BDP'nin zor yürüyüşü

Yakın zamanda iki kongre gördük. İlki, iktidar partisinindi, ikincisi Meclis’teki muhalefetin oy açısından en küçük partisi olan BDP’nin...

GÜNCEL
Salı, 16 Ekim 2012 (14 yıl 3 hafta önce)

Bu kongreler, iktidar partisi mensuplarının çok sevdiği deyişle ‘statüko’nun iki sorunlu ayağında gelinen yeri gösteren iki etkinlikti. İlki, ‘devlet ihtiyaçlarına uygun din’ diye özetlenebilecek dinsel anlayışın gerektirdiği politikaların, sistemin kendi üstüne çöktüğünü gösteriyordu: Cumhuriyet tarihinin din konusundaki hedeflerinin yarattığı rahatsızlığı, söyleminin ve örgütlenmesinin temeli yapan hareket, biraz da konjonktürün yardımıyla cumhuriyetin yönetimini ele aldı. AK Parti kongresinde hem bu zaferin ifadelendirilişini gördük hem de bu zaferin aynı zamanda temel bir uzlaşma anlamına geldiğini.

Statükonun ikinci ayağının, ‘devleti ve milletiyle bölünmez birw bütün’ kalıbında ifadesini bulan tekçi ayağının yol açtığı sorunların en büyüğünün, bugün ‘Kürt sorunu’ denilen sorunun geldiği yerse BDP kongresinde fotoğraflanıyordu.

İki kongre, Meclis’teki diğer iki partinin (CHP ile MHP’nin) ‘neyi kaybettiği’nin de fotoğrafını veriyordu aslında. Buraya döneceğim ama şimdi BDP kongresindeki fotoğrafa bakma zamanı.

Kadro yenileme
Bu olağanüstü bir kongreydi. Nedeni basit: KCK tutuklamaları, hem Parti Meclisi’ni hem de yerel teşkilatları önemli kadro kaybına uğrattı. İçerde bulunanların yerine yeni isimler gerekliydi. Kongre, genel olarak Kürt hareketinin özel olarak BDP’nin “Tüm baskılara rağmen ayaktayız” mesajıydı bu bakımdan: Gidenin yerine yenisi gelir.

Diğer partiler değil belki ama iktidar partisi bu tarzı iyi bilmeli; çünkü kendisi de parti kapatmaların, siyasetçi yasaklamaların, siyasetçi hapsetmelerin ne demek olduğunu uygulamalı olarak bilen, çünkü yaşayan bir gelenekten geliyor. O geleneğin de cevabı böyle basitti: Gidenin yerine yenisi gelir.

Kürtçe oyalı Türkçe
Kongrenin dili de önemli. Hem konuşulan somut doğal diller açısından hem konuşanların söylemleri açısından. Anonslar iki dilliydi, tribünler kendi aralarında ağırlıklı olarak Kürtçe konuşuyordu. Salona sığamayıp gün boyu dışarda kalan çok sayıda izleyici arasında dolaştığınızda da baskın dil (özellikle kadın grupları arasında) Kürtçeydi.

Fakat 20’li yaşlardan başlayarak arı gibi çalışan görevliler, delegeler, milletvekilleri arasında ve salona hitaplarda baskın dil Türkçeydi. İki eşbaşkanın konuşmaları, selamlama ve vedalardaki Kürtçenin arasına yerleştirilmiş uzun Türkçe nutuklardı. Kongre bu yanıyla BDP’nin önerdiği ‘iki dilli’liğin bir modeli (belki de laboratuvarı demeli) gibiydi.

