Ali'ye mektup

Fincanı etajerin üzerine öyle bir koyuşun vardı ki “sadece 21. yüzyıla değil, tüm yaşamıma yazarım sosyalizmi” der gibiydin

GÜNCEL
Çarşamba, 2 Ocak 2013 (13 yıl 10 ay önce)

Merhaba Ali can,
11 yıl aradan sonra yine sana mektup yazıyorum. Yaşamım boyunca mektuplaştığım tek insan; hem yürek ağrım hem de yüreğimin en onurlu yanı… Dün gece çok güzel bir rüya gördüm. Tahliye olmuşsun, bütün dostlarla birlikte tatil yapıyorduk. Sen her zamanki gibi yerinde duramayan, tüm “gevezeliğinle” hem de kocaman gülüşlerinle sıcacık yanı başım(ız)daydın. Yaşam donup kalsaydı da bu rüya hiç bitmeseydi ve ben yine yalnızlığımla kalmasaydım…

Sen hep, “Şehit düşersem beni sen anlatacaksın” derdin ya, ben 11 yıl geçmesine rağmen seni anlatamadım. Seni kendime sakladım, belki sana haksızlık ettim ama yapamadım işte. Seni anlatmak seninle en ağır koşullarda yaşamaktan daha zor geldi bana “öğretmenim”.

Ben seni aslolarak hastanenin “mahkum koğuşu”nda geçirdiğimiz 4 aylık (40 yıla bedel!) sürede tanıdım. En saf, en sakınmasız halinle…

Ölüm Orucu’nun 140’lı günlerinde getirdiler seni hastaneye. Ne hastanenin F Tipine göre görece rahatlığının rehavetine kaptırmıştın kendini, ne de aylardır süren açlığın yarattığı bedensel sıkıntılara pabuç bırakmıştın. Bir insanın tuvalet ihtiyacını bile saatle, hem de hiç sektirmeden giderdiğini sende gördüm. Rüyalarını örgütleyebildin mi bilmiyorum ama kendini, yaşamı, zamanı hem de en ayrıntısına kadar yeniden yeniden örgütlüyordun. Hiç kimsenin saatin akrebiyle yelkovanının hareketleriyle senin kadar hassas bir ilişki kurduğunu düşünemiyorum .

Hastaneye geldiğimizde (“geldiğimizde” diyorum, sen getirildikten 3 gün sonra ben de refakatçın olarak geldim yanına) tüberkülozlu adli mahkumlar vardı koğuşlarda. Aynı ortak alanları kullanıyorduk. Sen tüberküloz illetiyle öğrencilik yıllarında tanıştığın için, direnişçilerin bu hastalıktan hızlı etkilenecekleri kaygısına kapıldın. Hemen dilekçeler hazırlayıp hem direnişçi tutsaklara hem de adli mahkumlara imzalatarak gerekli kurumlara gönderdin. Böylece başka bir devlet hastanesinde tüberkülozlu mahkumlar için özel bir koğuş açılmasını sağlanmıştın. Ama o lanet hastalığa yakalanmaktan sanırım kurtulamamıştın! “Sanırım” diyorum…. Çünkü muayene olmadığın için (direnişte olman nedeniyle) bunu öğrenemedik, 40’lı derecelere çıkan ateşin bize bunu söylüyordu.

İlk zamanlar benimle epeyce “kavga” etmiştin. Bunun nedeni çoğunlukla senin beni “yok sayıp” kendi bedenine zarar verecek, seni yoracak işleri yapmaya çalışman, benim de buna izin vermemem olurdu. Mesela yaklaşık 20 kilo ağırlığındaki metal etajeri taşımaya çalışman gibi. Ben sana kıyamadığım için kavgaların genelde tek taraflı olurdu, sessiz kalmayı tercih ederdim. O zaman da seninle tartışmamamın nedenini sorar, ona sinirlenirdin. Senin inatçılığın karşısında benim inadım daha üst boyuta çıkardı. Başka türlü seninle başa çıkmak pek mümkün değildi. Çok çabuk sinirlenirdin ama sakinleşmen de uzun sürmezdi. Haksız olduğunu anladığın anda özür dilerdin.

