Hapishanelerden gelen ses...

Midyat Cezaevi'ndeki tutuklu kadınların kronik sorunlara dair hazırladığı dosyayı yayınlıyoruz

GÜNCEL
Salı, 9 Ekim 2012 (14 yıl 4 hafta önce)

Mardin- Midyat, Eylül 2012
tecritİçerisinde bulunduğumuz süreç her boyutuyla, her alanda etkisini hissettirebiliyor. Beraberinde cezaevlerinde de yeni uygulamalara da kapı aralıyor. Yaşadığımız ülke bu boyutu ile pek parlak bir geçmişe sahip değil! Doğalında ‘şimdiye’de etkisi olabiliyor.

Genel anlamda cezaevinde yaşadığımız kronik sorunlara dair bir düzen halinde notlar aldık, dosya haline getirdik. En güncel haliyle olan sıkıntılar ve güncelliğini yıllardır koruyan uygulamalarla bu dosyayı oluşturduk. Mevcut haliyle meclis, Adalet Bakanlığına, İHD gibi yerlere yazıp, gönderdik. Amacımız bu çalışmayı her yere ulaştırmak ve beraberinde bir duyarlılık yaratmak... Bundan yola çıkarak size bu dosyayı gönderiyoruz. Avrupa’daki uluslararası kuruluşlar, dernekler, duyarlı insiyatif bileşimlerine, AP’ye de bu oluşturduğumuz dosyayı göndermek istedik.

Halkımız özgürlüksüz bir yaşamı kabul etmiyeceğini dünyaya duyurmaya çalışırken, bizler her zamankinden fazla Barış’ın asla mücadelesiz mümkün olmadığını anlamış durumdayız. En çok barış isteyenlerin, en çok mücadele etmesi gereken bir gerçeği yaşıyoruz. Yeryüzündeki her türlü egemenliğe karşı ...

Midyat cezaevi tutuklu kadınlar adına
Şadiye Manap, Derya Moray ve Ferda Hasan

Midyat M tipi cezaevindeki durum


Cezaevinde basına da sık sık yansıdğı gibi temel sorunlarımızın başında sağlık problemleri gelmektedir. Bu sebeple öncelikli olarak sağlık problemlerimizi geniş bir şekilde aktarıyoruz; bu problemlerin aşılması ve çeşitli iyileştirilmelere gidilmesi yönlü gereken duyarlılığın göstrilmesini temenni ediyoruz.

Sağlık sorunlarımıza ilişkin olarak;


Öncelikli olarak cezaevinde kalmakta olan tutuklu-hükümlü herkese ilk yardım dersinin verilmesi gerektiğini düşünüyor, esas tedbirin bu olacağına inanıyoruz.

Bulunduğumuz cezaevinde- ki tüm cezaevlerinde- yirmidört(24) saat bulunacak herhangi bir sağlık memuru ve kurum doktoru olmaması ilk yardımın önemini ve hayatiyetini riske ediyor.

Bulunduğumuz cezaevinde acil durum gerektiren bir anda ambulans istendiğinde ilk olarak Mardin ilindeki ilgili kurum aranıyor, iletişime geçiliyor, ilgili kurumun ilçe devlet hastahanesini aramasıyla ancak cezaevine gönderilebiliniyor. Bu duruma yoğunca maaruz bırakılıyoruz. Söz konusu bürokrasi 6 Ağustos 2011 tarihinde beyin kanaması sonucu Şeyhmus Yalçın arkadaşımızın hayatını kaybetmesine neden oldu. Mardin il devlet hastahanesine götürülen arkadaşımız, askeri personelin ‘‘denetleme’’ adına yoğun bakım ünitesine kadar girme talebi hastahane tarafınca kabul edilmemiş, bu uygulama nedeniyle özel hastahaneye yönlendirilmiş. Ancak acil müdahale gerektiren bir durum genleşen uygulamalar, ağır işleyen bürokrasi ve geç kalan ‘ilk müdahale’den’ dolayı birçok insanın hayatına mal olduğu gibi arkadaşımızın da hayatını kaybetmesine neden olmuştur.

