Pazartesi, 12 Haziran 2006 (20 yıl 4 ay önce)
Dünya genelinde ve Avrupa Birliği’nde yabancıların durumu yeniden tartışılıyor, yeni bir düzenlemeye sokuluyor. Emperyalist tekeller yaşamın tüm alanlarında olduğu gibi göçmenlerin yaşamını da çok yönlü değişiklikler yaparak yeniden organize ediyorlar. Her dönem kendileri için en azami kar işçi ve emekçiler için en asgari yaşamı öngören kapitalistler dönemsel politikalarını da bu temel üzerine oturtuyorlar.
Bunu göç politikasında da çok rahat görebiliriz. 1951-57 arası temelleri atılan AB (Almanya, Fransa, Hollanda, İtalya, İsveç, Lüxembourg) maden ve çelik grubu olarak ortaya çıktı. Çelik ve maden sektörleri binlerce Afrikalı göçmen işçinin işgücü sömürüsü üzerinden yükseltildi. 2. Dünya Savaşı sonrası ise kara yolları yapımı, inşaat sektörü, tarım, ağır sanayi göçmen işçilerin işgücü sömürüsü üzerine yükseldi. Göçmen işgücü bir yandan işgücündeki boşluğu doldururken diğer yandan da işçiler arasında rekabet yaratarak işçi maliyetini genel olarak düşük tutmakta muazzam işlev gördü.
Göçmen işçilik her dönem emperyalist tekellerin ihtiyaçlarına göre belirlendi. Bir dönem teşvik edildi. Bir dönem sınırlandı. Bir dönem tümüyle kesilmek istendi. Ancak dünyanın her yerinde iş kapısı olarak bir kez açılan yol artık önüne geçilmez bir durum aldı. Para kazanmak karşılığında ülkelerinden göç eden işçiler geldikleri ülkelere yerleşmeye başladılar. Ailelerini eşlerini çocuklarını getirdiler, çoluk çocuk derken yerli göçmen oldular. Geri dönmek üzere çalışmaya gelen işçiler kökleşen yaşamları karşısında artık yerleştikleri ülkenin insanı olmuşlardı.
Biz işgücü istedik insan geldi
Avrupa'da giderek gelişen göçmen işçilik Avrupa emperyalistlerine yük olmaya başladı. Onlara göre, göçmen işçiler insan değil sadece işgücüne sahip birer makinaydılar. Almanya Dışişleri Bakanı'nın bu durum karşısındaki tepkisi bunu oldukça iyi açıklıyor. “
Biz işgücü istedik onlar insan geldiler.” İnsan yanımız görmezden gelindi. Aslında bir yanıyla bu söz kapitalist sistemin insana bakışının özeti niteliğinde. Onlar için kar lazım, daha fazla kar. İnsan lazım değil. Bu yüzden işleri bittiğinde “kapı dışarı” politikası şaşırtıcı değil.
Emperyalistlerin dünya üzerinde kurmak istedikleri ekonomik, siyasi, askeri hegemonya sonucu sürekli büyüyen genişleyen Avrupa Birliği bu rekabetin basıncıyla çekirdek gücün çıkarlarını korumaya çalışarak coğrafi alanını ve nüfuzunu her geçen gün büyüttü. Bu dönemi yeni bir AB anayasası ile yeniden düzenlemek istedi fakat Fransa ve Hollanda halkının direnciyle karşılaştı. Anayasa geçici bir dönem için şimdilik rafa kaldırıldı.
Fakat AB anayasadan vazgeçmedi, anayasa içinde yer alan dönemsel politikaların parça parça yasalaştırılmasının adımları atıldı, atılıyor.
Agenda 2010, Bolkenstein, sosyal alandaki “reformlar”, yabancılar yasası, antiterör yasası vb. bunların herbiri anayasa içinde de yer alan bölümlerdi.
Göçmenler neden istenmiyor
AB. bugün sadece gerektiği kadar, ihtiyaç duyduğu alanlarda işgücü istiyor. Gelişen yüksek teknoloji ve belli alanlarda yapılan yoğun üretimin iş alanlarında yarattığı tıkanıklık eskiye oranla işgücü ihtiyacını ortadan kaldırıyor. Avrupalı işçilerin yıllarca mücadelesini vererek kazandıkları haklardan göçmenlerin yararlanmasını istemiyorlar. Buna karşılık daha önce sömürge ülkelerde altyapısını oluşturduğu serbest sanayi bölgelerini sosyal haklarla uğraşmaksızın sömürü alanları, düşük maliyetli üretim alanları olarak değerlendirmek istiyor.
Bu arada tüm bunları yapmak kolay olmayacak, bunun altyapısının oluşması ve bu dönemin sistem için en sancısız bir biçimde geçmesi gerekiyor. Bizleri sancısız atabilmesi için yıllarca birlikte yaşadığımız komşuluk, iş arkadaşlığı, evlilik, dostluk yaptığımız, Avrupa halklarını ikna etmesi gerekiyor. Bizim Avrupa için ne kadar "zararlı" olduğumuz, ne kadar "işsizliği körüklediğimiz", ne kadar "güvensiz" ve "kaos ortamı yarattığımız" vs propagandaları üzerinden Avrupa halklarını yabancılar yasası konusunda kendine yedeklemek istiyor.
Yeni “
Yabancılar Yasası” çalışmaları ve ırkçı faşist saldırılar bir madalyonun iki yüzü. Aslında yıllardan beri neonazilere yeşil ışıklar yakılıyor ve destekleniyor. Irkçı faşistler güçlendiriliyor, yasalarla yapamadıklarını da sivil faşist çeteler yapıyor. Son dönemde ciddi bir şekilde ırkçı-faşist saldırılar artmaya başladı. Almanya, Hollanda, Belçika, İsviçre Fransa’da yaşanan saldırılar bunu açıkça ortaya koyuyor.
Belçika'da bir faşist eline aldığı bir silahla önüne gelen “yabancıya” saldırdı.
Berlin’de PDS Milletvekili Gıyasettin Sayan dövülerek hastanelik edildi. Yine Belçika'da yapılan bir anketin sonuçları da oldukça etkileyici ve dikkat çekici; Belçika halkının yarıya yakını zaman zaman ırkçı düşünce içinde bulunduğunu söylüyor. Bu azımsanacak bir rakam değil. Karşı milliyetçiliği körüklemeye çalışan faşistler de ters yönde çatışmayı körüklemek istiyorlar. MHP’li faşistler ırkçı yaklaşımlarla Türkiyeli emekçileri örgütlemeye çalışıyorlar. Oluşan gençlik çeteleri de bunun bir göstergesi. Artan bu saldırılar karşısında her türlü milliyetçiliğe karşı çıkarak
emekçilerin birliği halkların kardeşliği vurgusunu daha fazla öne çıkarmamız gerekiyor.
Hem haklarımızı iyice gasp eden yeni yasaların çıkışına karşı hem de faşist saldırılara karşı biraraya gelmeliyiz. Bütün emekçiler olarak biraraya gelirsek bu saldırıları püskürtebiliriz. Fransa’daki gençlik hareketi bunun en güzel örneğini gösterdi bize. Gençlik kararlı ve ısrarlı davrandıkça desteği ve gücü arttı. Yabancılar Yasası ve faşist saldırılar karşısında da biz “yabancılar” ne kadar kendi davamıza sahip çıkarsak etrafımızdaki dayanışmayı o kadar arttırmış, gücümüzü büyütmüş oluruz.
Yaşanacak Dünya