Elbette hatalıysan dilerdin özürü… Bir gün baban gelmişti, refakatçı olarak birkaç saatliğine yanına girdi. O çıktıktan sonra ben koğuşa döndüm. Sen çıldırmış gibi hem volta atıyor, hem de karşında birileri varmış da kavga ediyormuşsun gibi bağırıp çağırıyordun. Ne olduğunu sordum, beni duymadın bile. Voltadan ve görünmeyen kişilerle kavga etmekten yorulduktan sonra yatağına uzandın. Biraz sakinleşince sana sordum: “Ne oldu babanla mı sorun yaşadın idareyle mi sıkıntı oldu?” dedim. Yine kavga modunda, “Babamın o hizipçi oğlu var ya (abisi de o sıralar başka bir cezaevindeydi) bana kart göndermiş, bir de ‘tahliye olursak ona bir defa da olsa sarılmak istiyorum’ demiş. O hizipçi bu cesareti nereden alıyor? Çürümüş karısı da daha önce benimle konuşmak istemişti. Bunlar benim bir zayıflığımı mı gördüler, benim fark etmediğim bir zaafım mı var da bana böyle bir haber gönderebiliyor bu hizipçi?” diye bağırıp çağırarak anlatmıştın olanları. Ben kartta ne yazdığını sorduğumda da, “Ne bileyim kartı babamın cebinden çıkarmasına izin vermedim” demiştin. Hatalarla da hata yapanlarla da uzlaşmazdın!

Bana aynı gün içinde hem yaşamımın en korkunç günlerinden birin, hem de en mutlu anını yaşatacak kadar maharetliydin. Hatırlarsın, direnişin 226. gününde küçük bir baygınlık geçirdin yüksek ateşten kaynaklı… Akabinde de bilinç kapanmasına doğru yol almıştın. Ama senin güçlü iraden, inançlarına olan bağlılığın, benim de naçizane seni uyanık tutma çabalarımla 6-7 saat süren bir savaştan sonra vartayı atlatmıştık. Doktorlar sürekli gruplar halinde gelip gelip senin bilincinin kapanıp kapanmadığını kontrol ediyorlardı. Bir yandan da tıbbi müdahaleye izin vermem için bana baskı yapıyorlardı. Senin bilinç bulanıklığın devam ediyordu ama benimle kaş göz işaretleriyle de olsa iletişim kurmaya başlamıştın. Doktorlar geldiğinde taş gibi duruyordun, gözkapakların dahi kıpırdamıyordu. Daha sonra sana nedenini sorduğumda, “Her şey flulaşmıştı. Yanlış bir şey yaparım da direnişe zarar veririm diye onlar karşısında hareketsiz kaldım” demiştin. Doktorlar bizi her ihtimale karşı hastane binasına aldılar. Gözlem altında tutup bilinç tamamen kapanırsa müdahale edeceklerdi… Hastane odasında yalnız kaldığımızda kabus gibi geçen 7 saat sonrasında sen birden konuşmaya başladın. O ne mutlu bir andı! “Aslında yaklaşık 1 saattir konuşabilecek durumdaydım ama sana sürpriz yapmak için odaya girmeyi bekledim” demiştin. Kendine verilen emeği karşılıksız bırakmamak adına yapmıştın bu sürprizi bana. İnce düşünceli, zarif Ali’m!

Beni en çok uğraştıran davranışlarından biri de esmer şeker hikayemizdir. Enerjini daha yüksek tutabilmek için esmer şeker alıyorduk sana. Beyaz şekeri idare iaşe olarak ücretsiz veriyordu. Esmer şekeri parayla alıyorduk, biraz da pahalıydı Sen her zamanki inatçılığınla tutturdun “Ben esmer şeker istemiyorum” diye. Gerçekten de “Dışarda yoldaşlar aç-parasız koşturuyorlar. Ben burada yattığım yerde gereksiz lükse kaçıyorum” diyordun. Seni ikna etmek için epeyce ter döktüm ama sana rağmen seni ikna ettim mecburen. (Senden daha inatçıyım nabeerr Ali Bey!)

Özverili davranışların sadece yoldaşlarına karşı değildi ki! Koğuşta senden daha ileri günlerde olan direnişçi arkadaşa yardımcı olmak için çabalıyordun, refakatçileri olduğu halde. Bazen ben dayanamayıp sana söylendiğimde de beni “bencillikle” suçluyordun, “Sadece beni düşünüyorsun” diyordun! Mümkün olsa bana kendinden başka tüm direnişçilere refakatçilik yaptıracaktın!