Rahatsızlıklarımızdan dolayı revir doktoru tarafınca yapılan hastahane sevkleri geniş zamana yayılabiliyor. Bu durum erken tanıyı- müdahaleyi ve tedaviyi olumsuz etkileyebiliyor. Aynı zamanda psikolojik olarak da hastaneye gitme istemini iticileştiriyor.

Hastaneye giderken acil durum gerektiren durumlarda ring ile kelepçeli bir halde götürülüyoruz. Kendi kendimiize müdahale etme olasılığımız bile kalmıyor... Ring yolculuğu psikolojik ve fiziksel olarak yıpratıcı olduğundan ‘’iyileşme’’ sürecine zarar vermekten öteye gitmiyor.

Bizleri oldukça rahatsız eden ve irademizi yok sayan, aynı zamanda onur kırıcı bir diğer uygulama da ilaçlarımızın tane tane, günübirlik, kesilerek verilmesi ki bu durumla birlikte zamanlama muğlaklaştırılmaktadır. Bu uygulama insani değil, irademiz yok sayılarak, sürekli devam eden bir şekilde bizlere dayatılmaktadır. Bu uygulamanın kapsamına her türlü ilaç alınmıştır. Ön ağrı kesici ki regl dönemlerinde günün herhangi bir saatinde alınması gerekiyor. Ağrının zamanlaması gibi anlamsız bir dayatma uygulanıyor. Kan yapıcı ilaçlar, vitamin ilaçları ve hatta fitiller bile bu uygulamalar dahilindedir.

Doktor tarafınca yazılan bu ilaçaların prospektüsü dahi bizden sakınılıyor. Israrımız olmasına rağmen önem gösterilmiyor. Tamamen sağlık personelinin tasarufuna bırakılıyor.

Revir doktorlarının, devlet hastahaneleri doktorlarının vs genel olarak her tutukluyu psikolojik bir vaka imiş gibi değerlendirmesi trajik bir reçete yazmaya koyulması da bizler açısında endişe ve rahatsızlık verici bir durumdur. Bu tutumların da önüne geçilmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Yine psikoloji doktorunun- psikiyatırın cezaevinde bulundurulmaması da her doktorun psikolojik değerlendirmeler yapmasının temelini oluşturmaktadır. Cezaevlerinde bulunan kadın, çocuk, yaşlı, genç her kesim için psikoloğun bulunması insani- hayati bir ihtiyaçtır. Bu yönlü de bir psikiyatrın bulunması gerektiğine inanıyoruz.

Yolculuk raporları gerektiğinde (mahkemelere gidişlerde, sevklerde, sınavlara gidişlerde ‘ÖSYM merkezinin’ bulunduğu yerlere gidişlerde) psikolojik durumumuz, kadın olarak periyodik ve özel günlerimiz (regl, menopoz gibi) gözardı ediliyor, rapor verilmiyor. Ringlerde saatlerce süren hatta günlere varabilecek yolculuklara gönderiliyoruz.

Bu saydığımız durumlar yeterli görülmüyor. Kadın doktorlar bile kaba, eril yaklaşabiliyor.

Yine kadın oluşumuzdan kaynaklı jinekoloji doktorların kadınların bulunduğu cezaevlerinde olmayışı bizleri daha bir mağdur etmekte, iletişimdeki dili (rahatsızlığı ifade etme gibi) dar kalmaktadır.

Altı ayda bir tavsiye edilen rahim ve meme kontrolü uzun yıllar cezaevlerinde kalan ve sağlıksız koşullarda yaşamaya mecbur olan biz kadınlar için elzem olması gereken bir durumken, dışardaki bir insan bile altı ayda bir yapması gereken kontroller biz tutsaklar için yıllara yayılmasına rağmen asla ve asla yapılmıyor. Taleplerimiz yeterli görülmüyor. Dolayısı ile erken tanı, tarama, teşhis, tedavi uygulanmıyor.
Bu durum bir çok tutsağın hayatını kaybetmesine, yıllarca acı çekmesine sebebiyet veriyor.

