oranda daha ileri adımlara geçiş yapmaktır. Fakat bu geçişi yapması sözünü ettiğimiz konularda az çok hakimiyet kurmasıyla olabilecek bir seçenektir. Halep’in daha sistemli ve planlı bir saldırıyla düşürülmesi ya da zayıflatılmasıyla BM seçeneğini devreye sokmak da dahil daha doğrudan müdahaleler ya da tampon bölge oluşturmak adına fiili işgaller gündeme gelecektir.

ABD Türkiye’yle görüşmelerini bu nesnel zeminin hatırlatılması üzerinden yaptı. Türkiye’ye Suriye’deki rolünün sınırlarını hatırlattığı, buna bitişik olarak bu sınırlar içinde daha aktif bir pozisyona geçmesini konuştu demek çok da yanlış olmayacaktır. Masaya sürülen en önemli kozun da Kürt sorunu olduğu anlaşılıyor. Kesin yargılarda bulunmamız mümkün değil elbette! Fakat Clinton’un Batı Kürdistan’da ortaya çıkan duruma değil de bizzat PKK’yi işaret eden açıklamalar yapması ortaya çıkan durumun ABD’yi rahatsız etmediğini gösteriyor. Türkiye’nin de bunu kabul etmesini istediği anlaşılıyor. Uzlaşma noktasıysa PKK’nin bölgedeki gücünün ezilmesi, alt sınıra çekilmesi oluyor!

Kısacası Kürt sorununun kazandığı bölgesel anlam, onun pek çok pazarlığın kilidi haline gelmesine neden oluyor. Bu açıdan da önümüzdeki dönem yaşanacak gelişmeler Kürtler açısından olanakları olduğu kadar son derece ciddi riskleri de daha bir belirginleştiriyor. Olanaklardan yararlanmak ya da riskleri aşmak asıl olarak güçlü bir ideolojik siyasal eksene sahip olmayı, varolan halk gücünü bu eksende ileri bir düzleme taşımayı gerektiriyor.

Clinton’un Türkiye ziyareti pekçok boyutuyla ele alındığında ortaya çıkan en somut gerçek, Türkiye’nin bu bataklığa daha aktif bir şekilde gireceği, bölgenin saldırı üssü, kontrgerilla üssü olacağıdır! Bu savaşa, işgale, provokasyonlara karşı “Halkların kardeşliği işçilerin birliği!” şiarıyla dur demek, insanlıktan çıkılması anlamına gelen koşulları reddetmek anlamına geliyor!