Yılbaşı gecesi, 2002’ye girdiğimiz gece… Sen artık hiç hareket edemiyordun, konuşamıyordun. Bakışarak anlaşıyorduk. Ne su ne şeker ne de B1 alıyordun; suyu ağzına kaşıkla damlatıyordum, yutamıyordun. Akşam yine şekerli su hazırladım ama birkaç damla dışında içemedin. Bense başka hiçbir şey düşünemez olmuştum. Gece oldu, yeni yıla girdik, benim aklım fincandaki şekerli suda… Aklıma hinlik geldi, seni en hassas yerinden yakalayacaktım. Sana “Şekerli suyunu, B1 vitaminini içmezsen 21. yüzyıla sosyalizmi yazacak gücü nerden bulacaksın?” dedim. İşaretlerle oturmak istediğini anlattın. Oturttum seni, fincanı istedin. Muhtemelen vücudundaki tüm enerjiyi ellerinde topladın, fincanı sıkıca kavradın. Damla damla içemediğin suyu 3-4 yudumda bitirdin. Fincanı etajerin üzerine öyle bir koyuşun vardı ki “İşte böyle en tepeye, sadece 21. yüzyıla değil, tüm yaşamıma yazarım sosyalizmi” der gibiydin. Buna benzer silinmeyecek izler bırakan sayısız fotoğrafın var kafamda , yüreğimde. Senin yüreğinin, bilincinin ve inançlarının ete kemiğe bürünmüş halinin ifadesi olan sayısız fotoğraf…

Bir de son gecemiz! Artık sadece nefesten ibaretti bedenin. O akşam doktorlar yine sürekli gelip gidiyorlardı. Bilincinin açık olup olmadığını anlamaya çalışıyorlardı. Benden de her seferinde malum cevabı alıyorlardı. Doktor bilincinden emin olmak için ayağının altına kalemle dokundu (direnişçiler muayene kabul etmiyorlardı). O nefesten ibaret bedenin doktora öyle bir tekme salladı ki, doktor refleks olarak geriye sıçradı! Tabii ben de mutluluktan zıpladım! Direnişte olduğunun bilincindeydin, muayene edildiğini zannederek tekme atmıştın!

Son ana kadar devrime ve sosyalizme olan bağlılığından aldığın güçle direndin Ali’m… En çok korktuğun şey bilincinin kapanması ve zorla müdahaleye maruz kalmaktı! Ama sen buna izin vermedin! O gece bizi yine hastanenin yoğun bakım servisine aldılar, gözlem altında tutmak, olası durumda zorla müdahale edebilmek için. Odada diğer hastalara takılmış serumları görünce gözlerini öfkeyle açtın, kocaman. Önce neden öfkeli olduğunu anlayamadım. Tahmin edip “Sana müdahale edileceğini mi düşünüyorsun” dediğimde gözlerinle “evet” dedin. Ben de daha önceki deneyimimizi hatırlatıp müdahale olmayacağını, sabah yine koğuşumuza döneceğimizi söyledim. Sen rahatlayıp bu kez refakatçisi kaçan bir hastayla (normal hasta) ilgilenmeye başladın. Tabii her zamanki gibi bana o hastaya da refakatçilik yaptırdın! Galiba senin en çok bu yanından şikâyet ettim, yine en çok da bu yanını sevdim…

Sabah 9.00 sıralarıydı… Doktorlar genel viziteye çıkmışlar. Bizim odamıza da geldiler. Sana seslendiler, sen artık duymuyordun. Saat 10.00 gibi doktorlar kesin kararlarını verdiler, müdahale edecekler! Artık bana da fikrimi sormuyorlar! Serum taktılar hemen ardından kalp masajı başladı. Saat 10.30’da doktorlar odayı boşalttılar! Bana da “başın sağolsun” dediler!
Benim yüreğim yangın yeri başım sağolsa ne olur ki! Hastanede benden başka kimsenin hissetmediği 7.70 belki de 700 şiddetinde deprem oluyor!

Ali’m, can yoldaşım, sen ruhun ve bedeninle bütün yüzyıllara sosyalizmi yazmayı başardın kendi adına.

Şimdilik bununla idare et be Ali Can’ım. Ben sana hiçbir mektubumda “hoşçakal” demedim, yine de demeyeceğim. 11 yıllık özledim seni… Ama inan bana sen her günümdesin!

Seni kocaman, sımsıcak kucaklayıp gözlerinden öperim. Arkadaşım, dostum, öğretmenim, oğlum, ONURUM!

Meral Ünal