Yine teşhisi konan hastalıklar için tedavi imkanları yok denecek kadar az ve zayıf. Dışarda tedavi ve iyileştirme imkanları varken, biz tutsaklar her konuda ağır işleyen bürokrasiden kaynaklı oldukça zorlanıyoruz. Bir çok tutsak ölümü bile özgürce karşılayamıyor. Bu uygulamalar vicdanı olan hiçbir şeye sığmıyor.

tecrit

Ağır hastaların dışarda tedavi imkanlarını kullanma durumu: tutsağın suç niteliği, taraf oluşu ile ilişkilendiriliyor ve bu da bile bile ölüme terkedilmelere kadar varabilecek anti demokratik- anti insani uygulamalara yoğunca sebebiyet veriyor. Bu durumu giderecek, tamamen objektif bir komisyon- kurul vb. oluşturulup, Cumhurbaşkanına bırakılmayacak bir işleyişe dönüştürülebilmelidir. Tıp daha insani bir işleve bürünüp, insan endeksli çalışmayı temel alacak bir profile- işleve dönüştürülebilmelidir.

Son aylarda (yaklaşık 6-8 ay olacak) ilaç katkı payı adı altında hemen hemen her ilaç için para ödemek zorunda bırakılıyoruz.

Tansiyon, şeker ve kalp rahatsızlıkları olanlar için yanlarında bulundurabilecek ölçüm aletlerinin verilmesi gerekiryor. Buna yoğunca ihtiyaç duyuyoruz.

Bakanlık genelgesinde cezaevi doktoru diyet raporu verebilir demesine rağmen, kurum idaresi tarafından heyet raporu isteniyor. Bu durum bile bürokrasinin ağırlığına bırakılıyor.
Yine diyet için verilen yemek tekdüze ve aynıdır. Şeker ve tansiyon hastaları için bile aynı diyet uygulanıyor. Ön şeker olan arkadaşımız, genel diyet menüsünde olan pirinç-patates gibi risk oluşturan yiyeceklere mecbur bırakılıyor.
Yine diyet için verilen her yemek , tüm öğünler için sabit bir öğüne sığdırılıyor.

Hastanelerde hükümlü- tutuklular olarak bekletme odasında hasta halimizle saatlerce kelepçeli bekletiliyoruz.

Hastanede yapılan muayene, tahlil vb.sonuçlar hakkında bizlere herhangi bir bilgi verilmiyor. Sonuçlar alınınca doktora bizim müdahililiğimiz dışında gösteriliyor. Hangi rahatsızlığımıza, hangi ilaç, ne kadar süre için, nasıl bir tahribat için veriliyor bilemiyoruz. Bizler hücredeyken doktorlar bizler için ilaç yazıyor. Kendimizi bu boyutu ile bile ifade etmemizin önüne geçiliyor.
Reçetelerden doktorların belirttiği- yazdığı ilaçlar yerine daha ucuz benzer ilaçlar getiriliyor.

Biz tutsakları motive eden doğa ile iletişimimizi sağlayan, motive olmamıza yardımcı olan bitkiler, çiçekler ‘’sakıncalı’’ denilerek içeriye verilmiyor.

Spor aktiviteleri çok sınırlı. Saatlere sığdırılmış. ‘’hava alma’’ programları bizleri-tutsakları olumsuz etkiliyor. Yine açık spor alanları toprak ile tabanlanmalı, suni çimen yerine doğal çim ekilebilmelidir.

Belirli periyotlarda cezaevlerine uzman doktor gelebilmelidir. Çoğunlukla pratisyenlerin görev yapması doğalında yüzeysellik doğurabilmektedir. En azından zaman zaman branş doktorları getirilebilmelidir.

Yine cezaevi yemek menülerinde vejeteryan olan tutsaklara ilişkin hassasiyet gösterilmiyor. Bu durumun taraması bile yapılmıyor. Uzun yıllar cezaevinde kalan tutsaklar böylesi uygulamalar nedeniyle daha bir mağdur ediliyor.

