Salı, 20 Haziran 2006 (20 yıl 4 ay önce)
Madencilik sektöründe, bir süredir hazırlıkları yürütülen “stratejik plan” açıklandı. Buna göre, Maden Piyasası Yasası hazırlanıyor, maden yasası değiştiriliyor, varolan ve potansiyel madenlerin envanterleri çıkarılıyor, yeni yatırım modelleri geliştiriliyor, çoğunluğu geleneksel aile şirketlerinin oluşturduğu madencilik şirketleri birleşmelerle dönüşüme sokuluyor vb. 2005'te 4.5 milyar dolar olan maden üretiminin, 2010 yılında 12 milyar dolara yükseltilmesi hedefleniyor.
“Türkiye’yi santim santim arayarak, nesi var nesi yok, ortaya koyacağız! Bu yıl, 11 bin maden sahası ruhsatını ihaleye çıkaracağız… Derin saha madenciliğine geçiyoruz; Türkiye’de ortalama 200-250 metrede arama yapılıyor; Avrupa ortalaması ise bin 100 metre; şimdi bin metre daha aşağıya ineceğiz. Burada neler bulacağımızı düşünün!” (Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler)
İşbirlikçi burjuvazi, bu çıkışı elbette kendi başına değil; bağımlı olduğu emperyalizmin taşeronluğu içinde yapıyor. “Avrupa Madenciler Birliği, maden rezervlerini bir an evvel üretime açmak konusunda uyarmıştı. Türkiye’nin AB’ye tam üye olana kadar rezervlerini faaliyete geçirmesi gerekiyor, aksi takdirde üyeliğimiz tehlikeye girer.” (Türkiye Madenciler Derneği Başkanı İsmet Kasapoğlu)

Karların, Demokrasinin ve Yaşamın Düşüşü
Dünya çapında ve geniş bir ufuktan bakmaya çalışırsak; sektörün 1950-1973 arasında “altın çağı”nı yaşadığını;
2. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında olağanüstü yükselen maden talebinin 1973'ten sonraki 10 yılda kırıldığını ve sektörün gerilemeye başladığını görüyoruz. Son 20 yılda ise en düşük karlı sektörler arasına giriyor. Maden ürünlerinde kronik bir arz fazlası ve buna bağlı olarak sürekli fiyat düşüşü yaşanıyor.
‘80′lere kadar sektörde ağırlık
ABD, Kanada ve
Avustralya gibi emperyalist ve gelişmiş kapitalist birkaç ülke ile sosyalist ülkelerde iken, revizyonizmin çöküşü, ağırlıklı ülkelerdeki yüksek tenörlü cevher yataklarının tükenmesi, yaratılan çevre sorunlarına karşı örgütlü kitle tepkilerinin artması, metal fiyatlarının düşmesi ile bu ağırlık, tümüyle bağımlı ülkelere kaydırıldı. Emperyalizmin kriz yönetimi ve yeniden yapılanma kurumlaşmaları (
Dünya Bankası vb.), anlaşmaları (
MAI, MIGA), sağladıkları kredi ve güvenceler ile bağımlı ülkelerin madencilik sektörlerinin araştırılmasını, yeniden örgütlenmesini, üst kurullar oluşturulmasını, yasaların liberalleştirilmesini, kamu kuruluşlarının özelleştirilmesini sağladılar. Sektörün tepesine kurulan emperyalist tekeller, bu açılan yoldan, eski revizyonist ve bağımlı ülkelerde özelleştirilen kamu madenlerini ele geçirerek, ölçülemez büyüklükteki arazilerin arama ve işletme ruhsatlarını alarak, doğal kaynaklarının talanına yöneldiler. (2000 yılında yapılan bir araştırmaya göre, bağımlı ülkelerde, doğal kaynaklara dayalı zenginlik 1 birim arttığında, 0-10 arasındaki demokrasi cetvelinde 0.72 puanlık bir düşüş yaşanıyor -
Michael Ross, Michigan Üniversitesi-).
Kimi ülkelerin topraklarının üçte ikisine ulaşan dev çaplı arazilerin ruhsatını alan tekeller, çoğu durumda hazır buldukları maden yataklarını hızla tükettiler; çıkardıklarını hiçbir kısıtlamaya tabi kılınmaksızın, o ülkelerin dışına çıkardılar. Madenleri işletirken, yatağın sadece en yüksek tenörlü/en karlı bölümü seçip, en kısa zamanda, en düşük maliyetle çıkarmaya yöneldiler. Dev çaplı daha düşük tenörlü cevherler ise bir daha kolay kolay çıkarılıp işletilemeyecek şekilde bırakıldı.
