Şemdinli'de bir gölge

Fondaki sesin kaç gencecik insanın kol, bacak veya kafasını kopartarak toprağa düşürdüğünün önemi yok Enis için

GÜNCEL
Pazar, 2 Eylül 2012 (14 yıl 2 ay önce)

Gerillanın Kürdistan’da hareket alanını genişletip atağa geçmesi, devleti adeta abandone etti. 1 ay öncesine kadar işi neredeyse basın üzerinden kuru fasulye tarifi yapacak kadar çok konuşmaya vardıran, hemen her konuda söylev üstüne söylev veren, nutuk atan Erdoğan bile son 1 aydır doğru dürüst ortalarda görünmüyor. Tabii medyaya balans ayarı verme konusu hariç…

Erdoğan’ın televizyon ve yazılı basın üzerinden açık seçik verdiği ayar haricinde, asıl aba altından salladığı sopaların etkisi ve sonuçları da yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Cemaatin bilumum gazete ve gazetecilerinden sonra şimdilik son şaheser Enis Berberoğlu isimli “gazeteci”.

Her dönemin gazetesi Hürriyet’in Genel Yayın Yönetmeni olan zat-ı muhterem Şemdinli’ye gitmiş, dağda piknik yapmış. Tefrikası bol fotolu olarak Hürriyet’te.

2012 model full aksesuar Ertürk Yöndem versiyonunun yazısı her ne kadar “Şemdinli’de devlet hakim”e ayarlı olsa da, aslında gerçeğin tam tersi olduğunun açık itirafı. Yazı, okudukça insanı gülmekle acımak arasında getirip götürürken, işin ciddiyeti konusunda da fikir veriyor.

Erdoğan’ın salladığı sopanın neresine denk geldiği bilinmez, ama işe yaradığı kesin.

Zira, öyle ters bir alakadan başbakana selam çakıyor ve Kürt halkından belediyelere kadar her fırsatta öyle bindirmeye çalışıyor ki, insanı kahkaha ile öfke selleri arasında götürüp getiriyor.

Yazı sadece her türlü duyguyu yaşatması açısından ele alınırsa, üniversitelerin psikoloji fakültelerinde ders olarak bile okutulabilir. Örneğin, yoldaki asker kontrolünde bagaj kontrolü ve araç kaydı gibi teferruatlardan basın kartlarında başbakanlık tarafından verildiği yazdığı için “başbakan sayesinde” sıyırdıklarını okurken, Erdoğan’ın salladığı sopanın “yiğit gazeteci”mizin neresine geldiğini düşünüp gülebilirsiniz.

Veya Zap suyunda gördüğü çöp poşetlerine ne kadar çok kızdığını “bu çöp poşetlerini Yüksekova Belediye Başkanı’na soralım dedik. Fırsat olmadı, kısmet değilmiş. Başkan hanım galiba KCK’dan Muş’ta yatıyor” sözleriyle, geçerken hem çevre duyarsızlığından Kürt halkına, hem de geçtiğimiz yıl tutuklanan Belediye Başkanı Ruken Yetişkin üzerinden BDP’li belediyelere omuz atmasına öfkelenebilirsiniz. Hatta Yetişkin’in yerine başkan seçilen Ercan Bora ile neden görüşmediği gibi cevabını alamayacağınız sorular da sorabilirsiniz.

Yazının bundan sonrası ise yaşadığınız tüm o duyguların tekrarından ibaret. Tek bir farkla; duyduğunuz öfkenin kontrastının yükselmesi…

Saat daha akşam 7’yi göstermeden sanki Sinderella masalı gibi sokaklar boşaldı. Aslında iyi oldu, meydan bize kaldı. Azer’i de eve bıraktık. Sokak lambası ışığında fotoğraf çalıştık. Fondaki top ve havan sesleri sabaha kadar sürdü. Ama öğretmenevindeki rahat uykumuzu bölmedi” diye yazıyor kurulmuş 'gazeteci'.
Yani 30 yıldır orada yaşayan insanlar akşam 7’den sonra sokağa çıkamazken, plazasından çıkıp Şemdinli’ye gitmiş yiğit Enis sokakları terketmemiş! İnsanın aklına ister istemez Erdoğan’ın zamanında güvenlik gerekçesiyle çömelerek poz vermek zorunda kaldığı Gediktepe geliyor. Hani daha geçenlerde gerillanın denetimine geçen tepe. Neyse ki orası yiğidin menziline girmemiş. Yoksa maazallah Hürriyet gazetesinin gizli mahzeninde hepsinin çıktığı bir torna tezgahı mı vardır veya soy(suzluk) bakımından genetik şifreleri aynı olduğu için midir bilinmez, aynı tezgahın çocuğu Fatih Altaylı’nın zamanında Kardak’ı zapt eylemesi gibi Hürriyet’in zamane çocuğu Enis de Gediktepe’yi “düşman” işgalinden kurtarıverirdi. Bu defa plazasına döndükten sonra değil de henüz Şemdinli’deyken yazısını bastıracağı bir dahaki sefere inşallah…

