Kavgadır bu. Zayıfı güçlü, sıradanı kahraman, doğal olanı olağanüstü kılar
Öncesi…
Ankara’da Merkez Kapalı’nın merkezinde 105 siyasi tutsak… 5. Koğuşta kalıyoruz. 72 ranzada, 30 metreye 6 metre bir koğuşta…
Akşam karanlık çöktü mü, kapanır demir kapı üzerimize. “İçeriye” gireriz.
Gün boyu, en fazla koğuş kadar geniş bir avluda vururuz voltaya düşlerimizi. Geleceğe olan inançla, devrim ve sosyalizmle çarpar yüreklerimiz. Üzerine -kaçarız diye- demir kafes atılmış havalandırma avlusundan sızar güneş, vurur yüzümüze. Biz güneşe doğru mevzilenir, o ışıktan bir parça çekeriz göğsümüze nefes diye…
Gün çabucak geçer. Gece gelir, dayatır kendini. Gireriz “içeriye”. ‘Koğuş’ tabir edilen 30 metreye 6 metre, beton küpün içine…
105 kişiyiz. 105′in biriyim ben. Ranzam yok. Yere yatak atmış yatarım geceleri. Siyasiyim. 105′in biri yani. İnsan; proleter devrimci. Herkes gibi ‘tutuklu’ ve ama özgür… 105′in biri; iradenin cisimleşmiş hali biraz; devrimci…
Bizler Ankara Merkez Kapalı (Ulucanlar) Ceza ve Tutukevi 5. koğuşta kalan 105 siyasi tutsak, balık istifi dizilmiş, kalıyoruz burada. 72 yatak-72 kişilik ranza sığıyor içeriye. 30 metreye 6 metre, bir yetmişüçüncüyü kabul etmiyor artık. Sığmıyor içeriye. Kaba hesap 35 kişi yataksız ‘yatıyoruz’. İkilemişiz yatakları. Her bir yatakta çift kişi yatıyor koğuşun yarısında. Bu bir sorun. Yatak sorunundan öte “koğuş sorunu”. Öyle kalabalığız ki ve durmadan öylesine artıyor ki biz içerideki siyasi tutsakların sayısı, koğuşa sığmaz olmuşuz. Sorun olmuş bu 30 metreye-6 metre meselesi.
Verem, tüberküloz, kanser, dizanteri, beta vb… Mikrop. Kol gezer tüm cezaevlerinde. Burası tüm illerden siyasilerin tedavi için geldikleri, Ankara Numune Hastahanesi’ne sevkedildikleri Merkez cezaevi. Hasta herkes. 6-7 senen geçti mi cezaevinde, tüm baskılara karşın ayakta kalabildin mi insan onurunu yitirmeden dimdik; yetmez, bu kez “sessiz imha” girer devreye. Hasta olursun. Kaçınılmaz gibidir hasta olmak. Tedavi mi? Rica ederim bilmiyormuş gibi davranmayın; kelepçedir, askerdir, idaredir, sevktir, dayaktır, işkencedir cezaevinde “tedavi”. Git-gel sonuç çıkmaz; parça parça operasyonla alınır, firar eder ciğer, dalak, safra kesesi. Erirsin…
Velhasıl, uzun lafın kısası, hastadır herkes burada; 105′in 80′i hasta. Kalan 25′i, -ben ki 25′in biriyim, yeni bir sıfat daha kazandım burada- hasta adayı siyasi tutsak. Bulaşıcıdır, içiçe, yanyana, aynı yatakta yatarız hepimiz. Onu bırak, koğuşun bir ucundan diğer ucuna, tuvalete 15 dakikada gideriz: “Pardon geçebilir miyim, açılalım arkadaşlar, ilerleyelim, tek sıra yürüyelim lütfen” vs. Birbirimize girmiyorsak eğer bu kargaşada, tek tutan bizi devrimci ideallerimizle kurduğumuz bağdır. Yoksa kanlı-bıçaklı olmamak elde değil.
