Herkesin hakkında yalan yanlış konuştuğu bir dönemi ve topluluğu birinci elden tanıklardan dinlemek için bile bu kitabı okumaya değer
Ayşe Düzkan (*)
şimdilerde solcu faaliyet gösteren insanın tanımı “aktivist”. eskiden “militan”lar vardı…
biliyorsunuz, artık mil’i gördük mü aklımıza militarizm, oradan da hop darbe, demokrasi karşıtlığı falan geliyor. oysa ordu dediğiniz çeşit çeşit; bunun halk milisi, halk ordusu, af buyrun gerilla birliği var… sempati görmek için hepsinin illa che guevara gibi ölü ve yakışıklı mı olması gerekli? militan ise bir davanın neferi olmakla bağlantılı bir kavram daha çok, mevki rütbe beklemeden mücadele etme azmine işaret ediyor.
aktivist, işi, giyimi, dili, dinlediği müzik ve başka bir sürü şeyle bu kimliğini vurgular, “sürü”den ayrılır. sezai ekinci ise, mao’dan ilhamla “suda balık gibi” olmaya çalışan bir militan.
bu ülke çok devrimci militan gördü, onlara büyük saygı duydu, çok devrimciyi toprağa verdi. ama sezai biraz farklı; o komünist. gitgide tehlikesizleşen bu kimliğin yasalarla yasaklandığı, sizi gözü tutmuş birine “ben komünistim” dediğinizde “estağfurullah”la karşılaşacağınız zamanlarda hem de. aklınıza avrupa’nın örokomünist partileri veya türkiye’nin, magandaların oyunda gözü olmayan komünist partisi gelmesin. sezai ekinci “ihtilalci komünist” tanımını tercih etmiş bir örgütün üyesi.
ondan ölmüş gibi söz etmekte zorlanıyorum. 1992 yılında aramızdan ayrıldığında, on yıl kaldığı cezaevinden çıkalı çok olmamış. açlık grevleri, ölüm oruçları, hücre cezalarıyla “bezeli” bu on yılın öncesinde dört ayı geçen bir işkence dönemi var.
1981 yılının ikinci yarısında, gayrettepe’deki birinci şube’ye yolu düşenlerin çoğu onu bilir.
ben de orada tanıdım kendisini. tutuklamaların hız kesmeden sürdüğü günler. sürekli yeni insanlar getiriliyor “şube”ye. “şube”, diğer devlet kurumlarından farksız, “muamele” görmek, ifade vermek yani bu “devlet dairesi”ndeki işlerinizin tamamlanması için sıra bekliyorsunuz.
ben de gözaltına alınır alınmaz o bekleme odalarından birine konuldum. artık hangi evden getirildiyse bir bambu koltuk takımı var odada. bir köşede ayağı kırık genç bir adam, duvar kenarlarında oturan birkaç genç kadın ve kalorifer demirine kelepçelenmiş, bağdaş kurmuş, sarışın bir adam. o gürültü kıyametin içinde (aynı koridora açılan yan odalarda “muameleler” sürüyor, bir büroda yine bağır çağır ifadeler alınıyor) nasıl sakin. ara sıra odaya gelen polisler ona “yakup” diye hitap ediyor; ismiyle müsemma denir ya, her halinde peygamberlere, özellikle de yakup peygambere atfedilen sabır ve sükunet var. nitekim, o dönemin tanıklarından mehmet çetin de benzer şeyler hissetmiş:
Ki daha sonraları bu deneyimi kimi arkadaşlarımla paylaşırken, Sezai’nin işkence odasını ele geçirmiş gibi oturuşunu hep bir devrimci dervişe benzeterek anlatmıştım. Ne alakası vardı bilemem ama fotoğraf olarak öyle bir fotoğraf kalmıştı bende. Yani gözbağının altından görmeye çalıştığım yanı başımdaki Sezai, ateşte yanarken dahi ‘ah’ etmeyen bir derviş bilgeliğinde kendinden, tavrından emin ve vakur bir duruşla orada susuyordu hep, orada…diyor kitaptaki tanıklığında.
…gerçekçiydi Sezai. Hayal satmazdı. Ajitasyona fazla prim verdiğini görmedik. Ajitatif konuşmaları da yoktur. İçinden gelen bir coşkusu vardı, o kadar. Biz uğruna didindiğimiz her şeyin çok uzakta olduğunu ve çok yol yürümemiz gerektiğini bilerek yürüdük onunla. Koştuk bile denilir. Duvarı görerek koştuk.(*) Ayşe Düzkan bu makaleyi Ekim 2011'de "Karanlık Çağın Filizi Sezai Ekinci" kitabının tanıtım yazısı olarak hazırladı. Burjuva medya yazıyı yayınlamayı reddetti. Sezai yoldaşın ölüm yıldönümü vesilesiyle yer veriyoruz.