Yeni YÖK!

Tasarı, sermaye güncel ihtiyaçlarının gözetildiği parça pekçok konuya bütünlüklü bir ifade kazandırıyor

GÜNCEL
Çarşamba, 26 Aralık 2012 (13 yıl 10 ay önce)

Aylardır hazırlığı yapılan yeni YÖK Yasa Tasarısı Taslağı, Kasım ayında “Yeni Bir Yükseköğretim Yasasına Doğru” başlığıyla rektörlere ve artık eğitimin organik bir parçası -kendi deyimleriyle “paydaşı”- haline gelmiş olan sermaye kuruluşlarına sunuldu. Eğitimin esas özneleri olan öğrenciler, akademisyenler ve üniversite çalışanlarına açılmayan taslak, daha sonra bir internet sayfasında “tartışmaya” açıldı. Böylece “demokratik” vecibeler yerine getirilmiş oldu!

Taslak çerçevesinde sermaye kuruluşlarıyla YÖK arasında son derece “demokratik” görüşmeler yapıldı. Sermaye taslağı “işte budur” diye karşılasa da, “pratikte uygulanması umarız çeşitli kaygılara takılmaz” uyarısını da eksik etmedi! TÜSİAD ile YÖK Başkanı’nın tasarıyla ilgili yaptıkları görüşmeden sonra TÜSİAD sitesine düşen değerlendirmelerse yapılmak isteneni özü özetiydi: “Yükseköğretim sistemleri uluslararası standartlarda eğitim vermek, evrensel ölçülerde bilgi üretmek ve rekabet ortamına uyum sağlayacak insan kaynağını yetiştirmek amacıyla yeniden yapılanma sürecinden geçmektedir.” Çok söze gerek yok, YÖK’ün güncel ihtiyaçlara yanıt verecek şekilde yeniden yapılandırılması tam da bu nedenlerledir!

Tasarı, sermaye tarafından yıllardır dillendirilen ve aslında parça parça uygulanan pekçok konuya güncel ihtiyaçları da gözeterek bütünlüklü bir ifade kazandırıyor. Sermaye açısından bu acildir. Keza kriz, teknolojik gelişim düzeyi ve kızışan rekabet koşullarında uluslararası düzlemde ayakta kalabilmesi için gerekli pekçok şey bizzat eğitimin bağrında toplanıyor. Eğitim, hem işgücünün bu ihtiyaçlara uygun şekilde esnekleştirilip nitelik kazanmasında (kendisini üretimin ihtiyaçlarına uyarlayacak süreklileşmiş kalifikasyon), hem de bilimin teknolojiyle dolayısıyla sanayiyle organik bir ilişki içerisine girmesinde kilit bir yerde duruyor. Bu ihtiyaç, aslında zorunluluk üniversitelerin sanayiye, teknoloji ve her açıdan esneyebilen işgücü üreten “fabrikalar” haline getirilmesini dayatıyor. Bu “fabrikaların” artık yaygın bir şekilde kullanılan “çıktıları” bu iki şey oluyor! Eğitim artık bu iki amacın içinden örgütleniyor!

Yanı sıra emeğin yeniden üretimi ile ilgili olan her şey gibi (sağlık, barınma, ulaşım…) eğitimin de tümüyle metalaştırılmış/piyasalaştırılmış olması onu tatlı karların yapılacağı bir sektör haline getiriyor. Burjuvazi bu karlı sektöre engelsizce girmek, orayı yüksek karlar elde edeceği yağma alanına dönüştürmek istiyor. YÖK’ün de buna uygun bir kurum haline getirilmesini buyuruyor. Zaten bu yaklaşım YÖK’ün taslağın başına eklediği notta da açıkça ifade ediliyor: “Yeni yasa çerçevesinde Yükseköğretim Kurulu sadece girdi kontrolü değil, süreç ve çıktı kontrolü de yapmalıdır”. İşte bu kadar!..

