Gençliğin dinamizmini sermayeye ucuz iş gücü olarak peşkeş çekenler, YÖK’ü yeniden organize ediyorlar
Üniversiteliler 6 Kasım için protesto eylemlerini sürdürüyor.
İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi öğrencileri 6 Kasım'da YÖK'ün kuruluşunu protesto etmek için bugün üniversite kampüsünde bir yürüyüş gerçekleştirdiler.
DPG’nin de destek verdiği yürüyüş için üniversiteliler saat 12.00’de Dokuz Eylül Kampüsü Hukuk Fakültesi Binası önünde toplandılar.
Hukuk Fakültesi Dekanlık binası önünde bulunan Kırmızı Cafe’de oturan öğrencilere 12 Eylül’ün çocuğu YÖK’ü teşhir eden konuşmalar gerçekleştirilerek yürüyüşe çağrı yapıldı.
Yürüyüş boyunca sık sık kampüs içindeki kafelerde yapılan konuşmalarda 12 Eylül anlayışının hala üniversitelerde devam ettiği ve üniversite mezunlarına dayatılan geleceksizlik anlatıldı. Ayrıca yürüyüş boyunca hapishanelerde devam eden açlık grevlerine de değildi.
Yürüyüş boyunca "Katil polis üniversiteden defol!", "Parasız, bilimsel, anadilde eğitim!","YÖK, polis, medya! Bu abluka dağıtılacak!", "YÖK kalkacak, polis gidecek, üniversiteler bizimle özgürleşecek!", "Faşizme karşı omuz omuza!" sloganları atıldı.

Eylemde YÖK Karşıtı Öğrenciler imzalı "Parasız, bilimsel, anadilde eğitim için YÖK'e hayır!" ve "Suriye'de emperyalist savaş ve işgale hayır!" pankartların yanında çeşitli taleplerin yazılı olduğu dövizler de açıldı.
Dokuz Eylül Üniversitesi Yabancı Diller Binası önüne gelindiğinde ise basın açıklamasına geçildi.
Basın metninde şunlara yer verildi:
YÖK’ün kuruluşunun 30. yılında yine alanlardayız. Öğrenci gençlik YÖK’e ve düzenin eğitim sistemine karşı mücadeleye devam ediyor. Gençliğin dinamizmini sermayeye ucuz işgücü olarak peşkeş çekenler, gençliğin sisteme olan öfkesini baskılama aracı olarak YÖK’ü yeniden organize ediyorlar.Basın açıklamasının ardından İzmir Hareket Tiyatrosu tarafından "Minyatür Krallık" oyunu sergilendi. İlgiyle izlenen oyunun ardından eyleme, yarın Ege Üniversitesinde yapılacak olan 6 Kasım YÖK protestosuna çağrıyla son verildi.
BOP olarak bildiğimiz Ortadoğu’nun emperyalist talana açılması projesi 2012 yılıyla birlikte daha da belirginleşti. Bugün ülkemizde Suriye’ye dönük savaş hazırlıkları devam ederken işçi ve emekçilerin tüm sosyal ve ekonomik hakları gasp edilmeye çalışılıyor. Emperyalistlerin Ortadoğu konsolosluğu görevini sürdüren Türkiye egemenleri tüm kazanılmış hakları ortadan kaldırarak sistem için “dikensiz gül bahçesi” yaratma çabasında. Toplumun tüm örgütlü kesimlerine yönelik faşist baskı, terör ve tutuklamalar süregitmekte.
Egemenlerin en ufak bir hak arama talebine dahi tahammülleri yok! Emperyalist-kapitalist sistemin yaşamakta olduğu “yüzyılın bunalımı” olarak lanse edilen krizden çıkış olarak Ortadoğu kaynaklarını gören egemenler halklara ise zülüm, kan ve gözyaşını reva görüyorlar.
Egemenler yaşanan sektörel daralmayı yeni sektörler geliştirmekle aşmayı önlerine koymuş durumdalar. Savaşlar çıkararak silah, ilaç sektörünü canlandıran egemenler, temel insan hakkı olan sağlık, eğitim gibi alanları da sektörleştirmekteler. Sağlıkta dönüşüm olarak karşımıza çıkan bir cümle sömürü uygulamaları eğitim alanında da kendini 4+4+4, yeni YÖK yasa tasarısı ve Bologna süreci olarak gösteriyor.
Üniversitelerde bugün yaşananları egemenlerin ihtiyaçları etrafında değerlendirmek, eğitim politikasını şekillendirenlerin yönelimlerini de dikkate almak gereklidir. Bugün ilk ve ortaöğrenimi şekillendiren 4+4+4 şeklindeki sistemin arkasında sermayenin ucuz teknik eleman ihtiyacı yatmaktadır. Meslek liselerinin orta bölümleri açılarak milyonlarca öğrenci 8 yıl boyunca asgari ücretin 3 te 1'i kadar bir fiyata staj adı altında çalışabilecek. Ki bu ücretler çoğu zaman öğrencilere ödenmiyor bile. Bu tasarıyla çocuk yaşta toplumdaki sınıf ayrımı keskinleşecek, milyonlarca halk çocuğu sömürü çarkının içine itilecektir.