Yanlış anlaşılmasın. Kötüye kullanılmasın sakın… Biz yine de memnunuz bir arada olmaktan. 105′in tümü tek yürek, tek umut bağlıyız birbirimize. “Güleriz ağlanacak halimize” değil, polyannacılık hiç değil -yediğimiz, içtiğimiz, sohbetimiz, voltamız, yaşamımız hep bir; mutluyuz. Olumsuzlukları olumluya çeviren birlik ve devrimci iradeyse, biz öyle yaşarız işte. Parçalanmak istenen ortak devrimci umudumuz, devrimci yaşamımız ise eğer, orada set çekeriz düşmana; “Hücrelere geçit yok, hücre tipi yaşama hayır!”
Şimdi biz koğuş istiyoruz. Hücre demagojisine fırsat vermeden: Yeni koğuş. “6′yı verin, 7 de olur, 21′i yıktınız yerine üç yeni koğuş yaptınız, boş duruyor, onlar da olur…” Konuşuyoruz. Yani biz konuşuyoruz, onlar geçiştiriyor. Dinlemiyorlar özcesi. Zaten dinleyeceklerini mi umuyorduk ki? Ya da siz bizi dinlerler mi sanıyorsunuz?
105 kişiyiz. 105′in biriyim ben. Burjuvazinin-faşizmin işçi sınıfı ve emekçilerin yaşamını hücreleştirmek istediği bir toplumun cezaevlerinde hücrelere tıkılmak istenen devrimci tutsaklarından birisiyim. Kanla, inançla, yüzlerce devrimcinin ölümsüzlüğe uzanmasıyla kazanılmış mevzilerin gaspedilmesinin hedeflendiği, cezaevleri üzerinden gelecek umudunun boğazlanmak istendiği bir dönemde “koğuş sorunu”ndan bahsediyorum.
Deli miyim? Hayır. 105′in biriyim. Sizden biri. Bir proleter devrimci.
Duy beni.
2 Eylül 1999-Ankara
O gün…
Operasyon 26 Eylül 1999 sabahı saat 03:30′da başladı. Geceyi güne evrilten direnişleri sonrası saat 12:00′de koğuştan alınan 105 yaralı ve ölü devrimci, dövülerek cezaevinin hamamına getirildi. 6 saat süren işkencenin ardından hayatta kalanlar hastaneye ya da doğrudan farklı cezaevlerine gönderilmek üzere sevk araçlarına bindirildiler. F tipi cezaevlerine doğru uzanan bir sürecin startı burada verildi.
Ankara Merkez Kapalı Cezaevi. 26 Eylül 1999.
Oradaydık…
26 Eylül gecesi, Ankara’da ben ismimi kullanmayı bıraktım.
Geldiler…
Gaz bombaları, plastik mermileri, teneke kutuları, su hortumları, kirli köpükleri, kırık kiremitleri, kaya parçaları, demir sapanları, İsrail yapımı silahları, Amerikan malı tüfekleri, MKE yapımı saçmaları, ithal kalkanları ile geldiler.
Sarkık bıyıkları, kirli sakalları, uykusuz nöbetleri, tedirgin bekleyişleri, acele adımları, korkak şefleri, topal gardiyanları, bunak zindancıları, yalaka adlileri, sıkıntılı sessizlikleri, gürültülü küfürleri, tedirgin komutanları, özel timleri, istihbarat ekipleri, natodan gözlemcileri, erleri, onbaşıları, yüzbaşıları, binbaşıları, cezaevi müdürleri, cumhuriyet savcıları, katipleri, doktorları, adli tıp uzmanları, şoförleri, memurlarıyla geldiler.
İşkenceleriyle geldiler. Korkularıyla geldiler. Nefretleriyle geldiler.
Bu kadar kalabalık, bu kadar güçsüz, bu kadar çaresizdiler.
Yapayalnızdılar. Yapayalnız ölecekler.
Biz o gün orada 10 kişi çoğaldık.
Oradaydım.
Ben 26 Eylül’de Ankara’da adımı kullanmayı bıraktım.
Hepimizin adı Zafer, Zafer’in adı kavgadır o günden beri.
Kavgadır…
Uyandırır seni gecenin 3′ü ile 4′ü arası: “Kalk yoldaş, bir hareketlenme var.”
Uyandıktan yarım saat sonra kucağında dostunu bulursun. Başına aldığı 1 santimlik kurşun yarasının tertemiz bıraktığı beyaz gülen yüzüyle. -üşümesin, kucakla onu…
Kafana taş, kafana kaya, testisine kurşun, yüreğine mermi, boğazına acı, etine gaz yersin belki ama biran bile vazgeçmek, onun esamisi, en küçük izi bile yabancı gelir sana.
