çağrılmayan yakup

Herkesin hakkında yalan yanlış konuştuğu bir dönemi ve topluluğu birinci elden tanıklardan dinlemek için bile bu kitabı okumaya değer

GÜNCEL
Salı, 30 Ekim 2012 (14 yıl 1 hafta önce)

Ayşe Düzkan (*)
şimdilerde solcu faaliyet gösteren insanın tanımı “aktivist”. eskiden “militan”lar vardı…

biliyorsunuz, artık mil’i gördük mü aklımıza militarizm, oradan da hop darbe, demokrasi karşıtlığı falan geliyor. oysa ordu dediğiniz çeşit çeşit; bunun halk milisi, halk ordusu, af buyrun gerilla birliği var… sempati görmek için hepsinin illa che guevara gibi ölü ve yakışıklı mı olması gerekli? militan ise bir davanın neferi olmakla bağlantılı bir kavram daha çok, mevki rütbe beklemeden mücadele etme azmine işaret ediyor.

aktivist, işi, giyimi, dili, dinlediği müzik ve başka bir sürü şeyle bu kimliğini vurgular, “sürü”den ayrılır. sezai ekinci ise, mao’dan ilhamla “suda balık gibi” olmaya çalışan bir militan.

bu ülke çok devrimci militan gördü, onlara büyük saygı duydu, çok devrimciyi toprağa verdi. ama sezai biraz farklı; o komünist. gitgide tehlikesizleşen bu kimliğin yasalarla yasaklandığı, sizi gözü tutmuş birine “ben komünistim” dediğinizde “estağfurullah”la karşılaşacağınız zamanlarda hem de. aklınıza avrupa’nın örokomünist partileri veya türkiye’nin, magandaların oyunda gözü olmayan komünist partisi gelmesin. sezai ekinci “ihtilalci komünist” tanımını tercih etmiş bir örgütün üyesi.

ondan ölmüş gibi söz etmekte zorlanıyorum. 1992 yılında aramızdan ayrıldığında, on yıl kaldığı cezaevinden çıkalı çok olmamış. açlık grevleri, ölüm oruçları, hücre cezalarıyla “bezeli” bu on yılın öncesinde dört ayı geçen bir işkence dönemi var.

1981 yılının ikinci yarısında, gayrettepe’deki birinci şube’ye yolu düşenlerin çoğu onu bilir.

ben de orada tanıdım kendisini. tutuklamaların hız kesmeden sürdüğü günler. sürekli yeni insanlar getiriliyor “şube”ye. “şube”, diğer devlet kurumlarından farksız, “muamele” görmek, ifade vermek yani bu “devlet dairesi”ndeki işlerinizin tamamlanması için sıra bekliyorsunuz.

ben de gözaltına alınır alınmaz o bekleme odalarından birine konuldum. artık hangi evden getirildiyse bir bambu koltuk takımı var odada. bir köşede ayağı kırık genç bir adam, duvar kenarlarında oturan birkaç genç kadın ve kalorifer demirine kelepçelenmiş, bağdaş kurmuş, sarışın bir adam. o gürültü kıyametin içinde (aynı koridora açılan yan odalarda “muameleler” sürüyor, bir büroda yine bağır çağır ifadeler alınıyor) nasıl sakin. ara sıra odaya gelen polisler ona “yakup” diye hitap ediyor; ismiyle müsemma denir ya, her halinde peygamberlere, özellikle de yakup peygambere atfedilen sabır ve sükunet var. nitekim, o dönemin tanıklarından mehmet çetin de benzer şeyler hissetmiş:

Ki daha sonraları bu deneyimi kimi arkadaşlarımla paylaşırken, Sezai’nin işkence odasını ele geçirmiş gibi oturuşunu hep bir devrimci dervişe benzeterek anlatmıştım. Ne alakası vardı bilemem ama fotoğraf olarak öyle bir fotoğraf kalmıştı bende. Yani gözbağının altından görmeye çalıştığım yanı başımdaki Sezai, ateşte yanarken dahi ‘ah’ etmeyen bir derviş bilgeliğinde kendinden, tavrından emin ve vakur bir duruşla orada susuyordu hep, orada…
diyor kitaptaki tanıklığında.

