Salı, 6 Kasım 2012 (14 yıl 2 gün önce)
Savaş kışkırtıcısı histerinin arka planı
Türkiye’nin Suriye politikası duvara tosladı. Öyle ki, “
nasıl olsa Suriye’ye de askeri müdahalede bulunurlar” diye düşündüğü Batılı emperyalist müttefikleri bile Türkiye’nin “
fazla hesapsız ve kışkırtıcı davrandığını, gereksiz bir ataklık sergilediğini, şimdi de hayalkırıklığı ve şaşkınlık içinde kendini yüzüstü bırakılmış hissettiğini” açık açık dillendirir oldular.
“
Türkiye Şam yolunda tökezledi” içeriğindeki yorumlara daha fazla rastlanıyor emperyalist yayın organlarında. Türkiye’nin bütün kışkırtma ve provokasyonlarına karşın NATO’dan da ABD’den de “
askeri yardım ve destek beklememesi gerektiği” söyleniyor.
Duvara toslayan tek başına Suriye politikası değil sadece. Şu ya da bu konudaki tekil bir politikanın ötesinde bir dış politika stratejisinin çuvallaması. Patenti
AKP’nin Dışişleri Bakanı Davutoğlu’na ait olan bu strateji, “
komşularla sıfır sorun politikası” olarak pazarlanıyordu. Son 2 yıl içinde sorun ve sürtüşme yaşanmayan komşu kalmadı. Tarihin cilvesine bakın ki, Türkiye’nin komşuları içinde bugün arasının görece en iyi olduğu komşusu, düne kadar “
aşiret reisi” olarak küçümseyip adam yerine koymadığı
Barzani’nin yönetimindeki
Güney Kürdistan!
AKP’nin dış politika stratejisi, “
Türkiye’nin artık bölgesindeki gelişmeleri belirleyecek ölçüde güçlenmiş hegemon bir güç haline geldiği” kof güvenine dayalı yeni Osmanlıcı bir yayılma stratejisi özelliğine sahipti. Suriye konusundaki gelişmeler, asıl olarak, abartılan bu “bölgesel güç” iddiasının sınırlarını gösterdi.
Türkiye kapitalizminin bölgesindeki göreli gelişkinliğine, Arap ülkeleriyle son yıllarda geliştirdiği ekonomik, ticari ve kültürel ilişkilere,
AKP Hükümeti ve
Tayyip Erdoğan’ın
İsrail’e yönelik Çerkes çıkışlarının Arap toplumlarında yarattığı sempatiye rağmen Türkiye’nin bölgede tek başına istediğini yapabilecek bir güç ve etki sahibi olmadığı gerçeği bu süreçte bütün çıplaklığıyla bir kez daha ortaya çıktı. Bölgesel bir güç olarak bir İsrail ya da İran gibi kafasına koyduğunu yapabilmek şurada dursun, bütün efelenmelerine ve savaş kışkırtıcısı provokatif tutumlarına karşın çoğu zaman yediği tokatlara bile cevap veremez hallere düştü.
Zaten Türkiye, Suriye politikasını oluştururken,
Esad diktatörlüğünden hazetmeyen
ABD-İsrail ittifakı başta olmak Batılı emperyalist güçlerin Libya’dan sonra Suriye’ye de mutlaka benzer bir askeri müdahalede bulunacakları hesabıyla yola çıktı.
Libya’ya müdahale sürecindeki gibi ofsayta düşerek ganimetin paylaşımında bir kez daha yaya kalmamak çakallığıyla erken öne atıldı. Ancak Suriye’nin Libya’dan farkını gözden kaçırdı. En başta da Suriye’ye yapılacak askeri bir müdahalenin Suriye’yle sınırlı kalmayacağını, anında
Lübnan’a,
Ürdün’e ve
Irak’a sıçrayıp
İran, Türkiye ve
Mısır’ı da içine alarak ucu mutlaka İsrail’e de dokunan bölgesel bir çatışmaya dönüşeceğini yeterince hesaba katmadı. ABD başta olmak üzere o çok güvendiği Batılı emperyalist güçlerin, her şeyden önce bu korku nedeniyle Libya’daki gibi işin içine bodoslama dalamayacaklarını göremedi.