Kantin eşyalarının yani yiyeceklerinin mevsimsel ürünlere, yiyeceklere göre düzenlenmesi gerektiğini düşünüyor ve bunun uygulamaya yansımasını istiyoruz.

Genel olarak diş rahatsızlıklarımız konusunda yoğun sorunlar yaşıyoruz. Diş protasının yapımında ilginç-trajikomik prösedürler uygulanıyor. Örneğin ‘2bir yiyebiliyorsunuz’, ‘’protaz için en az şu kadar dişin olmaması gerekir’’ gibi gerekçelerle sevklerimiz- tedavilerimiz yapılmamaktadır.

Doktorlarca yapılan sevklerde Adalet Bakanlığı’nın onayı çok ağır bir sürece mal olmaktadır. Bu durum doğalında ağrıda, rahatsızlıkta, sorunu zamanında ifade etmede sıkıntı doğurmaktadır. En azından Adalet Bakanlığı’nın sağlığımızı daha da ağırlaştırmayacağı verim alabileceğimiz bir zamanda dönüt vermesi gerektiğini düşünüyoruz.

Cezaevlerinde uygulamada olup, dayatılan mevzuatlara yönelik olarak:


tecritDisiplin cezaları ilgili olarak yaşadığımız sıkıntılara ilişkin en demokratik tepkilerimizi bile dile getirdiğimizde (Örneğin, açlık grevleri, yemek almama gibi durumlarda) direkt ‘’cezaevi kurallarını ihlal etme’’ adı altında disiplin cezaları veriliyor. Açık görüş engellemeleri, zaten sınırlı olan spor faaliyetlerini engelleme, kültürel etkinlik adı altında verilen kursların engellenmesine dek varan bir uygulama söz konusudur. Açlık grevleri gibi en demokratik eylemlerimiz ceza verilerek, bedenimiz üzerindeki hükmümüze bile müdahale ediliyor. Bu uygulamayla ailelerimiz bile cezalandırılıyor. Zaten sınırlı verilen kurs gibi kültürel faaliyetler de bu dayatmalarla cezaya dönüştürülüyor.

Verilen herhangi bir disiplin cezasının geçerli olduğu süre içerisinde eylemin-tepkinin tekrarlanması durumunda ceza verilme süresi hızlandırılarak, katlanıyor. Yani iki ay olan men cezası dört aya çıkıyor.

Son yıllarda sık sık yaşanılan sürgünlere dair:


Son iki yıldır yoğun bir sürgün politikası izlenmekte. Yapılan bu sürgünlerde ne tutsağın durumu (sağlık, moral, psikolojik hali), ailesinin yaşadığı imkansızlıklar, gidilen uzun yorucu mesafe ve yapılan bu yolculuğun 2 metrekarelik ve altışar kişilik hücreler olması çok derin bir yorgunluğa, yıpranmaya sebep olup; aile ile görüşebilmenin sınırlarını daha da azaltmaktadır. Ayrıca gidilen yol boyunca ki günlerce sürüyor. Eller kelepçeli, havalandırma çok sığ olduğundan yıpranma daha da derinleşerek yaşatılıyor. Yani her sürgün bir yıpranmaya sebep oluyor.

Adına ‘’sultan makamı’’ denilen ve Kayseri güzergahında beş kişinin feci şekilde yanarak (2011) can verdiği ringler her açıdan sadece sağlıksız değil, sağlam durumda ölümü kaçınılmaz kılan yapıdadır. Bir hücrede altı(6) sandalye demirle sabitlenmiştir. Yolculuk için çok rahatsız edici olduğu gibi, olası bir durumda önden arkaya, bir koltuktan diğerine geçmek veya koltukların arasından geçmek mümkün değildir. Kapı açılsa bile hızla çıkılamaz dışarı. Direkt hava almayan küçük tek camlı, telli pencere tavan hizasında olduğundan, dışarıyı görebilmek, doğal, sunni olmayan havayı alabilmek mümkün değildir. Bu nedenle sadece havasız kalma değil, kuyunun dibinde olma duygusu yaratmaktadır. Hücrelerin kapıları çiftli raylı sisteminden olup, altı koltuğun kapasitesine uygun herhangi bir otomatik sistem yok. Kapılar nöbetleşe ve ağır bir işlev ile donanmış olduğundan, herhangi bir olağanüstülükte acil çıkış yapabilmek mümkün değildir. Bu sabit hücra düzeneği, nöbetlere açılan kapı ortadan kaldırılmalı, en azından daha insani bir mekanizma oluşturulmalıdır.