Arama, işletme alanlarındaki yerli halk, evlerinden, topraklarından sürüldü. Küçük ölçekli aile madenciliği yıkıma uğratılarak, milyonlarca insan, üretim ve geçim araçlarından yoksunlaştırıldı. Ormanlar, SİT alanları yok edildi; atıklar arıtılmadan bırakıldı; akarsular, deniz kıyıları, tarımsal alanlar, hava kirletildi; toplu ölümler yaşandı.
Hayalet İlçe
“
Bunlar soyut şeyler, ben ancak gözümle gördüğüme inanırım” diyorsanız,
Balıkesir‘in
Balya ilçesine buyrun. 10 kilometre karelik alan, herşeyiyle ölü. Bundan 66 yıl öncesinde ormanları, dereleri, onbinlere varan nüfusu ile capcanlı bir yaşam alanı, bugün baştan sona bir yıkım alanı.
Balya’daki gümüşlü kurşun yatakları, 1860-1940 yılları arasında Fransız
Balya Karaaydın Madenleri A.Ş. tarafından işletildi. Tekel, 400 bin ton kurşun çıkarıp bunu
Fransa‘ya ilettikten sonra; kurşun fiyatlarının düşmesiyle, 1939′da faaliyetine son verdi.
1930'larda, Balya’nın nüfusu 40 bin civarındaydı. İlçe, kendi içinde ikiye ayrılmıştı; bir yanda tekelin sahipleri, yönetimi ve ailelerinden oluşan Fransız elit ve bunların hastaneden okula, eğlence yaşamından çiftliklerine ayrışmış yaşantıları -Balıkesir’in yerel burjuvazisi, geceleri at arabalarıyla Balya’ya eğlenmeye geliyordu-; diğer yanda ilk kez 1908′de greve çıkacak olan 5 bin Türk maden işçisinin köydeki sefaleti. Köylüler, önce, madene işçi alımı yapan çavuşlar tarafından karın tokluğuna tarlalarda çalıştırılıyor; “işe yarayanlar”, birkaç ay sonra madene işçi olarak alınıyordu. Madende pekçok işçi ölmesine karşın, tazminat falan ödenmiyor; işçiler içindeki işbirlikçilere, “Amale ayaklanmasın” diye sus payı dağıtılıyordu. Madenin bacasından salınan zehirli gazlar, çevre köylerin hayvanlarını telef etse de tekel, sadece ilçenin ileri gelen eşrafına “duman parası” ödüyordu.
Tekel, Balya’yı sömürüp terkettiğinde geride
4 milyon ton zehirli atık, en küçük bir yaşam izine rastlanmayan 10 kilometre karelik bir yıkım alanı bıraktı. İlçe nüfusu, 2 bine düştü; bunların çoğunluğu da, emeklilerden oluşuyor. 66 yıl sonra bugün, Balya hala ve herşeyiyle ölü.
“Madenciliğin Tabiatı İcabı…”
Balıkesir’in
Dursunbey ilçesine bağlı
Odaköy‘de
Şentaş Madencilik, yeni bir iş katliamına daha imza attı. 17 işçi, grizu patlamasıyla öldü. Aynı madende geçen yıl da benzeri bir patlama sonucunda Ahmet Avcı adlı işçi ölmüştü.
Sermayenin madenlere bakanı
Güler için bu, son derece doğaldı: “
Bunlar maalesef madencilikte olagelen kazalar. Bu, madenciliğin tabiatı icabı olabiliyor.” Katil, bununla da yetinmiyordu; “bu şirket, madencilikte önemli bir şirkettir; daha da büyümesi için çevresindeki köyleri boşaltacağız!”
Bir yıl önce de bu kez
Kütahya-Gediz‘de yaşanan iş cinayetinde, yine grizu patlamasından
18 işçi ölmüştü. ‘88′de ise, yine aynı madende
6 işçi.
Son zamanlarda hepimiz tedirgindik. 380 metreye inilmiş, ancak havalandırma delikleri açılmamıştı. Bunun için iki işçinin bir-iki gün çalıştırılması yeterliydi. Ama şefler, daha fazla kömür çıkarılması için iki kişiyi bu işe tahsis etmediler.