Sabaha kadar süren top ve havan sesleri de korkutmamış yiğidoyu. Rahat rahat uyumuş. O fondaki sesin kaç gencecik insanın kol, bacak veya kafasını kopartarak toprağa düşürdüğünün önemi yok Enis için. Onun için o sesler, “fondaki” seslerden ibaret. Hepsi o. Onun derdi başka. Yiğitliği kendinden malul zıpçıktı, fondaki top ve havan sesleri varken nasılda güven içinde mışıl mışıl uyuduğunu anlatmaya çalışıyor. Hani yazısının başında yazdığı onlarca otelden birinde değil de, neden Şemdinli İlçe Emniyet Müdürlüğü’nün ve bilcümle askeri zevatın 150 metre arkasındaki öğretmenevinde kaldığını bilmesek gülme işlemini kargalara havale edeceğiz ama… Ama ilk satırından son satırına kadar iğrenme ve mide bulantısı yaratan yazısının nedeni ve amacı ortada olduğu için bu “gazeteci” yaftası taşıyan yalakaya en fazla acıma duygusu hissedebiliyor insan.

Acıma duygusunu yaratan asıl konu bu insan müsveddesinin düştüğü rezil durum değil. Onun safı da belli, kimyası da. Adeta kendi bacağına sıkarak yarattığı bu durum, tam da bu saftan ve kimyadan oluşan doğal ve kaçınılmaz bir sonuç. Aksi zaten mümkün değil.

Acıyorsunuz, çünkü ne kadar saklamaya çalışsa ve sözcüklerle oynayıp laf ebeliğine soyunsa da bu yazı aslında bir itirafname. Her ne kadar “Şemdinli güvenli, ‘400 kilometrekare PKK’nin denetiminde’ sözü işin hikayesi. Devlet, asker ve halk el ele” mesajını vermeye çalışsa da, az biraz dikkatli bir göz yiğidonun kaleminden dökülenlerin, manzaranın tam tersinin açık seçik itirafı olduğunu görür.
Ama daha ilçeden çıkmadan yolumuz kesildi. Ne Derecik’e yol izni çıktı, ne de ters yöndeki Alan’a. Yolu kesilen her haberci gibi... Bozulduk, kızdık. Çaresiz geri döndük.
Bu satırlarla yiğitliği gibi aklının da kendinden menkul olduğunu yumurtlayıveriyor berberin oğlu. Buraya kadar yazdıkları tıraşın kendisine ata yadigarı olduğu hususunda herhangi bir şüpheye yer bırakmasa da, bundan sonrası ister istemez aklının nerede olduğuna dair şüphe uyandırıyor. Aslında söze hacet bırakmayacak kadar açık yazdıkları. İnsan alt alta okuyunca gülse mi, ağlasa mı yoksa “biri bizi işletiyor mu” ile “akraba evliliği ürünü mü bu çocuk” soruları arasında gidip gelse mi şaşırıyor.

Ne Derecik’e gidebilmiş devlet-i aliyye’nin seyyahı ne de ters tarafa. Yani dört tarafı askerle çevrili dar alanda fare misali sıkışıp kalmış. Gerçi o asker de dört bir dağı tutan gerilla tarafından cardın gibi sıkıştırılmış ya neyse… Bu satırlarla Murat Karayılan’dan Bahoz Erdal’a kadar PKK sorumlularının haftalardır yaptıkları “asker hapsoldu, garnizonlarından dışarı çıkamıyorlar” şeklindeki açıklamalarını da açık seçik kabul ettiğinin farkında olmasa gerek. Yoksa bu konu onun için “cıs”!

Ne o tarafa, ne de bu tarafa gidemeyince bozulup kızmış, çaresiz geri dönmüş yiğido. Neden bozulup kızdığını “yolu kesilen her haberci gibi” sözleriyle allayıp pullayıp gözlerden kaçırma beyhude çabasından da geri durmamış ama. Yalanı gerçek, olanı olmamış gibi göstermek için mürekkebini son damlasına kadar hayasızca tüketmekte kararlı.
Kalan zamanı iyi kullandık. Şemdinli’ye muhteşem vedamızı tasarladık. Koman ve Karadağ boyunda bir tepe bulduk. Bagajdaki masayla sandalyeleri yerleştirdik. Sakız gibi beyaz örtüyü serdik. Yapma çiçekleri serpiştirdik. Yeni fincan takımını açtık. Ve sabah kahvemizi keyifle içtik. Her yudumun tadını çıkardık.
Dağdan tepeden düştükten sonra sağı solu kırık, yüzü gözü yara bere içinde “acımadı ki acımadı ki” diyen huysuz ve uyuz çizgi film karakterleri gibi çıkmış o kızgınlıkla Şemdinli’ye hakim tepelerden “henüz” asker kontrolünde olan birine, fotoğraf çektirmiş yiğidomuz.

