Görünenin arkasına bakmayı, yüzeyde olup bitenler kadar dipteki akıntıları görmeye çalışırsak tablo farklılaşır
“Gecenin en karanlık anı, şafak sökmeden az önceki andır” der bir İspanyol atasözü.
Türkiye’nin bugünkü manzarası bu sözü hatırlatıyor insana.
Görüntüye baktığınız zaman içiniz kararıyor.
Bir taraftan ölüm kol geziyor ülkenin üzerinde, diğer tarafta bölgesel bir savaş tehlikesi…
Her geçen gün biraz daha tırmanıp pervasızlaşan bir polis ve yargı terörü…
Güneşi doğduranın da, yağmuru yağdıranın da kendisi olduğunu düşünen bir despotun giderek artan hezeyanları, saldırgan ve seviyesiz politika tarzı…
Karşısında da en az onun kadar çapsız ve demagog bir sözde muhalefet. Bir dediği bir dediğini tutmayan bir dağınıklık ve pejmürdelik…
Bu kayıkçı dövüşü, bu harala gürele içinde dikkatler başka konulara dönmüşken çıkarılan yeni talan ve sömürü yasaları… Emeğin büsbütün örgütsüzleştirilip güvencesizliğe mahkum edilmesi…
Yeni bir krizin eli kulağında oluşu, yeni bir işsizlik ve iflaslar dalgasının kapıya gelip dayanmış olması…
“Kentsel dönüşüm” adı altında emekçilerin evlerinin kanun zoruyla gasbedilip inşaat tekellerine peşkeş çekilmesi…
20 bin köyü bir gecede “mahalle” haline getirerek ellerindeki yaylalara, meralara, köy ortak mülkiyetindeki topraklara el koymanın önünün açılması; maden arama, taşocağı ya da HES inşaatı adı altında yürütülen çevre ve doğa katliamının çapının misliyle genişletilmesi…
Eğitimden sağlığa, sosyal ve kültürel yaşama müdahale örneklerinin sürekli çoğalmasından kadınlara yönelik saldırı ve ayrımcı uygulamaların tırmanışına kadar yaşamın değişik alanlarından daha bir dizi iç karartıcı örnek sayılabilir. Bunlara baktıkça umutsuzluk ve karamsarlığa kapılmamak zor hatta imkansız görünebilir.
Canalıcı nokta da zaten burası: Duruma nereden ve nasıl baktımızda!..
Sadece görünenlere bakmakla yetinilecek olunursa, içimizi afakanların basması kaçınılmazdır. Ama bir de görünenin arkasına bakmayı, yüzeyde olup bitenler kadar dipteki akıntıları görmeye çalışacak olursak, tablo da farklı görünür gözümüze, çıkardığımız sonuçlar da farklılaşır.
Manzaraya bir de bu yaklaşımla bakacak olursak, içimizi karartan her gelişmenin kendi karşıtını da yaratıp büyüttüğü gerçeği girer görüş alanımıza.
İşçiye, emekçiye, Kürde, Aleviye, öğrenciye ya da kadına yönelik her saldırı, mevcut direniş dinamiklerini daha da bileyip keskinleştirmekle kalmıyor, toplumsal muhalefetin saflarına yeni güçlerin katılımını beraberinde getiriyor.
Cezaevlerindeki son açlık grevleri örneğinde olduğu gibi Kürt sorununda düne kadar titrek, sallantılı hatta devletin inkar ve baskı politikalarına daha yakın bir duruş içindeki kesimleri dahi sarsıp “bir şeyler yapma” arayışına yöneltiyor.
Yeni bir işsizlik ve iflaslar dalgasını beraberinde getiren krizin yanı sıra sınıfın elini kolunu iyice bağlayan yeni sendikalar yasası gibi can yakıcı saldırılar, hala büyük ölçüde “uyuyan” devi -işçi sınıfını- sarsıp uyandırma imkan ve olasılığını da içinde taşıyor.
Kentsel dönüşüm yağması, yapısı gereği, yeni bir toplumsal muhalefet dinamiğini harekete geçirecek. Nasıl ki HES yağması Erzurum-Oltu’nun, Sivas’ın, Sinop’un, Artvin’in, Rize’nin 80 yaşındaki köylülerini dahi harekete geçirmiş, militan birer doğa savaşçısı haline getirmişse, tapulu mülklerini bile ellerinden zorla alarak evlerinin başlarına yıkılma tehlikesi aynı işlevi bu kez büyük kentlerin göbeklerinde oynayacak.
Bugün aslolan işte, en umutsuz gelişme ve görüntülerin bile bağrında saklı olan bu umut dinamiklerini görmekte. Bunları sadece görmekle de yetinmeyip, bugünkü iç karartıcı tabloyu ve gidişi değiştirip dönüştürecek bir dinamiğe çevirmekte.
Bunun başta gelen koşulu, hala birbirlerinden büyük ölçüde kopuk olan bu mevcut ve potansiyel dinamikleri buluşturup birleştirecek somut bir devrimci program ve politikaların ortaya konulması. Bu güçler ve dinamikler arasındaki önyargıların, güvensizlik ve kuşkuların ortadan kaldırılması.
Her ikisinin düğüm noktasını ise eylem oluşturuyor. Eyleme dönüşmeyen bir program ve politika önerileri, en fazla “kubbede hoş bir seda” etkisi yaratır. Sınıfsal ve siyasal olarak aynı cephede yer aldıkları halde aralarında kopukluk bulunan güçler birbirlerini en iyi omuz omuza dövüşürken tanırlar. Kardeşlik de, yoldaşlık da kavga içinde anlamını bulur, ete kemiğe bürünür, sınanır, güçlenir, kökleşir.
Sosyalist proletaryanin bağımsız sınıf çizgisinin temsilcileri olarak komünistlerin “sokağa, eyleme!” sloganı ve çağrısı işte bu anlama gelir, bunu anlatır!..
[Alınteri'nin baskıdaki Kasım sayısının başyazısıdır]