Sürgünle gidilen yerde-ki cezaevinden her türlü arama, denetim yapılarak gidiliyor- çıplak arama dayatılıyor. Bu uygulamaya rıza gösterilemeyince, darp-zor kullanılıyor. Ki salt el araması değil, bir çok elektronik hassas cihazla bu aramalar mutlaka yapılıyor. Dayatılan çıplak aramalar tamamen onur kırıcı bir etken yaratma ve müdahale alanını bize, kendimize ait olan bedenimize kadar genişletip uygulayabiliyorlar. Üstelik bu duruma rıza gösterilmemesi durumunda yine disiplin cezalarıyla insani, onursal olan her şeyin önüne geçiliyor. Her türlü uygulamayla ‘’koşulsuz kabul’’ politikası güdülüyor.

Her sürgün kişinin sosyo-ekonomik durumu gözardı ediliyor. Özellikle uzun süre cezaevlerinde kalan kişilerin aileleri yani ana-babaları, kardeşleri, yaş olarak, fiziki olarak görüşlere gidip gelemiyorlar. Bu durum gözardı edilerek, aile ilişkilerinde bir iletişim- görüşme sağlanması uzun vadede uygulamaya konulan bir cezaya dönüşüyor. Üstelik ailelerin maddi-manevi durumları; bu durumun yarattığı giderleri- harcamaları kaldırabilecek bir yeterliliğe sahip değil. Böylesine sürgünlerin yoğunca yaşandığı bir süreçte kişinin rızası dışında gittiğinde- gönderildiği cezaevlerinde ailelerin gidiş- dönüş yol masraflarını Adalet Bakanlığı üstlenip karşılayabilecek bir ödeme sistemi kurabilmelidir. Buna ilişkin teminat verilmelidir.

Yine sürgüne gönderilen cezaevlerinde tutsağın ilişkide olduğu ya da sempatizanı olduğu ‘’ suç grubuna’’ dair herhangi bir siyasi koğuş yok. Kimilerin adlilerin içine gönderilerek, zindan içinde sosyal cezalara dönüşmekte olan bir uygulama da yaşanmaktadır.

‘’Görüş’’ sistemine ilişkin


Görüş süreleri: onca zahmeti çekip gelen ailelerimizle yeterli iletişim kuramayacağımız kadar kısıtlıdır. Özellikle açık görüşlerin en azından daha uzun bir süreye çıkarılması gerektiğini düşünüyoruz. Mevcut haliyle en fazla bir saat, en az 30 dakika halindedir. Bu süreç kimileyin cezaevinin yoğunluğundan dolayı ‘’idarenin insiyatifine’’ bırakılarak, daha az bir süreye indirilebiliyor.

Yine görüş mekanları mevsim özelliklerine göre düzenleniyor. Yazın sıcağını iklimin çok üstünde, kışın soğukluğunu da mevsim normallerinin çok altında yaşıyoruz. Cezaevlerinde her iklim mevsim normallerinin çok üstünde yaşanıyor. Hem kağuşlarımızda, hem de görüş salonlarında bu durum değişmiyor.

Yine görüşçü listelerinin genişletilmesini talep ediyoruz. Örneğin: kuzenlerimiz (teyze, hala, dayı, amca çocukları) hiç gelemiyorlar. Buna ilişkin bir değişiklik de olabilmeli. Tutsağin medeni haline göre düzenlenebilecek bir içerik mevcut haliyle yok. Yani cezaevlerinde bekar olanın vay haline!

Üçüncü şahıs olarak yazdığımız kişiler işlerinden, cezaevinin uzaklığından ya da artık istememesinden dolayı bir türlü değiştirilmiyor. Yani üçüncü şahıs görüşçünün değişimi için ya vefat etmesi; ya da cezaevinde olması gerekiyor gibi çok uç gerekçeler isteniyor.