Son YÖK Yasa Taslağı, üniversiteyi bu üç ihtiyaç ve amaç temelinde yapısal bir dönüşüme uğratacak. Üniversiteye dair gelinen noktada zaten kırıntı derekesine inmiş olan bilim-eğitim-aydınlanma değerlerinden beslenen tüm o klasik nitelikler tarihe gömülecek. Bunların yerini taslakta en çok kullanılan “verimlilik”, “performans”, “kalite”, “rekabet” gibi piyasa değerleri alacak. Üniversitelerarası Kurul Başkanı İ. Halil Mutlu’nun da dediği gibi, “Tasarıda en önemli konulardan bir tanesi performansa ve kaliteye dayalı çalışmaların yapılması ve akademisyenlerin emeklerinin değerlendirilmesidir. Yine sürekli olarak bilimsel AR-GE’nin öne çıkarılması ki bütün dünyada bunlarla yola çıkılmaktadır ve bunlar yapılmaktadır. Biz de bu yolda hızla ilerlemekteyiz.”

Eğitimdeki yapısal dönüşüm sadece üniversitelerle sınırlı değil. 4+4+4 yasasıyla yapılan düzenlemelerle YÖK konusunda yapılacak düzenlemeler birbirini tamamlayıp, bütünleyen adımlardır. Her ikisi de eğitimin ruhunu daha bir gericileştirip “dindar nesil” yetiştirmeye endekslerken, aynı zamanda emek gücünü sermayenin ihtiyaçlarına göre yapılandırmayı hedefliyor. Ocak’ta yasalaşması hedeflenen son YÖK Yasa Tasarısı Taslağı’na yakından baktığımızda önümüzdeki dönemde eğitimin hem demokratik hem de akademik-bilimsel-siyasal-ekonomik dolayısıyla sınıfsal boyutlarda nasıl bir dönüşüm yaşayacağını anlamamız daha kolay olacaktır.

Özerklik ve bilimsel özgürlük mü?


Burjuvalar ve temsilcileri, YÖK’ün eski halinin güncel ihtiyaçlara yanıt veremeyecek bir hantallıkta olduğunu söylüyorlar. Bu hantallığın başına onun katı merkeziyetçi yapısını koyuyorlar. Bir de “İlk kurulduğunda 17 üniversite vardı, şimdiyse 168 üniversite var. Bu üniversiteler kendi içlerinde farklı özelikler taşıyorlar, herbirinin düzeyi-kurumsal yapısı, kapasitesi farklı” diyorlar… Bu açılardan bile YÖK’ün eski halinin eğitimin çeşitlenmiş yapısına yanıt vermesini engellediğini belirtiyorlar: “Küresel ölçekte yükseköğretimdeki gelişime paralel olarak fiilen çeşitlenmiş olan üniversitelerimizi, mevcut kanun ile yönetebilmek uzun zamandır güçleşmiştir” diyorlar. Bunları dedikten sonra da “akademik ve bilimsel özgürlük, kurumsal özerklik, çeşitlilik, şeffaflık, hesap verebilirlik, katılımcılık, rekabet ve kalite” gibi piyasacı yaklaşımların ifadesi olan kavramları ardı ardına sıralıyorlar. Bu tekerlemenin başına “akademik-bilimsel özgürlüğü” yazdıklarına bakmayın siz. Aslolan hemen ardından gelen piyasacı kavramlardır. Zaten “akademik özgürlük”ten anladıkları da akademisyenlerin ürettikleri “çıktıları” pazarda satabilmeleri, bu konuda meslektaşlarıyla özgürce rekabet edebilmeleridir! Akademi, akademisyen kimliğinin bütünsel olarak piyasacı bir dönüşüme uğratılmasıdır!
Tasarıda dillendirilen Üniversite Konseyleri’nin nasıl tanımlandığına baktığımızda hangi “akademik özgürlükten”, “özerk yapıdan” bahsedildiğini de anlarız!

