Tutuklu sağlık öğrencilerinden gelen mektubu ve 5 Aralık'ta Ankara Adliyesi'nde görülecek davalarına çağrıyı yayınlıyoruz
6 Haziran 2012 günü 6 ilde Sağlık Emekçileri Sendikası (SES) ve Türk Tabipler Birliği (TTB)’nin öğrenci kollarına üye; tıp, diş hekimliği, sağlık bilimleri fakültesi öğrencilerinin, doktorların bulunduğu sağlık emekçilerine yönelik eş zamanlı düzenlenen “KCK operasyonu”nda 47 kişi gözaltına alınmıştı.
Gözaltına alınanlardan 11′i Tıp, 1′i Diş Hekimliği, 1’i Ergoterapi öğrencisi 13 kişi tutuklu yargılanmak üzere Sincan F Tipi Hapishanesi’ne gönderildiler. 6 aya yakın süredir neyle suçlandıklarını dahi bilmeden tutsak durumdalar ve bu 6 ayı hiç bir sağlam gerekçeyle temellenmeyen kopyala-yapıştır bir iddianamenin hazırlanışını beklemekle geçirdiler. Tutsaklıklarına gerekçe olarak öne sürülen “örgüt faaliyetleri” ise; 13 Mart 2011 tarihinde Ankara Sıhhiye Meydanı’nda gerçekleşen “ÇOK SES, TEK YÜREK” mitinginde slogan atmaları, Kürtçe marş söylemeleri, parasız sağlık ve parasız eğitim yazan pankart taşımaları, halk sağlığı komitesi çalışmaları, mesleki stajları, mahallelerde yapmış oldukları sağlık anketleri.
Bu mesleki faaliyetler kriminalize edilerek örgütsel bir formda iddianamelerde yer edinebiliyor. Görülüyor ki AKP , neoliberal politikaları hayata geçirmeye çalışırken buna karşı muhalefet edebilecek tüm sektörel odakları sindirmeye, toplumsallıktan yalıtıp terörize etmeye çalışıyor. Herşeye rağmen hâlâ meslektaşları Che’nin yolundan yürüyen sağlık emekçileri mevcut.
Yaklaşık 6 aydır Sincan F tipi Cezaevi’nde tutsak edilen sağlık emekçisi öğrenciler kendi durumlarını anlatan bir mektup kaleme aldı ve bir de çağrıları var. Çağrıyı olduğu gibi yayımlıyoruz:
“Of dedi fare. Dünya da günden güne daralıyor, ilkin bir genişti ki korktum koştum ileri, uzakta sağlı sollu duvarlar. Görür görmez dünyalar benim oldu. Ama bu uzun duvarlar da bir çabuk birbirlerine yaklaşıyor ki, en son odadayım işte, orada köşede de kapan duruyor, gide gide kısılacağım kapana.”
“Kedi; sen de öyleyse yönünü değiştir” dedi ve fareyi yedi. (Bir Savaşın Tasviri; F.Kafka)
Yukarıda alıntıladığımız insanın içini ürperten hikaye, ülkemizde son yıllarda başta KCK ile Kürtlere olmak üzere sol, sosyalist ve demokrat kesimlere yönelik yapılan siyasi operasyonlar ve tutuklamaların zihniyetini ortaya koymaktadır. Demokratik siyaseti ve ifade özgürlüğünü kısıtlayarak kendisi dışındaki seslere yaşama imkanı tanımamak. Bu geçmişte de böyleydi şimdi de böyledir. Geçmişin ve şimdinin egemenleri farklı olsa da içtikleri su aynıdır.
Egemenler çok temel sorular sorarak kendilerini dayatma konusunda ilerlerler. “Kim? Nerede? Hangisi? Nasıl?” Bu sorulara verilen yanıtlara göre de yapacakları uygulamayı seçerler. Egemen değerleri tersine çevirmek istiyorsak bizlerin de kendi sorularını sorması gerekir. Nietzsche köle ahlakını; “Kim konuşuyor?” sorusuyla çözmüştür. Yaşamı sınırlandıran, yok eden ve itaat isteyen bir dil mi konuşuyor, yoksa daha yaşanılası ve özgür bir hayatı yaratma gayesi olan bir dil mi?
12 Eylül Darbesiyle beraber ülkemizde uygulanmaya başlanan neoliberal politikalar en son AKP iktidarıyla yaşamın her alanında çok hızlı bir şekilde uygulandı ve uygulanıyor. Sağlık alanında da “Sağlıkta Dönüşüm Programı” adıyla “Aile Hekimliği” ile başlayan süreç, “Tam Gün Yasası” , “Kontenjanların Artırımı” , “ Performans Sistemi” , “Sigorta Sistemi” ve en son “Kamu Hastaneleri Birliği” ile devam etmiştir. Nihai aşamada hastalar müşterileşmiş, sağlık çalışanları güvencesizleştirilerek puan peşinde koşan birer ‘Mario’ konumuna düşürülmüş ve hastaneler ise şirketleşmiştir. Bütün bunların hepsi geçmişteki sağlık sisteminin hali ortaya çıkarılarak, orayla kıyas yapılarak uygulandı. Sağlık hizmeti alan hastalar ve bu hizmeti sunan sağlık çalışanları, tıpkı siyasal alanda yaşananlarda olduğu gibi hikayedeki farenin içinde bulunduğu durumdadırlar. Öyleyse kâr amacı gütmeyen, parasız toplumcu bir sağlık anlayışı mümkün müdür? Sağlık çalışanlarının güvenceli çalışabildiği, emeklerinin karşılığını alabildiği ve nitelikli bir sağlık hizmeti sunduğu bir anlayış mümkün müdür? Kampüse kıstırılmış sağlık eğitimini, sınırlarının dışına çıkaran bir eğitim anlayışı mümkün müdür? Bütün bu soruların ardından sorumuz da peşi sıra geliyor; bunları söylerken sorarken konuşan kim?
Bizler ülkemizde ve dünyada yaşanan sorunları kendilerine dert edinen bunların anlaşılabilmesine dair tartışmalar yürüten, daha yaşanılası ve özgür bir hayat tahayyülleri olan bireyleriz. Bu açıdan sağlık alanında neoliberal politikaların bu kadar fütursuzca uygulandığı ve geleceğimizin ipotek altına alınmaya çalışıldığı böylesi bir dönemde yaşanılanların ne olduğunu anlamaya ve tartışmaya çalışmak, sağlık algısı üzerine taramalar, anketler yapmak ve düzenlenen mitinglere katılmak demokrasinin olduğu yerlerde gayet doğaldır. Belki kedinin ve kapanın ne olduğunu tam olarak bilemesek de her ikisinin bizlere yıkım getireceğini gayet iyi görebiliyoruz. Öte yandan ülkemizin bir tarafında yıllardır yaşanan çatışmalı süreçten kaynaklı her gün ölümler yaşanırken ve bir halkın dili, kültürü ve tarihi yok sayılırken barışı savunmak ve barış ikliminin hakim kılınmasına da çaba göstermeyi de insan olmamızın bir gereği olarak bildik.
Sevgili Dostlar! 6 Haziran sabahından bu yana maruz kaldığımız “Herne Peş” demokrasisinin bu hukuk garabetini gözler önüne sermek için, sizleri 5 Aralık günü görülecek davamıza, Ankara Adliyesi’ne davet ediyoruz…
Şimdiden sizleri teslim ve satın alınamayan duygu ve düşüncelerle selamlıyor ve sevgilerimizi yolluyoruz…
TUTUKLU SAĞLIK ÖĞRENCİLERİ