Damla, damla
gözlerime bak bir kere,
damla damla harflerden
ismini göreceksin ıslak, ıslak
adın ise dilimin ucunda nem,
gözlerin, gözlerimde parlayacak,
al kamayı ya da bıçaǧı
vur kalbime…
sen çıkacaksın sıcak sıcak…
umutlarıma yazdım adını
sen giderken,
veda mıdır bu gidiş, yoksa da ayrılık mı!
ben de bilmiyorum neden?
nereye baksam,
sen akıyorsun damla, damla…
yaǧmurda, karda, doluda, fırtınada…
aşk tanrımdın çıktıǧında yoluma,
bahar yaǧmurları gibi,
akmıştın yarınlarıma damla, damla…(Hasan Hüseyin)
30 Eylül 01 / Hastane 141. Gün 20:10
Canım gülüm “
sımsıkı kucaklıyorum” diyerek sonlandırmışsın son yazıtını. Henüz kollarından ayrılabildim ve söz bana geçti nihayet. Geciktim biliyorum ama insan bırakamıyor, ayrılamıyor bir türlü. Bu ne büyük, ne korkunç bir özlem, aylardır ciğerimizi delip kavuran. Şiirdeki gibi damla damla, birike birike okyanus oldu.
Şiir harika değil mi? Ben çok beğendim. Zaten Hasan Hüseyin'in çoğu şiiri beni derinden etkiliyor. Tabii Nazım her zaman bir numara olmak kaydıyla. Bu şiiri okuyunca ne düşündüm biliyor musun -daha doğrusu düşündüklerimin daha bir yerli yerine oturmasını sağladı- doğum evresindeki yeni ürünümüz var ya, onun ismi bu şiir kurgusu içinden neden çıkmasın. İçinden çalıntılamak değil, şiirin kendisi, tamamı bizim aylardır yaşadıklarımızı, mektuplarla çıktığımız yolculukları, geçmiş gelecek örgüsünü belki birebir olmasa da ona yakın bir tarzda anlatıyor. Bende yarattığı etkileşim bu oldu. Şimdilik şu olsun gibi somut öneri yok kafamda. Bir yandan da bir sürü halinde oynaşıp duruyor aklımda diyebilirim. Kartta yazdığından beri düşünüyorum. Dinlenme zamanlarımda bile beynimi kaplıyor hemen hemen beni uyutmuyor. Hani bilirsin takıntı olunca gel de çıkar. Üşüşüyor kafama yok şu yok bu derken henüz yakıştırabildiğim bir öneri yok. Dedim ya şimdilik sadece... Bakarsın mektubun sonuna olmazsa daha sonraya iletirim.

Aslında dün yazmak niyetindeydim.
29 Eylül'de satırlarımla gelmek istiyordum sana /size. Başta dediğim gibi ayrılamadım kollarınızdan seninle/sizinle, öylece sımsıkıyken
Bağcılar Yokuşu'na,
Osman’a gittim geldim. Biliyordum ki ihtilal çarpan tüm yürekler oradaydı dün, Osman’la atıyordu; Bağcılar Yokuşu'ndan dinamoya uzanıyordu. Ve hele de şimdi Osman’ca adımlamalı, Osman’ca sarılmalı yaşama… böylesi tarihsel bir kesitte geleceği Osman’ca kavramanın ve Osman’ca isim çakmanın yıldızlara... tam göbeğindeyiz. Ne büyük mutluluk, gurur, onur bu. Yaşamda varetmek onları, yaşamda çoğalmak bir kez daha herbiriyle...
Akşam zorunlu olarak ara vermek zorunda kalmıştım. Bu saate kadar ancak gelebildim. Ara vererek yazmak hiç hoşuma gitmiyor. Yayıldıkça yayılıyor; planlayıp kurguladıkların da çoğunlukla uçup gidiyor.