Kongre salonuna asılı pankart, döviz ve fotoğraflardan üç unsur özel dikkate değer: Türk bayrağı, Öcalan fotoğrafı, Uludere yazıları.
Bayrak, eşbaşkanlardan Selahattin Demirtaş’ın özellikle vurguladığı ‘özerklik’ talebi ya da teklifinin ciddiyetini gösteren bir alamet olarak duruyor gibiydi. Çünkü konuşmanın tamamı ve özerkliğe ilişkin gerekçeler, “Türkiye’den ayrılma peşinde bir partinin sözleri” olmaktan çok, ‘daha güçlü (çünkü demokratik) bir Türkiye’ fikriyle işlenmişti. Kürt hareketinin her sözünü, her hareketini, her alametini ‘bölücü’ olarak algılayan zihinler için tuhaf görünecek belki ama “Kürdistan’ın dört parçasıyla barışmış” ve ‘20 özerk bölgeli ya da özerk Kürdistanlı bir yapı’ya kavuşmuş Türkiye fikri (mümkün mü değil mi tartışması bir yana) bir imparatorluk siluetini barındırıyordu kendi içinde.

Kongre salonunda da koridorlarda da bahçede de dikkat çeken şey, sürekli hareket halindeki gençler ve rengârenk giyinen kadınlardı. Vaktiyle bir generalin, “Bir türlü Türkçeyi öğretemedik” dediği kadınlar, şenlik kıyafetleriyle BDP saflarında politikanın bir ‘erkek işi’ olmadığını herkesin gözüne sokmak istiyor gibiydi.
Ağır, oturaklı ve acıları yüzlerine nakşolmuş yaşlılardan, kaygılı ve dikkatli yüz çizgileriyle bir vakarı taşımaya özen gösteren (mevcut yönetici kuşağı da oluşturan) orta yaşlılardan belirgin biçimde farklılaşmış görünüyordu gençler. BDP’nin sadece parti değil, bir hareket ya da en azından bir hareketin parçası olduğunu anlamak için onları biraz izlemek yeterliydi. İzlemeye de gerek yoktu zaten, her an kendilerini gösteriyorlardı: Teşrifat, düzen, iletişim, ihtiyaç giderimi onların gönüllü omuzlarındaydı ve çok değil en fazla bir 10 yıl sonra bütün sorumluluğu üstlerine alacaklarını iyi biliyorlardı.

Dağ, ada ve ova
Konuşmalar, konuşmalardaki teklifler bir yana, bütün salonun (ve dışarda kalanların) duyarlılıklarının hemen göründüğü iki nokta vardı: Dağ ve İmralı. Ankara ovasında, ‘ova siyaseti’ yapma mücadelesi veren partinin kadroları ve yönetimi ne düşünürse düşünsün, ne yaparsa yapsın, ana kitlenin bu iki hassasiyetinin her şeyi şekillendirdiğini, konu hakkında hiçbir şey bilmeyen biri bile, kongrede yarım saat oturarak görebilirdi.

Ve Uludere. Roboskê. Roboskê, sürecin 40 yılının tüm acılarını kodlayan bir şifre; onun deşifresi, her şeyin deşifresi olur.
Fotoğraflar böyle.

Parti ile hareket
Başa döneyim şimdi az: AK Parti gibi BDP de bir ‘parti’ olmadan önce, ‘bir hareket.’ Rejimin gerçek iki sorunundan kaynaklanan iki hareket.

En uç görüşlüsünden en merkezi ve uzlaşmacı kişilerine kadar, ait oldukları hareketin kod ve sembollerini dışlamaları, ona ihanet etmeleri, ondan başka şeylere yaslanmaları beklenemez. ‘Gidenin yerine yenisi’nin geldiği bu türden hareketler, gelenin oturup kaldığı CHP ve MHP gibi klasik partilerin anlamakta zorlandığı şeyler. AK Parti, hareketini iktidara kadar taşıdı, iktidarın nimetlerini aldı, en son klasik partilerin klasik tutumlarını da benimsemiş gibi görünüyor, yani statükoyla ittifakı.

BDP ise sıkışık bir vadide yürüyor: Dağdan adaya uzanan bir hattı hesaba katarak, ovadaki devletin ve siyasetin kendisini anlaması çabası içinde. Uludere’den cezaevindeki açlık grevlerine, dağdaki çocuklarından asker çocuklarına, her şeyin yüküyle. Her şeyin hesabının her an kendisine sorulduğunu ve sorulacağını bilerek.

Ali Topuz, Radikal, 16 Ekim 2012