Bu resimde Kürt halkına ve Alevi emekçilere dönük saldırılara hazırlıklı olmanın altını çizmek özel önem taşıyor
Zamanın ruhu, geçiş dönemlerine özgü kaotik bir sarmala benziyor. Bu sarmal ne tek başına içle, ne tek başına uluslararası ve ne de bölgesel olanla açıklanamayacak nitelikler taşıyor. Her üçünün de içiçe geçtiği, organik bir bütünlük oluşturduğu bir gerçeklik var karşımızda. Her ilişkinin başka bir ilişkiyi tetiklediği; her sonucun başka neden ya da nedenler haline geldiği; neden ve sonucun/sonuçların içiçe geçerek üst üste binerek adeta özdeşleştiği ve beklenmedik ya da uzak olasılık olarak görüneni ani bir gerçek haline getirebildiği son derece karmaşık bir süreç işliyor. Bu karmaşık sürecin altyapısının son onyıllarda yaşanan ekonomik-siyasal-sosyal-kültürel bütünlük tarafından hazırlandığı ortada!
Antep’te aralarında çocukların da bulunduğu dokuz sivilin ölümüne, onlarcasının da yaralanmasına neden olan bombalar, bu kaotik sarmalın göbeğinde patladı. Patlamanın üzerinden 5 dakika bile geçmeden burjuva hükümet ve onun organik parçası haline gelmiş medya aynı perdeden konuşarak PKK’yi fail ilan etti (Gerçi medyanın ilk tavrının direktif almışçasına suspusları oynamak olduğunu, ancak “konuşabilirsin” direktifi aldıktan sonra konuştuğunu da belirtmeliyiz). İlk önce PKK’nin yanına bir de Suriye istihbarat örgütü Muhaberat’ı eklediler. PKK’yi zaten ilk hedef haline getirmek politik olarak önemliydi. Kaldı ki onun tarihinde sivillere dönük bu tür yanlış eylemlerin varlığı da düşünüldüğünde en kestirme yoldan fail ilan edilmesinde zorlanmadılar da...
Fakat Muhaberat bağlantısından hızla vazgeçtiler. Zira bu senaryo hem çok yönlü tutarsızlık içeriyordu hem de kendilerini pekçok yönden zor durumda bırakacak sorulara davetiye çıkarıyordu. Örneğin Türkiye neden Muhaberat'ın hedefi haline gelmişti? İçerde ve dışarda karşılaşabilecekleri bu tür soru ve sorgulamalardan kaçabilmek için bu zorlama bağlantıdan vazgeçmek zorundaydılar.
Eylemin PKK ve KCK tarafından kesin bir dille reddedilmesine, sivillere dönük bu tür eylemler yapılmayacağının altının çizilmesine ve doğru düzgün bir soruşturma yapılmamış olmasına rağmen hızla yazılan senaryolarla failler bulunup bu defter kapatılmaya çalışıldı. Fakat senaryo, sadece o bölgede saldırıdan hemen önce yaşanan garipliklerle (olaydan bir hafta önce bulunduğu söylenen bomba yüklü araç gibi) birlikte düşünüldüğünde gerçek bir mizansen görüntüsünden kurtulamadı! Keza tam 2 ay önce Sakarya'dan çalınan araç aylardır otoyollarda fink atmış, sahibine ceza makbuzları gönderilmiş ama nedense bir türlü ele geçirilememişti?!!
Bu aceleci ve aynı zamanda her açıdan tutarsız yaklaşım bile rejimin yaşadığı sıkışmaların boyutunun anlaşılması açısında veri sunar. Saldırının gerçek failinin kim olduğunun adeta gizlenmesi, gerçek failin yerine -deyim yerindeyse- el yordamıyla “çakma” bir fail üretilmesi işin arka planının bilinçli olarak gizlenme çabasından başka bir anlam taşımıyor. Sadece bu yaklaşımdan yola çıkarak gerçek failin ya rejim içi güçlerden biri ya da İran-Suriye gibi ülkelerin istihbarat güçleri olduğunu söylemek hiç de abesle iştigal olmayacaktır!
Bu arada ABD’de Liberallerin ve Cumhuriyetçilerin önemli “düşünce üretme kurumları”nın bir araya gelerek bölgesel senaryolar üzerinde simülasyon çalışmaları yapmaları ve bu senaryolardan birinde de Antep ve Maraş’ta sivillere dönük bombalama eylemlerine yer vermiş olmaları haberinin üzerinden de atlamamak gerekir. Bu senaryonun esas temasıysa Türkiye’nin Suriye’ye girmesinin zorlanması, bunun altyapısının hazırlanmasıymış!
Bu arada El Kaide ya da Suudi bağlantısının da yabana atılamayacak bir olasılık olduğunu belirtmeliyiz. Ki eylem biçimi Kaide’nin önceki eylemleriyle benzerlikler de taşıyor. İşin özü, bu kadar kirli ve karmaşık süreçlerin esas aktörlerinden biri olan rejime tokadın nereden ineceğinin de belli olmayacağının ortaya çıkmış olmasıdır! Fakat bu kirli tepişmelerin faturasını ödeyense Antep’te olduğu gibi emekçiler -ve Kürt ulusal mücadelesi-oluyor/olacak!