bizim gibi, işkence görüp cezaevine gönderilecek şanslıların kaydı vardı emniyette, gündüz işimiz bittikten sonra akşamları hücrede, birbirimizin şefkatine sığınabiliyorduk. yakup ise, yukarıda, kalorifer demirine zincirli halde, kayıtsız tutulanlardandı. herkes onun işkence faslı bittikten sonra öldürüleceğini düşünüyordu. ona yapılan işkenceyle ilgili hücrelerde anlatılanlar ise dehşet vericiydi.

sezai ekinci, aylar boyunca gerçek kimliğini kabul etmemiş ve adının, üzerinde bulunan sahte kimlikteki gibi yakup olduğunda ısrar etmişti. işkencecileri yıldırıp kendisine bu isimle hitap etmelerini sağlayacak kadar da inatçıydı. bundan bizim haberimiz yoktu henüz.

cezaevine gittiğimizde sanırım milliyet gazetesinde güzel haberle karşılaştık. adının sezai ekinci olduğunu öğrendiğimiz yakup önünde “suç delilleri”yle basına gösterilmişti. bu, bir tenhada öldürülmeyeceği anlamına geliyordu.

bundan sonraki on yılı, eşi esmahan’la farklı cezaevlerinde, hiç görüşmeden, ara sıra mektuplaşarak geçirmişler. ardından bir arada kalabildikleri süre bir yılı biraz geçmiş. sezai 1992 ekiminde, bir trafik kazasında can vermiş. esmahan ise 2000-2001 arasında yürüttüğü ölüm orucu sebebiyle wernicke-korsakoff’a yakalanmış.

mehmet çetin ne kadar haklı. çağımızın dervişleri, doğru bildikleri tek bir sözü haykırmak için idam sehpalarına çıkanlar, irlanda’dan türkiye’ye dünyanın farklı yerlerinde bedenlerini açlığa açıp ölüme meydan okuyanlar, canlarından da ötesini, bedenlerini, akıllarını tehlikeye atanlar, inançları uğruna can acısını ve ölümü göze alanlar değil mi? inancın illaki uhrevi olması şart mı?

esmahan ekinci’nin hazırladığı karanlık çağın filizi sezai ekinci’de ekinci’yi farklı dönemlerde tanımış insanların tanıklıkları, onunla ilgili yazdıkları var. bir de mektupları, yazıları.

anısı önünde saygıyla eğildiğim sezai ekinci’nin o yazılarda ifade ettiği pekçok görüşüne katılmıyorum. ama 21’inci yüzyılın komünizmini besleyecek kaynaklardan biri de o görüşler. ayrıca, bugün de, komünizmi özgün bir duruş değil, etkili bir hareket olarak görmek isteyen herkesin onun adanmışlığından, kararlılığından, güveninden, alçakgönüllülüğünden ve tabii ki cesaretinden öğrenecekleri var. karanlık çağın filizi sezai ekinci, her şeyin ötesinde, 1980 öncesi ve sonrasındaki sol hareketi tanımak isteyenler için iyi bir kaynak. herkesin hakkında yalan yanlış konuştuğu bir dönemi ve topluluğu birinci elden tanıklardan dinlemek için bile bu kitabı okumaya değer. kitapta adı geçen pekçok kişi ve sezai ekinci’nin kendisi itiraz edecek bile olsa, bu kitap geçtiğimiz yüzyılı anlamak isteyenler için beat kuşağı antolojisi, patlamış bilet ve ölüm pornosu ile aynı rafta durmalı. sel yayıncılık’ı isabetli tercihi ve vefası için tebrik ederken bu yazıyı yine kitaptan, ahmet saygılı’nın sözleriyle bitirmek istiyorum:
…gerçekçiydi Sezai. Hayal satmazdı. Ajitasyona fazla prim verdiğini görmedik. Ajitatif konuşmaları da yoktur. İçinden gelen bir coşkusu vardı, o kadar. Biz uğruna didindiğimiz her şeyin çok uzakta olduğunu ve çok yol yürümemiz gerektiğini bilerek yürüdük onunla. Koştuk bile denilir. Duvarı görerek koştuk.
(*) Ayşe Düzkan bu makaleyi Ekim 2011'de "Karanlık Çağın Filizi Sezai Ekinci" kitabının tanıtım yazısı olarak hazırladı. Burjuva medya yazıyı yayınlamayı reddetti. Sezai yoldaşın ölüm yıldönümü vesilesiyle yer veriyoruz.