Ayrıca eğitim sistemindeki bu şekillenmenin ideolojik yönünü de imam hatiplerin orta bölümlerinin açılması, müfredat içerisinde kalan bilim kırıntılarının yerini tamamen hurafelerin alması oluşturacaktır.
Eğitim modelinin getirilmek istendiği yeri değerlendirdikten sonra şu tespiti yapmak daha anlam kazanıyor: Üniversiteler sermaye için olmazsa olmaz alanların başında gelmektedir.
Üniversiteler toplumun en dinamik, en ilerici kesimini içinde barındıran dolayısıyla sistemin en fazla korktuğu alanların başında gelmektedir. Bu nedenle üniversitelerde sıkı bir kontrol mekanizması hakimdir. 12 Eylül sonrası YÖK’ün kurulmasının başlıca nedenlerinden biri budur.
Yükseköğretim, 1981’de çıkarılan 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu ile akademik, kurumsal ve idari yönden yeniden yapılanma sürecine girmiştir. Bu kanunla ülkemizdeki tüm yükseköğretim kurumları Yükseköğretim Kurulu (YÖK) çatısı altında toplanmış, akademiler üniversitelere, eğitim enstitüleri eğitim fakültelerine dönüştürülmüş ve konservatuarlar ile meslek yüksekokulları üniversitelere bağlanmıştır. Türk yükseköğretim sistemi 1982 anayasası itibarıyla 27 üniversite ile bunlara bağlı fakülte, enstitü, yüksekokul, konservatuar ve yüksekokullarından oluşan birleşik bir yapıya dönüştürülmüştür.
Ayrıca gene aynı yasa da o dönem için satır arası denilebilecek bir madde de yer almaktadır.
Anayasada yer alan hükümlere uygun olarak getirilen yeni yasal düzenleme ile kar amacı gütmeyen vakıfların özel yükseköğretim kurmalarına imkan sağlama yetkisine sahiptir. Bu madde özel okulların oluşturulmasının ve devlet kaynaklarından aktarımlar yapılmasının da önünü açmıştır. Bu madde ile de görüyoruz ki YÖK’ün kurulmasındaki bir diğer neden ise neoliberal (ya da özelleştirme diyebiliriz) tezlerin üniversite alanında uygulanmasıdır.
Üniversite denince akla gelen halk için, her türlü baskıdan bağımsız, özerk bir şekilde, bilim üreten yerler gelmektedir. Üniversiteli kimliği ise toplumun lokomotifi olan, sorgulayan, itiraz eden, bağımsız düşünebilen, bilimsel bakabilen, demokrat aydın tipi oluşturmaktadır. Ancak gerçekte ise durum hiç de böyle değildir. Üniversitenin nispi demokratik ve özerk yapısı 12 Mart'ta sakatlanmış 12 Eylül ve onun eğitim kurumu olan YÖK ile yok olmuştur.
Bugün üniversiteler tamamıyla sistemin ihtiyaçları doğrultusunda şekillenen birer kurumdur.
2000’li yılların başında Avrupa Yükseköğretim Alanı adı altında oluşturulan birliktelik üniversite alanının ticarileştirilmesi ve bütünüyle sektörel talepleri karşılayacak bir form alması için çeşitli girişimlerde bulundu. 1999 yılında Bologna kentinde toplanan 29 ülkenin eğitim bakanları Bologna adıyla anılan ticarileşme ve sermaye ile bütünleşme sürecine aktif katılım sağlayacaklarını beyan ettiler. Türkiye’de 2001 yılında sürece dahil oldu.
Bologna Süreci sektörün krizle birlikte tıkanıklığını, eğitim alanında giderebilecek, sermaye grupları açısından çok özel bir projedir. Bologna Süreci ile birlikte yükseköğrenim alanındaki engellerin kaldırılması ve üniversitenin serbest piyasa kurallarına göre şekillenmesi öngörülmektedir. Ayrıca TÜSİAD vb. sermaye çevreleri bu sürecin doğrudan takipçisi ve bileşenidir.
Bologna sürecinin hızlı bir şekilde hayata geçirilmesi için bir yandan vakıf üniversitesi adı altında sermaye üniversitesi açılırken diğer yandan sayıları her geçen gün artan devlet üniversitelerine eğitimden pay ayrılmayarak üniversite sermayenin kucağına bırakılmakta ve böylelikle üniversite-sermaye işbirliği oluşmaktadır. Ar-Ge adı altında sermaye için çalışmalar yapılır hale gelmekte, öğrencilerin kullanması gereken imkan ve alanlar kiralanarak kaynak bulunmaya çalışılmaktadır.