Antep’teki olayın gerçek faili ya da faillerinin kim olduğunun anlaşılması bu karmaşık denklem içinde özel bir anlam kazanıyor. Çünkü kim olduğunun anlaşılması önümüzdeki günlerde neyin nasıl gelişeceğinin izini sürmekte önemli bir yerde duruyor. O açıdan da bu saldırıyı kimin yaptığı o değil kimin işine yaradığı ve nasıl kullanılacağı önemlidir demek yeterli sayılmaz.
Gerek hükümet cephesinden gerekse medya ve diğer burjuva siyaset cephesinden ilk elde dile getirilen Suriye imasının hızla geri çekilmesi bile -daha önce de belirttiğimiz gibi- önemlidir. Çünkü rejim açısından işin bu boyutunun gizlenmesi, bölgesel politikalarda girdiği çıkmazın gizlenmesiyle eşdeğerdir. Suriye’de oynadığı rol artık tüm boyutlarıyla teşhir olmuş durumdadır. NATO’nun bölgedeki ileri karakolu olmanın, kraldan çok kralcı kesilmenin, bu arada alabildiğine militarist ve saldırgan bir dış politikaya evrilen bölgesel hayallerle birlikte esip gürlemenin sonuçları her türlü provokasyona açık kaotik bir iklime kulaç açmakla eşdeğerdir!
Kısacası rejimin tüm yapıp ettikleri bir bumerang gibi kendisini vuruyor. Bölgesel haritaları değiştirmeye aday bir süreçte tarihsel fobi ve hayallerle şuursuzca hareket etmenin sonuçlarını yaşıyor. Fakat onun durumunu sadece bu şuursuzlukla açıklamak yeterli değildir. Uluslararası, bölgesel ve iç faktörlerin toplamından oluşan sayısız denklem içinde aldığı tutumun doğal sonuçlarını yaşadığını, bu denklemler içerisinde bölgesel güç olma hayallerine uygun pozisyonlar seçmek zorunda kaldığını görmek gerekir.
Bundan kısa süre öncesine kadar izlediği her açıdan (içerde-dışarda) istikrar politikasının kendi iradesi dışında iflasıyla karşı karşıyadır! Çünkü ne yaparsa yapsın süreçleri tek başına yönlendirecek, kendi iradesine uygun pozisyonlar alacak bir güç olmaması gerçeğinin duvarına çarpması kaçınılmazdı. Tam bir cadı kazanına benzeyen bölgesel ve küresel koşullarda Türkiye gibi bir aktörün Ortadoğu gibi stratejik bir bölgede kendi iradesine dayanan bir politika izlemesi mümkün değildi! Buna ancak Türk tekelci kapitalizminin yapısal-tarihsel zayıflıklarına gözlerini kapatarak Davutoğlu'nun “stratejik derinlik” masallarıyla kendilerinden geçen liberal budalalar inanabilirdi. Ama hayatın gerçekleri derin istikrarsızlık dinamiklerine sahip bir bölgede herkes gibi Türkiye kapitalizmi ve Türk tekelci burjuvazisinin gücünün sınırlarını kafalara vura vura gösterdi. Bu nedenle de o pozisyonunu Malatya Kürecik’teki NATO füzelerine 'eyvallah' diyerek değiştirmek zorundaydı! Elbette ki bunun karşılığını alma hayallerinden vazgeçmeyerek. Hatta bu hayallerde dönem dönem çizmeyi aşacak girişimlerin aktörü olarak!
Onun en ciddi sıkışma noktası yine Kürt sorunudur. Gerek Batı Kürdistan’da (Suriye Kürdistan’ı) ortaya çıkan fiili özerklik durumu, gerek Barzani bölgesinin bu denklem içinde emperyalist güçler açısından kazandığı anlam, hatta Kerkük petrollerinin bile Kürtlerin denetimine girme olasılığı Türkiye açısından hayallerle-tarihsel fobileri alevlendiren bir gerçektir. Bunu, İran’daki Kürdistan parçasının da eklenme olasılığıyla birlikte düşündüğümüzde Türkiye’nin bu gerçek içinden konumlanması kaçınılmazdır. Hem bu gerçeği kabul ama hem de bu gerçek içinde söz sahibi olma, oraların denetiminde rol alma, çeşitli kaynaklardan pay kapmak gibi bir düzlem yaratmak.
Türkiye şimdi bu çelişkinin gerilimi içinde politika yapıyor. Fakat PKK gibi bir dinamiğin tasfiyesi şartını masada açık tutarak. PKK’nin son haftalarda Hakkari’nin Şemdinli-Yüksekova hattında fiilen alan tutma yöntemini uygulamaya koyması, siyasal ve toplumsal gücünü sergileyecek pek çok yöntemi devreye sokmuş olması rejim açısından kritik bir eşiği ifade ediyor. PKK’nin bu yaklaşımıyla rejimi Oslo sürecine benzer bir sürece çekmeye çalıştığı anlaşılıyor. Fakat rejim açısından bölgesel gelişmelerle birlikte daha bir netleşen yegane gerçek PKK’nin tasfiyesidir! Bu açıdan da önümüzdeki günlerde Kürt ulusal hareketine ilişkin kanlı bir saldırganlığın devreye sokulacağı anlaşılıyor.