Üniversite Konseyleri daha önce vakıf üniversiteleriyle birlikte hayata geçirilen mütevelli heyetlerine benzer niteliklere sahip. Bu yapı şimdi bütünsel bir yasal ifadeye kavuşturularak “kurumsallaştığı” düşünülen üniversitelerde işletilmek isteniyor. Konsey 11 kişiden oluşuyor. Bunlardan 2’si bakanlar kurulu, 2’si TYK (Yeni YÖK, nam-ı diğer Türkiye Yükseköğrenim Kurumu) tarafından atanacak, 5’i sözümona üniversite içinden seçilecek, diğer 2’si de şehrin vergi rekortmenlerinden ve üniversiteye en çok bağış yapanlardan. Son 2 üye diğer 9’unun seçimiyle belirlenecek.

Bu arada 21 kişiden oluşacak Yeni YÖK’ün (TYK) 16 üyesinin bizzat hükümet cumhurbaşkanı-TBMM yani siyasi irade tarafından belirleneceğini de ekleyelim! Ayrıca bu 16 kişi akademi dünyasına mensup olmak zorunda da değil! Toplam olarak gerek konseylerin, gerekse de bizzat TYK’ün kendisinin nasıl bir “özerkliği”, “demokrasiyi” temsil ettiği açık değil mi? (*)

“Kurumsallaşmış üniversiteler”de oluşturulacak konseylerin göbekten sermayeye bağlı oldukları ortada. Yetkileriyse son derece geniş: Üniversitenin stratejik ve mali planlarının oluşturulması, rektör ve dekanları atama, sözleşmeli öğretim üyelerinin maaşlarının belirlenmesi… gibi hemen her konuyu bir işletme yöneticiliği “titizliği”yle bunlar belirleyecekler!

“Kurumsallaşmış üniversiteler”in rektörleri artık eskisinden beter bir tarzda akademiyle ilgisi olmayan bu patron ve bürokrat takımınca belirlenecek! Akademisyen kadrosu da keza öyle! Akademisyenler bunların verdikleri kararla sözleşmeli olarak çalışabilecek (bunların hangi kriterlerle karar verecekleri malum), hatta kadrolu olanlar da sözleşmeli duruma geçebilecek! Konsey, üniversiteye ait gayrimenkullerin satışına karar verebilecek. Üniversite senatosunun bazı akademik kararlarının da onun onayından geçmesi gerekecek.

Tüm bunlar üniversitede demokrasi sorunun daha bir görünür hale getirirken, aynı zamanda bu sorunu daha güçlü bir antikapitalist içeriğe kavuşturacaktır. Demokrasi mücadelesini sermaye ve piyasa karşıtlığı temelinde sosyalist bir eksene oturtacaktır. Yanı sıra üniversite bileşenlerinin sermayeye karşı ortak mücadele zeminini güçlendirecektir.

Üniversiteler hangi mantıkla kategorize ediliyor?


Taslak sadece “kurumsallaşmasını tamamlamış” üniversitelerde konsey kurulacağını buyuruyor. Bu, “Henüz kurumsallaşmasını tamamlayamamış üniversitelerin ise bir yandan bulundukları ilin ve bölgenin diğer yandan ülkenin ihtiyaçları doğrultusunda stratejik planlama ve kalite güvencesi süreçleri doğrultusunda yapılandırılmaları…” şeklinde ifade ediliyor. Tabii tüm üniversitelerin konsey kuracak hale getirilmesi hedefini belirtmekten de geri durmuyor. “Kurumsallaşmasını tamamlamamış, kurumsallaşmakta olan” üniversitelerin yapısal dönüşümünün bulundukları bölgelerde sermayenin ihtiyaçlarına uygun bir performans yakalamaları hedefiyle ilişkili olacağı aşikar.

yök

Fakat sorun bununla sınırlı değil. İşin asıl altyapısı güçlü üniversiteler sermayenin AR-GE ve kalifiye işgücü yetiştirme merkezleri haline getirilirken diğerleri (sayısız taşra üniversitesi) kitlesel ölçekte yarı kalifiye, ara eleman yetiştiren yüksekokul misyonuyla hareket edecekler. Bunlar aynı zamanda emekçi çocuklarının gideceği üniversiteler olacak. Onların diğer “kurumsallaşmasını tamamlamış” olan üniversitelere gidebilmeleri neredeyse mümkün olmayacak.