Üniversite için kar getirmeyen bölümler kapatılmakta bunların yerine sermayenin ihtiyacı olan alanlara öncelik verilmektedir. Örneğin , Bologna sürecinin üniversitelerde yaratacağı tahribatı ortaya çıkaracak bir araştırmayı bugün hiçbir üniversite finanse etmez. Kabaca söylemek gerekirse bilimsel özerkliğin cenazesi şimdiden kokmaya başlamıştır.
Üniversitelerin yönetim yapısında da değişimi gerekli kılan düzenlemelere gidilecektir. Bugün bile üniversiteler kendi yönetim kademelerini seçemezken, daha ileriye gidilerek sermaye ile bütünleşmeyi kolaylaştırıcı vakıf üniversitelerinde olduğu gibi “mütevelli heyetleriyle” tüm üniversiteler yönetilmek istenmektedir. Bu mütevelli heyetlerinde sermayedarlar, işletmeciler, muhasebeciler, sanayi ve ticaret odalarından unsurlar vb.’nin yer alması öngörülmektedir.
Hatta bu heyet rektörlük seçimlerinde aday çıkarta bilir, akademisyenlerle aday da uzlaşamazsa ikinci bir rektör dahi çıkartabilme “özerkliğine” sahiptir. Bugüne kadar kamuoyunda yer almış bu bilgiye de en örgütlü tepkinin Antalya kasaplar odasından gelmesi ayrıca gençlik açısından düşündürücü olmalıdır.
Yukarıda saydığımız Bologna Süreci ile birlikte gelecek olan tüm uygulamalar, Yeni YÖK Yasa Taslağında güvence altına alınmış durumda. geçmişte ve kuruluş amacında olduğu gibi YÖK bugünde sermayedarlığın uşaklığını yapmakta, bilimin ve demokratik eğitimin
karşısında bir kurum olarak varlığını sürdürmektedir. Bugün gelinen noktada öğrenciler için daha niteliksiz eğitimi pahalıya alacakları bir süreç yaşanacaktır. Sürekli yanındaki sıra arkadaşıyla yarışması öğrenciye dayatılacaktır. Kariyer yapması ve bukalemum gibi istenilen şekle girmesi istenilecektir. Bu süreçte sermaye karına kar katarken, işsizliğin sebebi yeteri kadar yapmamış “yetersiz” öğrenciler olacaktır.
Gene Yeni YÖK Yasa Taslağında özel güvenlik birimlerinin değişen ve artan yetkileri de söz konusu. Özel Güvenlik Birimleri artık doğrudan rektöre bağlı ve sınırsız haklara sahip.
Ayrıca üniversite de güvenliği sağlayabilme adına polisin okula alınması önündeki engellerde gene yasa taslağında ortadan kaldırılmış durumda. Kısacası bu süreci ilerletmek için, muhalif öğrencilere dönük uzaklaştırmadan, okuldan atmaya, polis ve ÖGB terörüne kadar ellerinden gelen yapılacaktır.
Ege üniversitesinde bu sürecin yansıması olarak ortaya çıkan formasyon hakkı için yapılan yürüyüş, öğrenci yemekhanesinde ve kyk yurdundaki yemekhaneye yapılan zamları protesto etmek için yürüyen arkadaşlarımıza ÖGB ve polis şiddet uygulamış, okul içerisinde gözaltılar yaşanmış, edebiyat fakültesi ve eğitim fakültesi çevik kuvvet polisleri tarafından kuşatılmıştır.
Etrafı polislerle çevrilmiş bir binada ders yapmanın sağlıklılığı düşündürücüdür. Bu gelişmelere öğrenci kitlesinin duyarsız kalmaması, en tabii haklarına sahip çıkması gerekmektedir.
Bugün hala 700’e yakın öğrenci arkadaşımız tutsak. Akademik-demokratik haklarını talep ettikleri için sistemin gözü dönmüşlüğünden paylarını almış arkadaşlarımızı sahiplenmek, onlara destek olmak üniversite öğrencileri olarak bizlerin görevidir. Bilimsel eğitim alabileceğimiz parasız bir üniversite için çevremizde ve okulumuzda yaşananlara gözlerimizi yummamalıyız arkadaşlar.
Son olarak bilimsel bir eğitim anadilde olan eğitimdir. Tüm halkların anadilinde eğitim görmek en demokratik isteklerin başında gelmektedir. Sistemin ırkçı ve faşizan söylemlerine kulak tıkamalı yaşasın halkların kardeşliği diye haykırarak anadilde eğitim alsak bile bu haktan mahrum bırakılmış arkadaşlarımızın yanında bizde bu hakkın savunucusu olmalıyız.
EŞİT, PARASIZ, BİLİMSEL, ANADİLDE EĞİTİM İÇİN YÖK’E HAYIR!