Türkiye Kömür Kongresi‘nde
Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK)
İş Güvenliği ve Eğitim Daire Başkanı Mesut Öztürk, katliamların “doğallığını” da aşıp sermayeye maliyetini dayıyor burnumuza: “
İş kazalarında ölen maden işçilerinin TTK’ya maliyeti, bin ton kömür değerindedir.” Ancak bu da kesmiyor; iş katliam, cinayet ve yaralanmaları sonucunda maden işçileri ve ailelerinin açtıkları tazminat davalarının engellenmesini istiyor;
“Geçmiş yıllarda bir ayak bileği kırığına 62 bin YTL, sağ el baş parmağı kırığına da 32 bin YTL tazminat ödedik. Her yıl kuruma ortalama 7 bin dava açılıyor, bunların da yarısı sonuçlanıyor. Davaları önleyecek mekanizmayı kurmamız şarttır.”
“Madenciliğin tabiatı icabı”, maden işçilerinin havalandırmaya ihtiyacı olmadığına göre, gerisine ne hacet? (Şentaş’ta anında müdahale ekibi yokmuş; ölçümlerin sadece girmeden önce değil de her vardiyada emniyet ekipleri tarafından 24 saat sürekli yapılması gerekiyormuş; gaz gelirini sürekli duyuran sesli uyarı cihazları yokmuş; madende asgari ücreti çok büyük bir kazanç olarak gören, işin kendisi ve iş güvenliği konusunda hiçbir şey bilmeyen köylüler çalıştırılıyormuş; aynı madenin, 5 ay önce lütfen yapılan denetiminde bile “mevzuatta belirlenen niteliklere uygun olmadığı” belirlenmiş -üç kuruş cezayla mesele hallolmuş-… Tüm Şentaşlar ve devletleri, sendikalaşmanın azılı düşmanlarıymış, sendikalaşanlar derhal işten atılıyorlarmış; madenlerde iş güvenliği uzmanlarının çalıştırılmasını zorunlu kılan yönetmeliği 2 yıldır erteliyorlarmış; madenlerin denetimi il özel idarelerine devrediliyormuş;
Maden Mühendisleri Odası‘nın mesleki denetimi engelleniyormuş; işletilen 772 madenden sadece 47 tanesi kurma iznine, 87 tanesi işletme belgesine sahipmiş; “eskiden” 8-9 saat çalıştırılan işçiler, bugün 12 saat çalıştırılıyormuş, ..) “Elalem”, kömürün bünyesinde olan metan gazını, kömürü üretmeden önce sondajla çıkarıyor, çıkan gazı da yakıt olarak kullanıyormuş. Bizde metan gazı, pahalı olan dinamit, işçilerse fünye yerine kullanılıyor.
Madenle Mezar Arasına Sıkışmış Hayaller
Zonguldak‘ta, 700 YTL ücretle çalışılacak bin 24 kadro için,
42 bin kişi başvurdu. “
Gencim, öleceğimi de biliyorum; ama işsizlik ölümden daha beter!” diyordu, 42 binden biri. 17 işçinin öldüğü Şentaş, yarın, bu 17 işçi yerine yenilerini alacağını açıkladığında, 17 bin emekçi başvurmayacak mı?
“Hepsinin hayalleri vardı. Ama artık hiçbiri yok. Ama çalışmaya devam etmek zorundayız. Bu kasabada doğan ve kalan her gencin gideceği yer madendir. Oradan da mezardır!” (Gediz katliamını yaşayan işçilerden)
Neydi bu hayaller? İşe yeni giren iki genç için, asgari ücretten maden işçisi olmak; kimisi için borçlarını ödemek; kimisi için çocuklarını okutmak; kimisi için çocuk sahibi olmak; kimisi için evlenmek; çoğu için verilmeyen ücretlerini almak,… (“Eskiden”, alınan tazminat ile ev yapılabiliyordu. Bugün ise bırakalım ev yapmayı, tazminat almak bile imkansız denecek denli zor. Vermemek ise taşeron firmanın adını değiştirmek denli kolay.)
