Bu, Filistin-İsrail arasında bir mesele değil, Suriye merkezli bir bölgesel çatışma planının parçası
Siyonist İsrail devletinin, Gazze’ye havadan ve denizden başlattığı saldırılar bir haftayı geride bıraktı. Kara harekatı tehdidi de sürüyor. Katliamı kamuoyuna ulaştırabilecek basın çalışanları ve savunmasız çocuklar dahil sivillerin canını alan bombardıman devam ediyor.
Gazze 18-19 Kasım’da kan banyosuna döndü. Filistinlilerin ilaç ve gıda ambargosunu, kendi topraklarında yaşadıkları açık hava hapishanesi tecridini kırıp, biraz olsun nefes almalarını sağlayan Han Yunus, Al-Ouarare, Şati Kampı, Deyr Balah, Zeytun, Şecaiye, Tal İslam, Tal Zater, Eş-Kerame ve Refah sınırındaki tünellere sürekli hava saldırıları düzenlendi.
Çoğunluğu çocuk olmak üzere, 14 Kasım’dan bu yana süren bombardımanda, 100’ün üzerinde Filistinlinin öldüğü, 700′den fazla insanın yaralandığı açıklandı. Ölü ve yaralı sayısının daha fazla olduğu tahmin ediliyor. Filistin halkının dramı Gazze genelinde elektrik kesintisi, hastanelerin yaralıları tedavide zorlanmasıyla devam ediyor. Açlık, ilaçsızlık, elektriksizlik tam bir can pazarı yaşayan insanların acısını ve trajedisini büyütüyor.
Saldırılar karşısında Gazze bir kez daha direniyor!
Gazze, İsrail saldırılarına karşılık vermeye çalışıyor. İsrail’in 18 Kasım’daki saldırılarına misilleme olarak yapılan atışlarda İsrail’in Demir Kubbe adını verdiği savunma sisteminin delinmesi, Tel Aviv, Herzliya ve Ofakim kentlerine yönelik kullanılan füzelerin ikisinin havada imha edilmesi, düşürülen bir füze, İsrail askerine kayıp verdirilmesi gibi savunma konumunu koruyan karşı hamleler yapıyor.

ABD ve İsrail seçimleri, bölge dengeleri
Bu gelişmeler “İsrail her seçim öncesi bunu yapar, yine İsrail’de seçim var”, “Ortadoğu klasiği” çemberine sıkıştırılmayacak boyuttadır. Böyle değerlendirmek, dünya emekçilerini bu aralıksız vahşete alıştırmaya, aldatmaya eşdeğerdedir. Dünya emekçileri, Ortadoğu halkları, Suriye merkezli kanlı yeni bir savaş retoriğiyle karşı karşıyadır. Bu yüzden de saldırı, kapsamı ve etkisi bakımından Hamas ve Hizbullah’ın etkisizleştirilmesi gibi hedeflerle sınırlı değil. İsrail, 2008’de yarım kalmış Lübnan operasyonunu da tamamlamayıp, Suriye merkezli bir ilerlemeyi hedefliyor.
Gerek Amerika’da gerekse İsrail’deki seçimler elbette bir planın yürürlüğe konulmasında, aşılmış eşikler niteliğindedir. Fakat işin özünü oluşturan bu değildir. Emperyalist Amerika ve işbirlikçileri Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan, Suriye’de yönetimin kime devredileceği konusundaki belirsizliğin giderilmiş olması şahsında, İsrail’e cesaret veren belirsizliklerin noktalanması olabilir ancak.

Bu İsrail’in fiili saldırılarının tek hedefi Gazze olamamasından da görülebilir. 1967’deki “Altı Gün Savaşları” diye bilinen süreçte işgal ettiği Golan Tepesi’ne Suriye tarafından roket düştüğü yalanıyla Suriye’ye top atışı gerçekleştirdi ve Suriye askerlerini de öldürdü. İsrail, 1973 Arap-İsrail Savaşı’ndan bu yana ilk kez doğrudan Suriye’ye böylesi bir saldırıda bulunuyor.
Daha önceki saldırılardan farklı siyasal konjonktürde gerçekleşiyor bu saldırı. Dolayısıyla doğuracağı sonuçlar ve yayılma alanı bakımından da öncekilerden farklı olarak, Filistin - İsrail arasında bir mesele olmaktan çıkıp bunu doğrudan doğruya Suriye merkezli bir bölgesel yayılma planının parçası olarak okumak yanlış olmaz. Nihayetinde kısa süre önce Britanya Genelkurmay Başkanlığı; Ürdün, Lübnan ve Türkiye sınırına, “krizin yayılmasını önlemek amacıyla”, asker yığacağını açıklamıştı. Hedeflenen, Amerika’nın ve Türkiye’nin doğrudan rol aldığı, Türkiye’nin ileri karakol görev gömleğini çoktan giydiği Suriye’ye yönelik saldırı planının içine, Britanya’nın da dahil olduğu kapsamlı bir bölgesel savaşın piminin çekilmesine dönük bir adımdır.
İsrail böylece Mısır, Ürdün, Suriye eksenindeki son gelişmeler ve ABD’de seçimler sonrası yeni belirlenecek Ortadoğu politikalarında önden insiyatif kazanmayı hedefliyor. Kanlı denklem bunun üzerine kuruluyor. Saldırıyla ABD’de dahil, fakat asıl olarak bölge devletlerine mesajlar iletiliyor. (Nihayetinde Tel Aviv’de ABD Büyükelçiliği'ne ateş açılarak korumanın yaralanması, Türkiye ve Mısır’ın İsrail’e ateşkes baskılarını artırdığı bir dönemde gerçekleşmesi bu kapsamdadır) Fakat İsrail’in çevrili olduğu ülkelerdeki gelişmeler, asıl belirleyici olanın bu olmadığını da ortaya koymaktadır.