Öyle yumurtluyor ki zıpçıktı, insan neresinden tutacağını da şaşırıyor!

Hadi Goman’ı “Koman” olarak yazması ve koca dağı tepeye indirgemesi gibi cahillikleri tebessümle karşılayıp şimdilik üzerinde durmayarak geçelim. Peki ya Goman’ın kendisi dururken “Koman ve Karadağ boyunda bir tepe bulduk” diyerek asker kontrolündeki o tepeye çıkmalarına ne diyelim? “Neden Goman’a çıkmadınız da o boyda bir tepeye çıktınız” diye sormak fazla mı safdillik olur? Yok yok aklınıza gelen o sebepten değil. Korku falan değil yani. Muhtemelen Goman fazla uzaktır veya çok yağmur yağmıştır, etraf çamurdur falan. Yoksa mevzu cesaret ise, ilki Kardak fatihi olmak üzere bu alem iki yiğit “embedded gazeteci” görmüştür, ki ikisinin soyları da bellidir, sopları da…

Bu arada, dört bir tarafı envai çeşit çiçek ve bitkiyle dolu olan Şemdinli gibi bir yerde yapma çiçeklerle fotoğraf çektirmek yiğidonun sadece zeka geriliğine işaret etmez. Yanı sıra, kimyası gibi yapmacık olduğunun da göstergesidir. İstanbul planlı, Ankara onaylı iliştirilmiş gazetecilik de olsa olsa bu kadar olurdu zaten. Devletin bin yıllık Kürt politikasının, Kürt’e bakış açısının ve yaklaşımının da fotoğrafıdır aslında o. En az o çiçekler kadar yapmacık, soğuk ve suni…

Bakmayın siz onun “Şemdinli’ye muhteşem vedamızı tasarladık” demesine. Yiğido’nun oturuşundan laptopuna kadar tüm pespayeliğiyle çektirdiği o fotoğraf, belli ki o an düşünülmüş ve hazırlanmış bir vedanın karesi değil. Masa örtüsünden suni çiçeklere kadar her şeyin henüz İstanbul’daki plazadan çıkmadan tasarlandığı çok açık. Amaç belli, mesaj net: “PKK’nin denetim kurduğu yalan. Burada her şey normal, dağda piknik bile yapabilirsiniz.”

“Eğer sizler de bu yazıyı kahve ve çayınızla birlikte okuyorsanız, anlatılanların hepsini unutun dilerseniz. Yazı zaten uçar gider. Aklınızda kalan sadece bu manzara olsun. Eğer Hürriyet Gazetesi’nin genel yayın müdürü bir sabah Şemdinli manzarasına karşı rahat rahat kahve içebiliyorsa bakmayın siz elalemin feryatlarına...” satırlarıyla meramını açık açık da yazmış.

Ama bu cümleden hemen sonra gelen 5 kelimelik bir cümle daha var ki; tezgahlanan bütün bu sirki yerle yeksan ederken, Şemdinli gerçeğini de açıkça ortaya koyuyor: “Bu iş daha bitmedi demektir”.

Vermek istediği bütün o mesajlar için uydurulan binbir yalanın da ötesinde bu cümle aslında bir ruh halinin itirafıdır. Ki o ruh hali “iliştirilmiş gazeteci” Enis’e de değil, bizzat devletin kendisine aittir. Bir taraftan Suriye’deki Kürt oluşumu, diğer taraftan gerillanın kgeniş alandaki denetimi arasında sıkışan ve her ikisine de müdahalede bulunamayan devleti asıl sıkıştıran konulardan bir diğeri de Türkiye kamuoyunda oluşan ve giderek de genişleyerek oturan “bu iş bitti” havasıdır. Devleti Enis Berberoğlu gibi zıpçıktılara ısmarlama haberler yaptırmak zorunda bırakan da bu ruh halidir, Şemdinli’deki bir tepeye Türk bayrağı dikip “bayrak öyle dikilmez, böyle dikilir” nidalarıyla sürmanşete çektirecek kadar şuursuzlaştıran da.

Ki bu hava sadece Türkiye kamuoyu ile de sınırlı değil. Diğer taraftan Kürt halkı nezdinde de giderek ruhsal ve köklü bir kopuş yaratıyor. 20 yıl geride kalmış Ertürk Yöndemvari “gazetecilik” de sadece bu kopuşun derinleşmesine ve kökleşmesine yaramaktan öte bir işlev görmüyor.