Kapalı görüşlerde iletişimde kullanılan telefonlar kulakta sorun yaratıyor. Aşırı sıcaklık yaratıyor. Doğal direkt bir iletişim olabilmeli. Cam, demir, şiş, tel gibi çok katmanlı bir düzeneğin daha insani bir işleve büründürülmesini istiyoruz. Tel ve şiş varken o kalın camların olması görüşleri iticileştiriyor.

Kapalı görüşlerde kullanılan telefon, işitme sorunu olan arkadaşlarımızda daha olumsuz bir etki yaratıyor. Kulak cihazının bozulmasına kadar varan bir uygulama dayatılıyor ve kulaktaki ağrı daha da bir çoğalıyor.

Engelli olan görüşçülerimiz yanlarında doktor raporu olduğu halde açık ya da kapalı görüşler farketmeksizin geldikleri her ziyarette, protez olan kol, bacak vb.ortopedik araçları çıkarılıyor. Aramalar cihazlarla da yapılıyor ve yapay uzuvları çıkartılarak arama aşamalarında geçiriliyor. Tek bacak olan engelli görüşçülerimiz bu sorunu çokça yaşamaktadır. Bu onur kırıcı uygulamayı kabul etmeyen görüşçülerimize bir de ‘’idareyi meşgul ettiği’’ gerekçesiyle görüşten men cezası veriliyor.

Bu belirttiğimiz durumda olan birçok tutsak var. Çatışmalarda yaralı olarak ele geçirilen, gazi olan ya da herhangi bir rahatsızlık sonucu bu durumu yaşayan bir çok tutsak her mahkemeye gidişte, dönüşte, hastahanelere yapılan yolculuklarda hep aynı uygulamalara maruz bırakılıyor. En azından doktor raporlarının bu uygulamayı engellemesi gerektiğini düşünüyoruz; insani bir boyut kazandırılması gerektiğine inanıyoruz.

Görüşlere getirilen çocuklar bile didik didik aranıyor. Bebek bezleri, kadın bağı gibi hyjenik ihtiyaçlar daha çıkarılıyor, kontrol ediliyor. Yine kadınların iç çamaşırlarında yoğunlukla sütyenlerde olan metallerden dolayı iç çamaşırını askerin ve cezaevi personelinin gözetiminde çıkarıp cihazdan, personelin yoklamasından geçiriliyor. Onca zahmete katlanıp gelen görüşçülerimiz bu uygulamalarla caydırılmaya çalışılıyor. Ve elbette onur zedeleyici yönü ağır olan bir psikolojik etki bırakıyor.

Mahkeme süreçlerine ilişkin:


Uzun zamana yayılan mahkemelere gidiş-gelişlerde yoğun-yorucu yolculuklara mecbur bırakılıyoruz. Mahkemeler genellikle Diyarbakır’da olduğundan dolayı en az üç saat boyunca ringlerin hücrelerinde tutularak götürülüyoruz. Üstelik ellerimiz kelepçeli ve havalandırma tamamen suni bir halde.

Yine yaptığımız bu yolculuklar boyunca ring hücrelerinde olduğumuz süre boyunca bizleri her an izleyen bir kamera var. İki metrekarelik hücrelerde ellerimiz kelepçeli olmasına rağmen bir de kameralar tarafından izlenmemiz bizleri psikolojik olarak etkilemektedir. Zira bu uygulamalarla o küçücük hücrelerde bile hareketlerimizin sınırları çoğalan bir baskı haline dönüşmüş haldedir.

Bu bahsettiklerimizle birlikte hijyen açısından da problem yaşamaktayız. Ringler direkt hava alabilecek bir tesisata asla sahip değil. Bir çok tutsağın kullandığı bu ringlerin içi çok kirli, adeta katmanlaşmış yılların biriktirdiği bir kirlilik içerisindedir.