Türkiye’nin Suriye konusunda izlediği savaş kışkırtıcısı, ikiyüzlü, iğrenç politikayı sadece emperyalizmin taşeronluğuna ve bu temelde sergilenen uşakça işgüzarlığa bağlayan görüşler oldukça yaygın. Meselenin bir yönünü elbette bu taşeronluk ilişkisi oluşturuyor. Arap ülkelerinde başlayan halk isyanlarını iş işten fazla geçmeden kontrol altına alıp istedikleri yöne kanalize etme arzusu, sadece emperyalist ülkelerin değil bölge gericiliklerinin de ortak arzusu. Suriye’de bu rolü Suudi Arabistan ve Katar gericilikleriyle Türkiye birlikte üstlendiler. Kürtlerin Suriye’de de özerklik temelinde yeni bir statü elde edebilecekleri telaşına kapılan Türkiye’nin “
Kürt korkusu” bu konuda ayrıca özel bir rol oynadı. Elele veren bu gericiler, Esad diktatörlüğüne karşı yeni yeni filizlenmekte olan halk hareketlenmesini yolundan çıkararak mezhep ve din ayrılığı temelinde gerici bir iç savaş yönüne saptırmayı birlikte başardılar.
Türkiye’nin Suriye politikasına yön veren ikinci temel dürtü de bu noktada karşımıza çıkar zaten: Türkiye,
Ortadoğu ve
Kafkaslar hattında İslamcı Sünni bir blokun liderlerinden biri olmaya oynamaktadır. Ülke içinde olduğu gibi dış politikada da mezhepçi bir hegemonya peşinde koşan bu yönelim, Davutoğlu’nun formüle ettiği AKP’nin
yeni Osmanlıcı dış politika stratejisinin temel ayaklarından biridir. Bu yüzden Tayyip Erdoğan ve tayfasının, paçalarından ikiyüzlülük akan savaş kışkırtıcısı Suriye politikasını sık sık
Alevi düşmanlığı temelinde gerekçelendirip savunmaları meselenin bu ideolojik-siyasi boyutunun dile vurmasından başka bir şey değildir.
Türkiye’nin Suriye konusuna izlediği histerik politikanın genellikle gözlerden kaçan üçüncü boyutunu ise ekonominin sıcak paraya olan bağımlılığı oluşturmaktadır. Türkiye kapitalizmi, dış kaynak girişine bağımlı bir kapitalizmdir. Bu onun tarihsel-yapısal bir zayıflığıdır. Her yıl biraz daha büyüyen borç, kredi veya doğrudan yabancı sermaye yatırımı gibi biçimler dışında kaynağı güya belirsiz 20 milyar dolar gibi yüksek bir sıcak para girişine mahkumdur. Dünyada krizin yayılıp derinleşmesiyle birlikte bağımlı Türk tekelci burjuvazisini de bu dış kaynağı nereden bulacağı korkusu sarmıştır. Türkiye ekonomisinde de kriz belirtilerinin arttığı bir kesitte gözler Körfez gericiliklerinin petro-dolarlarına dönmüştür. Suriye konusunda Suudi Arabistan ve Katar gericilikleriyle bu denli içli dışlı olunmasında bu hesap ve beklentinin de payı büyüktür. Bu anlamda Türkiye, ünlü kanemici
Soros’un bir zamanlar yaptığı tanımla “
en önemli ihraç ürünü olan askerinin” kanını emperyalist borsaların yanında Arap gericiliklerinin borsalarında da satışa çıkarmıştır.
Onun için, bizlere, “i
nsan hakları”, “demokrasi”, “kardeş Suriye halkına yardım ve destek” vb. demagojilerle yutturulmaya çalışılan savaş kışkırtıcısı histerik politikaların gerisinde hangi aşağılık hesaplar ve etkenlerin yattığı bir bütün olarak iyi görülmelidir.
[
Alınteri'nin Kasım sayısından alınmıştır]