Hayallerin hepsi, ücretli kölelik düzeninin (sermaye ilişkisinin, işgücü metasının) sınırları içinde. Yaşamları da hayalleri de ücretli kölelik düzenini sürekli yeniden üretiyor. Maden işçileri, sadece kömür üretmiyorlar; aynı zamanda, karşılığı ödenmemiş emekleriyle sermayeyi, sermayeye bağımlılıklarını, işsizliklerini, kuyularda cesetlerinin birikimini üretiyorlar. Madenin karanlık kuyularına inmek için evden her çıkışlarında, bir daha dönmeyecekmişcesine helalleşmeyi, “
Uğurlar olsun”; kuyudan çıkıp eve her varışlarında, bir gün daha yaşamış olabilmenin mutlu kavuşmasını, “
Geçmiş olsun”, üretiyorlar. İşsizliği, işe girişte birbirleriyle ölesiye rekabeti, bir sonraki grizuya kadar -o da ödenirse- asgari ücretten yaşamı, arkalarında artık yedek dahi olamayan düşkünleşmiş nüfusu üretiyorlar.
‘70′lerde,
Yeraltı Maden-İş ile doruk noktasına varıp, ‘90'ların başında dahi Mengen barikatlarına dayanan maden işçilerinin militan sınıf kültürü, bugün çok büyük ölçüde tahrip olmuş halde. Binlerce işçinin çalıştığı kamu maden havzalarının özelleştirilerek-taşeronlaştırılarak parçalanması, öncü işçi kuşaklarının tasfiye edilmesi, büyük çaplı işçi çıkarmalar, işbirlikçi düzen sendikacılığı; kadrolu sendikalı işçiliğin egemen olduğu kamu madenciliği tasfiye edilirken, özel madenciliğin, küçük ölçekte ve birbirinden son derece uzak bölgelerde çalışması; Zonguldak gibi, sınıf kültürünün gelenekselleştiği havzalar tasfiye edilirken, özel madenlerde, geleneksel kültür içindeki kır emekçilerinin kullanılması; yaygın işsizlik, güvencesizlik, örgütsüzlük,… Tüm bunlar, maden işçilerinin militan sınıf karakteri ve kültürünü aşındırıp çözüyor; yabancılaşma, çaresizlik, güçsüzlük, güvensizlik, boyun eğmeyi, postmodernizmin kirli bulamacını büyüterek egemen hale getiriyor.
Kuşkusuz, sadece dağılmayı, çözülmeyi, çürümeyi değil. Bugün, sadece bir eğilim olarak sessiz ve derinden işlese de; yeni “stratejik plan” doğrultusunda her yerin “santim santim aranarak” sınırsız yeni maden yataklarının keşfedilmesiyle, mülksüzleştirilen köylülüğün büyük yığınlar halinde maden işçiliğine emilmesi ve işçileşme sürecine girmesiyle; bir yanda madenler şeklinde sermayenin, diğer yanda sefalet, işsizlik, özgürlük yoksunluğu, katliamların birikmesiyle; ve ille de, devrimci sosyalist militan sınıf sendikacılığının bu damarı işlemesiyle, sınıf kini, örgütlülüğü ve militan hareketi de büyüyecek.
Devrimci atılım
Çelik matkap
kırıldı toprakta.
Otur,
bile, sivrilt bir daha-
Ve yeniden
Yığınlar saldırıyor toprağa
Ve yeniden
kırılıyor matkap
ve yeniden-
bağırıyoruz bir ağızdan
ve yeniden-
hurra!
Kaya yığınlarının çatlaklarında
Çeliğin
Elmas matkap aldı yerini
Ve yeniden
kırıldı elmas
ve tam
tüm umutlara
rahmet okunacaktı ki
Kursk altından
dosdoğru bize
gerçek yeryüzü sevgisi
saçıldı
geleceğin yarı açık gözünden.
(İlk Maden Cevherini Çıkaran Kursk İşçilerine Mayakovski’nin Geçici Anıtı-1923)
Subotnikler,
Stahanovistler, hücum üzerine hücum tazeliyorlardı.
“Proletarya diktatörlüğü yalnızca sömürücülere karşı zor kullanmak değildir… Bu devrimci zorlamanın ekonomik temeli, etkinliğinin ve başarısının güvencesi şudur ki, proletarya kapitalizme oranla daha yüksek tipte bir sosyal emek örgütlenmesi yaratır… Bu ikinci görev birinciden daha önemlidir, çünkü tek tek yiğitlik eylemleriyle gerçekleştirilmez; alelade, günlük işlerde sürekli, direngen ve son derece zor olan bir yığın kahramanlığı gerektirir.” (Lenin; Büyük Bir Başlangıç: Arka Saflardaki İşçilerin Kahramanlığı ‘Komünist Subotnikler’).
