“Hangi kötülüğe tahammül edeceğimiz, hangi iyiliğin peşinde olduğumuza bağlıdır”
“Hangi kötülüğe tahammül edeceğimiz hangi iyiliğin peşinde olduğumuza bağlıdır.” (Senneth)
İşsizlik olgusunun hayatımızda daha büyük bir yer kaplaması, işsizliğin yapısallaşması ve güvencesizlik, son onyıllarda “beyaz yakalılar”ın da “mavi yakalı” kölelerin saflarına doğru aktığı, onların da giderek “mavi yakalı”laştıkları bir eğilime işaret ediyor.
“Mavi” ve “beyaz yakalı” işsizliğinin ortak paydaları bizi “iki yaka nasıl bir araya gelir”e -onların örgütlenmesinin dinamiklerine- ulaştırırken onları birbirinden ayıran duvarlar ve bir türlü kopamadıkları prangalar ise yine örgütlenme konusundaki açmazlarımıza işaret eder.
Üretimin parçalara bölünüp (aynı mekanda bulunma zorunluluğundan bağımsızlaşarak) belli kısımlarının başka ülkelere kaydırılması yanında son yılların en belirgin olgusu birçok tekel ve büyük şirketin üretimlerini çok daha karlı ve riskten büyük ölçüde azade oldukları için taşeronlara yaptırıyor oluşudur. Bu, kısa süreli sözleşmelerle çalışan irili ufaklı binlerce geçici iş sağlayan taşeron işletme demektir. Türkiye’de de emeğin güvencesizleşmesi anlamına gelen özel istihdam büroları, Amerika/Kanada ve Avrupa söz konusu olduğunda çok daha eski, örgütlü ve sınıfın başta gelen düşmanı durumundadır. Sözgelimi Amerikan emek gücünün en hızlı büyüyen sektörlerinden biri kiralık işçi bürolarıdır. (*)
Esnekleştirmenin ete kemiğe büründüğü “yasal” düzenlemelerin günümüzde en kapsamlısı Ulusal İstihdam Stratejisi’dir. Kiralık köle işçiler/emekçilerin istihdamını başa yazan bu saldırganlık, Türkiye’de de son yılların öne çıkan olgusu. Düşünün ki, güvenceli istihdamın “kalesi” sayılan kamu sektörü bile bu saldırganlıktan müthiş etkileniyor. 2007-2010 yılları arasında kamuda çalışan sözleşmeli personel sayısı yüzde 76 oranında artmış durumda.
Kapitalizmin “vahşi” dönemiyle bugünün kapitalizmi arasındaki benzerliklere şöyle bir göz atmak bile gidişin yönü konusunda bir fikir verir: Emek rejiminin esnekleşmesi, sendikalı işçiliğin alabildiğine daralması, yaygın istihdamın ise geçici, belirsiz ve güvencesiz istihdam yönünde oluşu. Proletaryanın, emekçilerin çok geniş bir kesimi “fazlalık” ve “lüzumsuz” addedilmeye, “işe yaramazlar” olarak görülüp gösterilmeye başlanır çünkü. Sermayenin/burjuvazinin ihtiyacı olduğunda gerektiği kadarı sisteme dahil edilen, iş bitince yeniden “işsizler ordusu”na gönderilen… Harvey‘in deyimiyle “kullan at işçileri” onlar!
Esnekleşme, işin ve hayatın mayınlı bir tarlada yürümeye benzemesi yüzünden işsizlik -işin kaybı- her iki kesim açısından da en başta “değersizleşme” duygusunun derinlemesine yaşanması anlamına gelir. Çünkü kapitalizm, tahakkümü altındaki sınıflara, kesimlere ve bireylere kendi “değer yargılarını” dayatır, kendi kültürünü empoze eder. Bunlardan biri de işin/çalışmanın tanımlanışı, toplumsal bir değer yargısı olarak kazandığı “önem”dir.