Ürdün, Mısır boyutu
Ortadoğu denkleminde bütün belirleyici etkenler gerici bölge devletlerinin atakları paslaşmaları olarak yürümüyor kuşkusuz! “Arap Baharı” denilen halk hareketlerinin etkisiyle devrilen gerici diktatörlüklerin ardından iktidara gelen dinci gerici hükümet ve devlet başkanlarını sıkı bir biçimde denetleme bunun başında gelmektedir.
Nihayetinde, Ürdün’de bölge gerici devletlerinin biraz da hazırlıksız yakalandığı, akaryakıt fiyatlarına zammı protestoyla başlayıp, polis karakollarına saldırılarla devam eden ayaklanma ve Ürdün’ün yüzde 60'ını Filistinlilerin oluşturması işin başka bir cephesidir. Zira artık gösterilerde “Halk bu rejimin yıkılmasını istiyor”, “Yıkıl Abdullah” sloganları halk hareketinin sloganları haline gelmiştir. Ürdün’deki hareketliliğin İsrail’i doğrudan etkileyeceği açıktır.
Mısır’da iktidara gelen Muhammed Mursi’ye, Mısır emekçilerinin “İsrail karşıtı politikalar izlemesi, Filistin’in yanında olması” doğrultusundaki basıncının etkisi küçümsenemez. Siyonist eski bakanlardan Benyamin Ben Eliezer’in, Mısır’da Muhammed Mursi cumhurbaşkanlığına seçilmeden önce söylediği, “İsrail’i karanlık bir geleceğin beklediği”, “Mursi’nin seçilmesi strateji ikliminin İsrail aleyhinde felaket boyutunda değişmesi demektir. Bizim en kötü senaryolara hazırlanmamız gerekir” uyarıları. İsrail Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman iki ülke arasındaki ilişkilere işaret ederek “Mısır konusu İran’dan bile daha çok endişe verici” demeçleri, değişen dengelerden aslında yeni devlet başkanlarından ziyade bölge emekçilerinin bu hükümetler üzerindeki basıncından duyulan endişenin yansımasıydı.
Mısır’da Müslüman Kardeşler’in iktidara gelmesinin hemen ardından İsrail, 1979 yılındaki Camp David Anlaşması’yla feshedilen Güney Birliği’ni yeniden oluşturma kararı aldı.
Mısır geçen hafta sınırda bugüne kadarki en büyük tatbikatlardan birini düzenleyerek İsrail’e gözdağı vermişti. Bu tatbikatta İsrail 30 yıl sonra ilk defa “düşman” olarak nitelendirilmişti. Yönetimi geçici olarak devralan Askeri Konsey’in Başkanı Mareşal Hüseyin Tantavi “Bize saldırmaya kalkan ya da sınırlarımıza gelen herkesin bacaklarını kırarız” tehdidinde bulunmuştu.

Özgürlük kavgası
Bölgedeki gelişmeler birçok denklemin iç içe geçtiği, bir birini tetiklediği bir sarmal biçiminde yaşanıyor. “Bölge liderliği” pozlarına bürünen Erdoğan gibilerinden, bu kanlı denklem içerisinde kendine bir yer edinme çabasından öte bir şey çıkmayacağı açıktır. “Bölge liderliği” lafazanlıklarının, boş böbürlenmenin sınırlarını aşmadığı görülüyor. Ortadoğu’da kanlı yeni bir bölgesel savaşı durdurmak, işçi sınıfı ve emekçilerin birleşik bölgesel çıkışlarıyla mümkündür.
Ezilen halkların, emekçilerin bu tezgahları boşa çıkartması, antiemperyalist, antikapitalist, sosyalist dinamiklerin harekete geçmesiyle mümkündür. Bu dinamiklere hareket kazandırılması ve meydanı şimdiden başlayan dinci gerici gösterilere terketmeme göreviyle bir kez daha karşı karşıyayız. Bölgedeki ulusal kurtuluşçu, sol ve sosyalist hareketlere beşiklik etmiş Filistin konusunda, duyarlılık ve reflekslerde yaşanan daralmadan çıkmalıyız. Bir kez daha “Emperyalistler Ortadoğu’dan defolun!”, “Gerici bölge devletlerine karşı topyekün savaş!” ve “Filistin halkı yalnız değildir!”, "Filistin'e özgürlük!" şiarlarını yükseltme sorumluluğuyla karşı karşıyayız.