Subotnikler, Cumartesi günleri, toplum için ücret almaksızın 6 saat çalışırken, hem “
topluluğun yararı ve selameti için parasız çalışmanın genel bir olgu haline geldiği bir düzen” (Lenin) olan komünizmi, hem de kendilerini komünizmin ilk ve öncü temsilcileri olarak üretiyorlardı.
Kahramandılar! Sadece açlıktan kırılan işçilerin, tatil günlerini de
Sovyet iktidarına -kendi sınıf çıkarlarına- ücretsiz çalışmaya adamalarıyla değil. Asıl olarak toplumun gözeneklerine kadar sinmiş eski alışkanlıklarından silkelenerek, devrimi ve proletarya iktidarını, gündelik çalışma ve yaşama taşımalarıyla kahramandılar! Sömürücülere ve zorbalara duyulan yıkıcı nefret, yaşamı onların örgütlediğinden çok daha yüksek nitelikte örgütleme tutkusuyla birleşiyordu. Ve bu, yığınların düşünce, duygu ve davranışlarının yeni ilke ve değeler çerçevesinde yükseldiği gerçek bir kültür devriminin başlangıç noktasıydı. Bu yeni ve yüksek kültür, tüm eski kültürlerden farklı olarak dış koşullara uymanın değil, kökten ve kesintisizce değiştirmenin kültürüydü. Sosyalizmin kitlelerin yaşam pratiği haline gelmesi, gündelik çalışma ve yaşam içerisinde yeniden üretillmesiydi. Gündelik çalışma, artık patrona ve bireye değil, topluma aitti. Toplum ortak çıkarları doğrultusunda onu denetlemekteydi. Çıta yükselmekteydi! (Parti Kültürü; DP, Nisan-Mayıs ‘98)
Savaş Komünizmi, devrimi ve savaşı yaşamış bir işçi kuşağından Subotniklerin doğumuna ebelik yaparken; yeniden kuruluş, bağrında teknik kadro sorununu çözerek, eğitimden geçirdiği yeni, genç işçi kuşağından, üretim sürecinde sorumluluk duyan, verimliliği, kaliteyi arttırmak için düşünen ve çözüm yolları arayan, tek bir işe yönelik bilgi ile değil, gerekli diğer bilgilere de sahip işçilerden oluşan Stahanov hareketini çıkaracaktı. Stahanovist hareketle birlikte işçi sınıfı, taylorist emek sürecinden farklı olarak, işçinin işin daha iyi yapılmasına yönelik yaratıcı bir şekilde düşünmesini, birden fazla işi bilecek yeteneğe ve yapacak niteliğe sahip olmasını içererek, emeğin yabancılaşmasını (“
emeğin işçinin dışında olması, emeğinde işçinin kendini yadsıması, mutsuz hissetmesi, bedenine ve tenine eziyet etmesi, kendini kurban etmesi, bir onur kırılması çalışması”, Marks) ortadan kaldırmada yeni ve güçlü bir adım daha atıyor; aynı zamanda emek üretkenliğini, en ileri emperyalist ülkelerinkini aşan bir düzeye yükseltiyordu.
Amansız bir savaşımla! Subotnikler ilk kez örgütlenmeye (1919) başladıklarında, ne parti çevreleri, ne sendikalar, ne de Çalışma Komiserliği’nce önemsendiler. Stahanovistler ise, eski düzenin alışkanlıklarından kurtulamamış, hala günü kurtarma kafasıyla hareket eden geri bilinçli işçiler tarafından engellenmeye çalışıldı, suikastler düzenlendi. Stahanovizm, parti ve tüm toplum içinde bir iç savaşla ilerledi; partinin, sınıfın ve toplumun arınmasına destek oldu.
Karasevda değilse
Sermayenin madenlere bakanı, “burada neler bulacağımızı düşünün!” diyerek, karanlık kuyularda katlettikleri işçilerin cesetlerinin üzerine basa basa, sermaye birikiminin hızlandırılacağını muştuluyor.
Çok daha gelişkin bir “
geleceğin yarı açık gözünden, gerçek yeryüzü sevgisi saçmak” potansiyeli ile nicelik ve nitelik olarak çok daha gelişkin devrimci proletarya potansiyeli arasındaki hasret büyüyor. Karasevda değilse; bu büyük hasret, her ikisini ve aralarındaki içsel ilişkiyi, tarihte gerçekleştikleri hallerinden çok daha üst düzeyde oluşturup yeniden bütünleştirmekle nihayet bulacak.
Ufuk Çizgisi, 17 Haziran 2006, Sayı: 40