Toplumsal konumun iş üzerinden (“ne iş yapıyorsun”) belirlendiği kapitalizmde, işsiz kalmak “eve ekmek götürememek” demektir. Fakat belki bundan da çok, kendini bir yere ait ve anlamlı hissetme duygusunun kaybı, korkutucu belirsizliğin hükmünü yürütmesi demektir. Kitlesel işsizlik her şeyden önce kişinin iç dünyasında yarattığı etki ve buradan yayılan “mutsuzluk enerjisi” bağlamında dikkat çekicidir.
Kapitalist sistem, onun temelleri ve işleyiş mekanizması yeterince bilinmediğinde çocukluğumuzdan başlayarak benliğimize işleyen eğitim ve kültür tarlaları meyvalarını vermekte gecikmez. İşsizliğin, işsizliğimizin nedenini kendi kafamızda bile yerli yerine oturtamamışsak onu anlamlandırmamız da, en yakın sosyal çevremize kavratmamız da mümkün olmaz. “Başarısız” olduğumuzu, “değersiz” ve “lüzumsuz” olduğumuzu düşünmeye başlarız. Adeta bir boşluğa yuvarlanırız. Başta kendimiz olmak üzere herkes ve her şey “anlamsızlaşmaya" başlar. O yüzden, işsizlik kadar sonuçlarına katlanmak da net bir kavrayış gerektirir.
***
Esnek çalışma ve güvencesizlik, çalışma yaşamının da -hayatın da- rutinini hepten değiştirdi. Kapitalizmin serpildiği dönemlerde rutin, kişinin kendi çabası üzerindeki kontrolünü yitirmesine yol açarak onu makinanın “sabit” bir dişlisi haline getiriyordu. İşin parçalanması, “sabit” -değişmez- parçaları ve yargıları ortadan kaldırdı. “Uzun vade yok” sloganı toplumu “kısa vade” parantezine sıkıştırmaya başladı. İşçiler ve emekçiler için artık hayatlarını biçimlendirecekleri ne uzun vadeli hedeflerden söz edilebilirdi, daha da kötüsü, bir kısmı için gelecek belirsizliği aynı zamanda “hedefsizlik” boşluğunun içini tıka basa doldurur olmuştu.
Özellikle “beyaz yakalı” emekçilerin yaşamını resmeden temel çizgi işte buydu. Neredeyse 20-25 yıllık bir öğretimden ve toplumda “vasıflı” etiketine de sahip olma karşılığında “kazandıkları” yaşam, kesinlikle onların hayalini kurdukları yaşam değildi. “Beyaz yakalı”lar cephesinden “ucuz emek” olarak nitelenen ve “ne bulsa razı olacağı” düşünülen “sıradan” işçinin iş bulabilmesi daha kolay göründüğünden, işin bu yönü üzerinde pek durulmaz.
İşin sadece para kazanmaya yaramadığını, işin aynı zamanda başka boşlukları da doldurduğu yine bu süreçte keşfedilir. İşsiz insan hiçbir yere sığamaz, işten değil de kentten atılmış gibi gelir ona. Yaşamda yokluğu giderek daha fazla hissedilen “tutarlılık”, “fedakarlık” ve “bağlılık” gibi kavramlar, kimi zaman, gelecek belirsizliğinin beslediği “çek kuyruğunu gitsin” kayıtsızlığına kadar açılır. İster “mavi” ister “beyaz” yakalı olsun bu açmaz insanın ruhunu onulmaz ölçüde yarar. İşsizlik sanki ayıpmış ve işsizlik kişinin kendi hatasıymış duygusu kişinin kendine duyduğu güveni kemirip tüketir, fakat harekete geçmezsek işsizlik baki kalır. [Sürecek]
(*) Manpower gibi şirketler 1985-1995 arasında yüzde 240 büyüdüler. 2000′li yıllarda Amerika’daki en büyük işveren olan Manpower firmasının 600 bin çalışanına karşılık, General Motors’un 400 bin ve IBM’in 350 bin çalışanı bulunuyordu.
[Alınteri'nin 2012 Aralık sayısından alınmıştır]