Mektupları, mevsimlerdir dolu dolu yoğunluğunca yaşadığımız bu sürecin bu somut/maddi ürünlerini geleceğe taşıma projesi insanı heyecanlandırıyor. Öte yandan yazıtlarımızda artık farklı bir formasyona doğru geçiş zorunlu diye düşünüyorum. İçerikçe güçlendirme, nitelik kazandırma sorunu bizi rahatsız etmeli. Kendi adıma bunun sancılarındayım. Belli bir doygunluk noktasına ulaştı o ilk zamanların hayhuyu, duygu yoğunluğu vs. geçiş içinde farklı dünyaları keşfetmeye yelken açıp, zenginlik yaratmak gerekiyor. Kuşkusuz bu çaba, yönelimde farkediliyor. Önemli olan bütüne doğru hızla yayabilmek. Bu konuyla ilgili düşündüklerimi karaladım biraz. Belki gönderirim sana da bu mektupla. Düşünce biçiminde bir şeyler işte.
Kartın arasına satırlarıyla konuk olan 'teyzekızını' da nasıl özledim tarif etmek zor. Onun için istediği “nikbinlik” şiirini okudum pencereden İstanbul’a karşı. Dün günbatımı bambaşka bir güzellikteydi. Sen de bilirsin buradan sayısız kere izleme imkânın olmuştur. Bizim kaldığımız oda, güneşin batışının tam tersi bir yönde olmasına rağmen; güneşin batarken etrafına yaydığı o renk tayfından bizim taraf da nasiplenmişti. (şimdi sen 'bu ne çok uzun bir cümle' deyip elinde kalem ikiye bölmüşsündür) pamuk helva gibiydi bulutlar, aynen şeker pembesi kıvamında... Hemen kalkıp izlemeye gittim. Dehşetli güzel. İsyan, coşku dalgası insanı baştan aşağı sararken resmen çıldırayazdım izlerken. Hangi rengi, nasıl anlatayım sana. Kızılcık şerbetinin, nar kırmızısına nasıl büründüğünü mü, camgöbeğinin etrafında katmer katmer açılan mor, leylak, kavuniçi tonlarını mı? Harikaydı ya! Elimi uzatıp tüm gökyüzünü ve yeryüzünü o renklere boyayasım geldi. Tüm her şeyi ve evreni o renk deryasına batırıp çıkarmak istedim.

Kitap alınmadığını duymuşsundur. Diğer şeyler o kadar önemli değil de kitap alınması için girişimlerimiz sürüyor. “
Puslu Aydınlık”ı göremedik. Ol sebepten gazetelerde tanıtımları çıkıyor, onları okuyoruz şimdilik. Her gün farklı bir uygulamayla geliyorlar. Sinirleri yıpratma işine ağırlık verdiler. Ne yapılmaya çalışıldığına dair gayet net olduğum için, oldukça sabırlı ve sakin karşılamaya çalıştığımı bilmeni isterim. Hani sıkça sohbetini yaptığımız “
yaşamın bütününde militan olmak” meselesi var ya bir nişan gibi korumaya, yaşamın bütününe hâkim kılmaya çalışıyorum bu sözü.
Biz oldukça iyiyiz. (...) de yazacak sana. Önceki yazdıklarımızla birlikte hepsini gönderiyoruz. (...)nin cüzdanını daha sonra gönderirim.
Fesleğen için çok teşekkürler.
Kartal'daki uzunca bir süre direnmişti. Benim getirilmeme yakın zamanlarda onu da kaybettik. Bu kadar dirençsiz bir çiçeği sevmekten vazgeçeceğim neredeyse. En iyisi kaktüs, kauçuk, kaynanadili falan her halde!
Her ikinizi de şiir tadında ve güzel bir şiir dizeleriyle kucaklayarak noktalıyorum.
kim bilir kaç kişi senin zarif hallerini sevdi
Kaç kişi güzelliğini sevdi
Belki gerçek aşkla belki değil
Ama bir tek kişi senin ruhunu sevdi
Bir tek kişi değişen yüzündeki hüznü sevdi (W. B. Yeats)
Sımsıcak, sıkı sıkı kucaklıyor, yanaklarınızdan öpüyorum. Asıl kucaklamam karşılaştığımızda olacak. Ama ne karşılaşma! Mutlaka!
Lale