Gün ışırken “sabah oldu ya, ölsem de gam yemem artık” deyip düşmana inat kolkola slogan atarsın.
Ölümü, kendi ölümünü, öleceğini bir an bile düşünmezsin. Gerek duymazsın. İlgisizdir. Aklına dahi gelmez.
Kavgadır bu. Zayıfı güçlü, sıradanı kahraman, doğal olanı olağanüstü kılar. Böyle düşünür herkes. Şaşırmazsın. Dışardan bakanların mitleştirme eğilimine karşı inatla, bağıra bağıra direnişin kendisinin büyük ve ölümsüz, tek tek kişilerin payının ise küçük ve önemsiz olduğunu anlatırsın.
***
Adım Zafer.
10 kişiyiz. 10 kişiden biriyim ben.
Bulmaca hazırlıyorum. “Emekçileri göçük altında bırakan, ölülerin üzerine kaçak bina diken sistem”... Nedir bu?
Anlatayım. Bu hem hobi hem değil. Eylül ayında operasyon öncesinde uzun nöbet saatlerinde öğrendim bunu. Kaç tane kitap okumam, o kitapları kaç kez tekrar tekrar okumam gerekti unutmamak için biliyor musunuz? -Neyse benim Korsakoflu halim değil bu bahiste, işçi gazetesinde bir köşem olacak artık benim, o önemli. Çözdüm şifresini, öğrendim kolay bulmaca çatmanın yollarını çünkü. Savulun Alıntericiler ben geliyorum…
Satranç oynuyorum. Ümit’le oynuyoruz. Bazen çok düşünmeme sinir oluyor, sıkılıyor biliyorum. Olsun, böylece oynarken başka şeyleri sessizce düşünebilmek mümkün, sever o bunu, biliyorum.
İsmet maça çağırıyor yine. Baklavasına. Habip’le anlaşmışlar. Önder, Abuzer ve ben, sert oynuyoruz diye yine kızacaklar bize, ancak kalede Mahir var. Yahu yine yenileceğiz anlaşılan, kader mi bu!
Yemyeşil burası. Çayır, çimen gözalabildiğine. Ahmet bir ağaç altında karakucak derslerine devam ediyor bir yandan. Gençlerden Aziz’i yetiştiriyor, bir de bizim Halil’i! Bu sporun sikleti yok, ben de katılırsam şaşırmayın artık. Ne demek sen yapamazsın. İddia etme bak, sinirleniyorum. Şakaydı, ama inadına yaparım bak, bilirsin huyumu.
Çoğaldık burada daha sonra da. Hülya’yla Hatice, Cafer’le Cemal de geldi, biliyorsunuz. Aslında burada ne yalnızlık olur, ne de kalabalık. Yarım da kalmaz hiçbir umut. Yine de erken gelmelerine bozulmadım desem yalan olur. Hepimizin bir zamanı var sonuçta, insanlığın ise sonsuz bir saati.
Zamanın bir ucu sonsuzaysa bir ucu size açılıyor. İzliyorum. Nerden nereye geldik, nereye gidiyoruz görüyorum. Sarsar sizi en az canlılarınki kadar, nehrin öte yanındakilerin yargısı. Sorumluluğunuz büyük. Bir an, kısacık bir an, yanınızda olmalıydım diye düşünüyorum, sonra zaten beraber olduğumuzu hatırlıyorum, gülümsüyor, seviniyorum.
10 kişiyiz. 10 kişiden biriyim ben. Sürekli yanımda taşıdığım, cebimdeki akıl defterini size bıraktım. Öncesi‘ni yaşadık, O Gün beraber dövüştük, Gelecek de bizim. Bir tek ayrıntıyı atlamayın. Emek verin, amaca ulaşmak için ruhunuzu, her şeyinizi katın. Eksiğiniz, gediğiniz de olsa -ki olacaktır-, “insanca yaşadım” diyebilmek için, bir gün -olur a- vakti geldiğinde, huzur içinde bunu söyleyebilmek için, sınıfın kini, sınıfın bilinci, sınıfın onuru için: Savaşın!