Olduğundaysa bundan sonra sayısız türeviyle karşımıza çıkacak olan öğrenim kredisi borcu dağıtan finans kurumlarına borçlanarak- yani kendilerini ömür boyu sermayeye ipotek ettirerek- okuyabilecekler ya da ailelerinin varını yoğunu ortaya koymasıyla… Çünkü bu üniversitelerdeki eğitimin aklımıza gelebilecek her etabı, her ayrıntısı yüksek paralarla finanse edilecek cinsten olacak. Harçların kaldırılması mı?! Geçelim!!! Tasarıya göre bu üniversitelerde her ders ayrı bir meblağ ve bu meblağ da öyle taksitle falan da değil peşin parayla karşılanmak zorunda! Yani parası peşin olarak ödenemeyen dersin alınması da söz konusu olmayacak! Bu da diplomaya, daha öğrencilikten başlayarak doldurulan CV’lerin niteliğine yansıyacak! Her şey performans işi yani! Bu açılardan bile emekçi çocukları bu okulların kapılarından geçemeyecek! Üniversitelerin sınıfsal temelde ayrışması hızlanacak. Bu durum gençlik hareketinin ruhunu, talep ve örgütlenme modellerini de dolaysızca kesecek, belirleyecek…

Akademisyenlere kölelik!


Üniversitenin klasik anlamının bütünsel olarak tasfiye edilip, piyasacı bir mantığa göre yeniden tanımlandığı taslakta akademisyenler kelimenin tam anlamıyla piyasanın kölesi haline getiriliyor! “Yeni yasa çerçevesinde Yükseköğretim Kurulu sadece girdi kontrolü değil süreç ve çıktı kontrolü de yapmalıdır” belirlemesinin hedefinde asıl olarak akademisyenler var. Bu tespitte söz dönüp dolaşıp performans sistemine getiriliyor. Bilimsel üretimin mali kaynağının girdi, ortaya konulacak araştırma ve sonuçların da çıktı olarak tanımlandığı bu yaklaşım gerçek bir işletme, şirket yaklaşımıdır. Akademisyenlerin performans puanıyla ve ödüllerle denetlenerek birbirleriyle rekabet içinde çalışması YÖK’ün taslağı tanıtırken sık kullandığı bir çalışma ilkesi. Taslakta sözleşmeli akademisyenlerin maaşı dahi konsey tarafından performans puanları doğrultusunda belirleniyor. Kadrolular da dahil hiçbir akademisyenin iş güvencesi kalmayacak. Çalışma sistemi esnekleşecek, belirsizleştirilecek. Akademisyen parçabaşı iş sistemine göre istihdam edilecek…vs.vs.

yök

Kısa süre önce İTÜ’de 50/D kapsamında çalışan 81 araştırma görevlisinin işine son verilmesi, taslağın yasalaşmadan önce hayata geçirilmeye başlandığının habercisidir. YÖK,, üniversitelerin 3 yılda yüksek lisansı tamamlamayan ve 6 yılda doktorasını tamamlamayan asistanların işine son vermesini istiyordu. Harekete geçen üniversiteler asistanların ilişiğini kesmeye başladı. Yasa tasarısı ise şu anki fiili durumun bir adım ötesine geçiyor, asistanlara gerek kalmıyor. Özgürce işten çıkarılabilirler! Çünkü proje araştırmacısı adı altında yüksek lisans veya doktora yapmayan kişilere iş verilebilecek. Proje araştırmacıları proje süresiyle sınırlı ve sözleşmeli olarak işe alınacaklar. Her açıdan karın merkeze konulduğu, alabildiğine esnek bir yapılanma söz konusu oluyor.