Herhangi bir hastalık durumunda ve özellikle ağır rahatsızlık durumunda gereken bir tedavi- kontrol için götürüldüğümüzde bile ellerimiz mutlaka kelepçeleniyor. Bu şekilde hastahaneye götürülüyoruz. Bu durum rahatsızlığımızın önemini/aciliyetini gözardı ediyor. Kendimize müdahalemizin bile önü tıkanıyor.

Yolculuk raporları verilirken hiçbir özgün durumumuz göz önünde bulundurulmuyor. Kimileyin Midyat hastahanesi acil doktoru (genelde yol raporu bu birimce veriliyor) ringin içine gelip, hücreye seslenip ‘’gidebilirsiniz’’ raporu verebiliyor. Ki ‘’uygundur’’, ‘’yola gidebilir’’ raporunu verdiği arkadaşlarımız elli yaşını aşmış olan (en az) ağır ve kronik hastalıkları olanlardır.

Uzun süre cezaevlerinde kalan tutsaklar olarak, gözlerimiz, ellerimiz aşırı, sürekli yazı yazmaktan dolayı kireçlenme, tutukluluk, kramp (sürekli) vb. rahatsızlık yoğunca yaşamaktayız. Bu durumumuzdan kaynaklı daktilo (artık üretilmiyor), bilgisayar gibi yazı yazmamızı, çoğaltmamızı kolaylaştıracak teknolojik aletler bizlere verilmiyor. Yaptığımız bir çok edebi çalışma bu durumdan dolayı yarım kalıyor.

Yine öğrencilerin yoğunca tutuklandığı bir ülke olmamızdan kaynaklı, öğrencilerin ders çalışabileceği, ders alabileceği herhangi ortam sağlanamıyor.

İletişimde (mektup, fax, vb...iletişim araçlarında) kendi dilimiz olan Kürtçe’yi kullanamıyoruz. Çünkü çeviri yapabilecek herhangi bir personel tayini/arayışı yok.

Tutuklu olan öğrencilerin ‘’devam zorunluluğunun’’ kaldırılması gerektiğine inanıyoruz.

Aynı dosyada olan ve ayrı cezaevinde olan kişilerin bir araya gelip savunma hazırlığı yapabilecekleri herhangi bir ortam ve araç sunulmuyor.. İç posta ile bile savunmaya ilişkin bilgi alış-verişi engelleniyor.

Isınma ve serinleme amaçlı, sağlıklı cihazlar içeri verilmiyor. Klima, çamaşır makinası vb. hiçbir araç-gereç için imkan tanınmıyor. Hasta, yaşlı vb. tutsaklar için klima, çamaşır makinasının zaruriyet arzettiğine dair herhangi bir yaklaşım değişikliği yok. Cezaevlerinde hala plastik leğenlerde elbiseler elde yıkanıyor.
Test makinası gibi elektrikli plastik aletler içeri verilmiyor.

Müziğin insan ruhuna, iç dünyasına yaptığı etki bilinmesine rağmen teyp, cd çalar, mp3 vb. müzik dinleme araçları F tipi uygulamalara geçişle birlikte kullanımdan kaldırıldılar. Buna dair de yönetmenliğin de değiştirilip, modernleştirilmesini istiyoruz.

Yine tv., buzdolabı, su ısıtıcısı(semaver) dışında hiç bir elektrikli cihaz kullanmamamıza rağmen aylık olarak yüklü elektrik faturaları ödetiliyor. Tamamiyle ailelerimizin cezalandırıldığı, ekonomik olarak yıpratıldıkları bu uygulamaların kaldırılmasını talep ediyoruz.

Tv kanalları 24 tane ve sınırlandırılmış, belgesel gibi eğitici yönü güçlü olan kanallar paralı olduğundan dolayı izletilmiyor. Samanyolu, Çağrı tv, Meltem tv, Hilal tv gibi kanallar verilirken istekte bulunduğumuz yerel kanallar vb. verilmiyor.
İstinasız olarak her eşya bir standarta bağlanmış. Televizyon bile 37 ekranın üzerine çıkamıyor. LCD, plazma tv gibi teknolojik gelişmeye denk olan kaliteli ürünler yasaklı.