Rejim, Şemdinli-Yüksekova hattındaki gelişmeleri önce “büyütülecek bir şey yok” klasiğiyle perdelemeye çalıştı. Hatta “operasyonlarımız başarıyla tamamlanmıştır” açıklamaları yaptı. Fakat PKK’nin eylemleri süreklileştirmesi ve israrı karşısında olayın geçiştirilemeyecek nitelikte olduğu gerçeğine uygun davranmak zorunda kaldı. Önce kötü bir Göbbels kopyası olan İ. Naim Şahin Hakkari’de boy göstermeye kalktı ve boyunun ölçüsünü aldı! Sonra Kara Kuvvetleri Komutanı Kıvrıkoğlu bölgeye gitmek zorunda kaldı. Onun gidişi sembolik olarak önemlidir. Kürt ulusal hareketine karşı daha kapsamlı bir saldırının düğmesine basılacağı anlamına geliyor. Diğer taraftan PKK gerillalarıyla kucaklaşan BDP’li milletvekilleri hakkında Yargıtay’ın başlattığı soruşturma da Kürt ulusal hareketine dönük askeri-siyasal çok cepheli bir saldırganlığın gündeme geleceğini gösteriyor.
Antep saldırısının alelacele PKK’ye maledilmesi, bu saldırganlık iklimi içinde önemli bir yerde duruyor. Nitekim saldırının hemen ardından kimi bakanlar, milletvekilleri, parti temsilcileri şovenizm zehiriyle sarhoş olup sokaklara akma potansiyeli taşıyan kesimlere açık çek verecek açıklamalarda bulundular. Epey zamandır rafa kaldırılmış gibi görünen “Ermeni dölleri” gibi alçakça söylemler yeniden piyasaya sürüldü. “Halkımızın hassasiyetlerine uygun davranacağına inanıyoruz” söylemleriyle linç güruhlarına yeşil ışık yakıldı. Medyada hazırlık öncesinden başlamıştı zaten. Kimi aykırı sesler tasfiye edilirken, “ayağını denk alması gerektiği” yönündeki uyarılar rutine bağlanır oldu. Bu iklime uygun refleksler de hızlı oldu. Saldırı gerçekleşir gerçekleşmez BDP binalarına dönük saldırıların düğmesine de basıldı. 3 gün içinde 8 binaya dönük saldırılar gerçekleşti! Arkasının geleceği açık. Keza burjuva devlet ve tüm sözcüleri, araçları toplumsal psikolojiyi bu yönde kışkırtacak açıklamalarda bulunmakta vites küçültmeyeceğe benziyor.
Şimdilik Suriye adı zikredilmiyor. Edilse iflaslarının itirafı olacaktı! Fakat olta bir kere atıldı. Zaten Antep’in hemen ardından Kartal Pir Sultan Derneği’ne dönük saldırı, Alevilerin evlerinin işaretlenmesi atılan oltanın nelere takıldığının görülmesi açısından önemlidir. Çünkü Antep’le Suriye-PKK ilişkisinin kurulması bilinçli bir amaçtan besleniyordu. Birincisi: PKK’yi hem böylesine kanlı bir eylemle ama hem de Suriye’yle işbirliğiyle ilişkilendirmek Kürt halkına ve siyasal güçlerine dönük saldırı dalgasına meşruiyet kazandırma hedefiyle ilgilidir. O bildiğimiz kökü dışarda katiller demagojisine böylesi bir eylemle temel kazandırmak için kaçırılmayacak fırsat!
İkincisi: Böylece Suriye’ye dönük askeri müdahale ya da tampon bölge oluşturma adı altında fiili işgale uygun bir iklim (hem içerde hem de uluslararası çapta) yaratmak hedeflenmektedir. Davutoğlu’nun son günlerde mülteci sayısının artışını gündeme getirip durmasına bir de bu gerekçenin eklenmesi saldırganlığa meşruyet kazandırmak açısından kaçırılmayacak fırsattı! Fakat bu fırsatı istedikleri gibi kullanamadılar. Deyim yerindeyse aşağı tükürsen sakal yukarı tükürsen bıyık espirisine takıldılar.
Antep saldırısı bu karmaşık denklem içinde benzer saldırıların da olacağı ihtimaliyle birlikte dışarda ve içerde daha saldırgan bir siyaset izleneceğinin açık resmidir. Bu resimde Kürt halkına ve Alevi emekçilere dönük saldırılara hazırlıklı olmanın altını çizmek özel önem taşıyor. Bölgesel gelişmeler kaotikleştiği, karmaşıklaştığı oranda içerde de kaotik bir iklimin yaşanacağı kaçınılmaza yakın bir olasılık. Tüm ilerici kesimler, devrimciler, komünistler buna uygun bir duruşun sahibi olmak zorundadırlar.