Bu durum üniversite mücadelesinin tüm özneleriyle ortak bir eksende gelişmesi için güçlü bir altyapı sunuyor. Fiilen işçileştirilen akademisyenlerin önümüzdeki dönemde sınıf mücadelesinin dinamiklerinden biri olacağını beklemek abes olmayacaktır.

İstihdam stratejisinin parçasıdır!


Taslağın altıncı bölümünde “Sürdürülebilir istihdam için mezunlar yetiştirmek, öğrenme kazanımlarını ve programların müfredatlarını güncellemek, kamu kurumları iş dünyası, sivil toplum kuruluşları ve diğer paydaşlar arasındaki ilişkileri gibi amaçlarla yükseköğretim kurumları tarafından Danışma Kurulları oluşturulması hedeflenmektedir’’ deniliyor. Bu uzun cümlenin herbir cümleciği yükseköğretimle kapitalist üretim arasındaki ilişkinin dolaysızlaşmasını ifade ediyor. Görüldüğü gibi bu ilişkide istihdam politikaları merkezi öneme sahip. Gerek “sürdürülebilir istihdam”, gerek “müfredatların güncellenmesi”, gibi belirlemeler sermayenin rekabet ölçütlerine uygun sürekli yenilenebilir bir işgücü kaynağına sahip olması hedefiyle dolaysızca ilişkilidir.

Bilgi Lisanslama Ofisleri?


Taslak üniversiteyi sadece istihdam politikaları açısından değil aynı zamanda bilimsel üretimin piyasanın ihtiyaçlarına endekslemesi açısından da açıktan sermayenin denetimine sokuyor. Kurulacağı söylenen Bilgi Lisanslama Ofisleri bilginin metalaşmasının, piyasanın ihtiyaçlarıyla dolaysızca ilişkilenmesinin somut ifadesi oluyor. Bilimsel üretimin doğrudan sermayenin hakimiyetine bırakılacağının…

Taslakta bu ofislerin, “araştırmacıların yapacağı tanıtım faaliyetleri ile bilimsel çalışmaları ticari değeri yüksek konulara yönlendirmek, pazarda ihtiyaç duyulan bilgileri belirleme çalışmaları yürütmek, araştırma sonunda üretilen bilgilerin ticari potansiyelini belirleme çalışmalarını yürütmek, ticari değeri olan bilgileri fikri mülkiyet kapsamında koruma altına alma çalışmaları yürütmek, ticari değeri olan bilgilerin pazarlama lisanslama” gibi çeşitli amaçları olduğu vurgulanıyor. Yoruma gerek var mı?

Özel üniversitelerin önü açılıyor!


Türkiye’de kar amaçlı özel üniversiteler kurmak yasal olarak mümkün değildi. Burjuvalar bu nedenle vakıf üniversiteleri kuruyorlardı. Anayasa’ya göre vakıf üniversitelerinin gelirleri şirket kasasına doğrudan akamıyor. Burjuvaların yıllardır özel üniversite kurulması için harcadıkları çaba bu pürüzlerin tümüyle ortadan kalkması ve küresel düzlemde karlı bir yatırım alanı haline gelmiş eğitim sektöründe engelsizce at koşturabilmeleri içindir. Şimdiki düzenlemeyle tüm bu sınırlar kalkacağı için bu alan sermayenin iştahına açılmış olacak. Hatta burjuvaların kuracağı bu üniversitelerden 5 yıl vergi alınmayacağı, kendilerine arazi tahsis edileceği… bizzat YÖK sözcülerinin çeşitli kereler verdikleri demeçlerde dile getirilmişti.

Yine taslakta yabancı sermayeli üniversitelerin Bakanlar Kurulu onayıyla kurulması isteniyor. Bu üniversiteler belirlenen çerçeveye uymak kaydıyla kendi öğretim programlarını kullanabilecek. Böylece Türkiye eğitim pazarı küresel düzeyde eğitim yatırımı yaparak tatlı karlar vuran uluslararası sermayeye sonuna kadar açılmış olacak.

Taslakta üniversitelerin bütçelerini (girdilerini) kendilerinin oluşturmaları gerektiği belirtiliyor (Bu arada özerklikten kastın da bu olduğunu ekleyelim). Zaten eğitime ayrılan bütçenin Diyanet için ayrılanın yarısı kadar olduğunu düşünecek olursak bunun fiilen uygulandığını görmemiz de mümkün olacaktır. Burada kızıştırılan rekabet ortamında (hem de küresel düzeyde) devlet üniversitelerinin ayakta durabilmek için gerekli kaynağı nereden bulacakları sorusunun yanıtı da ortaya çıkmış oluyor. Bu kaynak tıpkı Rusya’daki üniversitelerin yöntemleriyle sağlanacak! Yani yüksek paralarla zengin çocuklarına diploma dağıtmak, üniversite arazilerini satışa çıkarmak, piyasa açısından verimsiz ve tercih edilmeyen bölümleri kapatarak haraç mezat satışa çıkarmak… Ya da bir süre sonra uluslararası eğitim şirketlerince (ki yakın dönemde bunlardan biri, krizde olan Bilgi’yi yuttu) ya da Türk tekelci burjuvazisi tarafından yutulacaklardır. Keza rekabete ayak uydurmaları zorunlu!

Kısacası her açıdan (yönetim-karar-finansman-müfredat-atama…) dolaysızca sermayeye bağlanacağı bu bütünsel dönüşüm gerek gençlik hareketi, gerekse akademisyenler ve üniversite çalışanlarının önüne sınıfsal içeriği daha da belirginleşmiş bir mücadele düzlemi koyuyor. Demokrasi mücadelesi, bilimsel özerklik ve özgürlük gibi demokratik sorunlar bile daha net bir sınıfsal öze kavuşuyor. Emeğin, emekçi çocuklarının aradaki tüm perdelerin kalkarak sermayeyle dolaysızca karşı karşıya gelecekleri bu düzlem, üniversitede demokrasi sorunun çıplaklaştığı ama içerik olarak da sınıfsallaştığı bir düzlemdir. Akademisyenleri güvencesiz-esnek çalışmaya, giderek fiilen işçileşmeye iten bu zemin, öğrencilerle bu kesimlerin mücadelelerini ortaklaştırmalarına da olanak açıyor.

(*) Şimdiye kadar yapılan rektör atama süreçlerini hatırlayacak olursak bugün yapılanın beterin beteri olduğunu söylememiz de abes olmayacaktır. Ne yapılıyordu? Öğrencilerin katılamadıkları göstermelik seçimler yapılıyordu. YÖK bu seçimlerin sonuçlarını ciddiye bile almadan kendi adayını belirliyordu. İş tıkandığında cumhurbaşkanı devreye giriyor ve genelde istenen atama yapılıyordu. Tüm bu tiyatro şimdi tamamen kaldırılıyor. Daha doğrusu o göstermelik seçimler bile artık olmayacak. Rektör doğrudan Konsey tarafından atanacak! Yani bizzat ve hiç engelsiz, sürtünmesiz olarak Konsey dolayımıyla sermaye tarafından atanmış olacak! Atanan bu rektörlerin piyasacı üniversite ruhuyla, burjuvazinin ihtiyaçlarını merkeze koyan bir yaklaşımla hareket edecekleri ortada!

Aynı yaklaşım “Kurumsallaşmasını tamamlamamış üniversiteler”de de başka biçimlerde tezahür edecek! Şu anda oralara dair birkaç seçenek üzerinde düşünülüyor. Bu ayrıntılara girme gereği duymuyoruz. Sonuçta tüm seçenekler üniversitelerde sermaye ve onun şef değneği hükümetlerin borularını öttürecekleri anlamına geliyor!

*Devrimci Proleter Gençlik Dergisi'nin Aralık 2012 tarihli 5. sayısından alınmıştır.

yök