Tek Tarz-ı Yargılama

Avukatlardan ve savunmadan hep korktunuz, hala korkuyorsunuz. Korkunuzu büyüteceğiz!

GÜNCEL
Cuma, 1 Şubat 2013 (13 yıl 9 ay önce)

İstiklal Mahkemelerinden Bugüne / TEK TARZ-I YARGILAMA


Av. Kazım Bayraktar

İstiklal Mahkemeleri'nden Yassıada'ya, 12 Eylül Mahkemelerinden DGM'lere, özel yetkili mahkemelerden özel görevli ağır cezalara ve bunların kararlarını denetleyen, yönlendiren Yargıtay Ceza Daireleri'ne uzanan mahkemeler dizisi neyi anlatır? Ne işe yararlar? Ya da Matyas Rakosi'nin cümleleri ile sorarsak;

“Kimsiniz? Neyi temsil ediyorsunuz? Nedir tarihsel olarak varlık nedeniniz?” (1)

“Yüce Türk adaletinin temsilcileri” misiniz?

“Türk milleti adına” mı kararlar veriyorsunuz?

21. yüzyıl Türkiye'sinde binlerce Kürt siyasetçiyi “Türk milleti adına” tutuklarken; düşünceleri, meşru demokratik eylemleri, yasal örgütlü faaliyetleri nedeniyle binlerce insanı -“terör örgütü” bahanesi arkasına gizlenerek- cezaevlerine doldururken hangi siyasal gücün isteğini yerine getiriyorsunuz?

Öğrenciler, işçiler, memurlar, doktorlar, gazeteciler... derken artık avukatlardan da korkmaya başladınız!

Korkunuzu büyüteceğiz!

Cumhuriyet tarihinde ilk şekillenmenizin adı olan İstiklal Mahkemeleri asker kaçaklığı, vatana ihanet, casusluk vb. suçları cezalandırma gerekçesiyle kuruldu. Savaştan kısa bir süre sonra tüm toplumsal siyasal muhalifleri, farklı düşünenleri, öncelikle ve özellikle komünistleri ve Kürtleri susturma aracına dönüşen bu mahkemeler, ideolojik-siyasal yargılama, siyasal iktidara bağlılık, iktidar muhaliflerini ve düzen karşıtlarını cezalandırma geleneğinin de kurucusu oldular... İstiklal Mahkemeleri'nden bugüne hiç değişmediniz.

Tarihsel olarak gerçek varlık nedeninizi Yassıada Mahkemesi Başkanı Salim BAŞOL kısa bir cümleyle özetleyivermişti hatırlarsanız: “Sizi buraya getiren güç böyle istiyor”. Bugün özel yetkili ya da özel görevli ağır ceza mahkemesi etiketiyle icraat yaparken önünüze getirilen hemen her komünisti, devrimciyi, kürdü, öğrenciyi, memuru, işçiyi, avukatı, doktoru, gazeteciyi tutuklamanızın nedeni de aynı cevapta içerilidir... Yassıada’dan bugüne hiç değişmediniz!

12 Eylül 1980: Askeri faşist diktatörlüğünün elebaşı Kenan Evren, darbe sabahı daha ilk konuşmasında sendikaları, dernekleri, gazeteleri vb. yasal kurumları suçladı ve “Biz yönetimi ele almasaydık devleti bu sendika ve dernekler ele geçireceklerdi, şimdi bizim yerimizde onlar konuşuyor olacaklardı... bu demokrasi bize bol geldi içinde oynamaya başladık” diyerek bütün demokratik kurumları faşist sıkıyönetim mahkemelerine ve savcılarına hedef gösterdi. 12 Eylül'ün savcı ve yargıçları bu mesajı aldılar ve harekete geçtiler. Sendikalar, dernekler ve birçok basın ve yayın organı kapatılmakla kalmadı birçoğunun yönetici ve üyeleri, yazar ve yayıncıları işkencelerden geçirilip tutuklanarak cezaevlerine dolduruldular. Haklarında davalar açıldı ve çoğu ağır hapis cezalarına mahkum edildi. Yüzbinlerce insan işkenceden geçirildi tutuklandı, sayısı belirsiz yargısız infaz yapıldı, kırkdört kişi idam edildi, sizin tutukladığınız yüzlerce insan cezaevlerinde öldürüldü.

Yıl 2013. Hala derneklerin, sendikaların, basın ve yayıncıların, öğrencilerin, işçilerin, doktorların, Kürtlerin ve artık avukatların da peşindesiniz! Hala kitleler halinde insan tutukluyor ve ağır cezalara mahkum ediyorsunuz! İstiklal Mahkemeleri M. Kemal'den, Yassıada Adalet Divanı darbecilerden, 12 Eylül mahkemeleri Cuntabaşı Kenan Evren'den, Konsey generallerinden, sıkıyönetim komutanlarından talimat alırlardı. Siz ise cesaret aldığınız siyasal örgütlü güçten ve “Yargıya zaten söyledik. Yargı da gereğini yapıyor” deme cüretini gösterecek kadar açık konuşan ortak temsilciniz Başbakan'dan talimat alıyorsunuz... 12 Eylül'den bugüne hiç değişmediniz!

Ama tarih boyunca çok ad ve kılık değiştirdiniz.

“Tarihe İyi Bakın”
Alacakaranlık '90'lı yılların Genelkurmay Başkanlarından Doğan Güreş ne demişti parmağını Kürt halkına sallayarak: “Tarihe iyi baksınlar…”. Kürt halkı tarihe öyle bir baktı ki özgürlük yürüyüşünde geldiği en ileri noktadan Doğan Güreş gibilere hak ettikleri yanıtı verdi, veriyor: “Asla unutmayacağız, asla unutturmayacağız!”

Sizi ancak tarihe bakarak tanımlayabiliriz.

Mahkemeler sınıf mücadeleleri tarihinin aynasıdır!

Tarih boyunca iktidar güçleri siyasal düşmanlarını tespit edip önünüze getirdi. Size düşen sadece polis raporları üzerinden siyasal, etnik, ulusal, dinsel kimlik ve eğilim tespiti yapmak, iktidar güçlerinin ve düzenin muhalifi olanları infaz etmek oldu.

Biçim ve araçlarınız değişirken, egemen sınıf ve onun siyasal temsilcileriyle birlikte sizi de koşullayan üç tarihsel korkunuz hiç değişmedi:

Birincisi komünizm korkusu;

Sovyet Devrimi'yle birlikte dünya burjuvazisini saran komünizm ve işçi sınıfı korkusu, sermaye birikim telaşı içinde her türlü baskı, şiddet ve katliamı uygulayan Türk burjuvazisinin de sizin de önde gelen korkunuz oldu.

İkincisi Kürt korkusu;

Devlet bürokrasisinde Osmanlı'dan beri etnik köken olarak ağırlığa sahip ancak sermaye birikimi yok denecek kadar zayıf olan Türk burjuvazisinin sermaye birikimini hızlandırmak ve yeni kurulan Türk ulus-devletinin sınıfsal altyapısını hızla tahkim etmek -1915'te soykırım yoluyla Ermenilerin mal ve pazarlarına el konulmasında olduğu gibi-, Kürtlerin iç pazarı paylaşmalarını onları siyasal ve ekonomik alandan tasfiye ederek engellemek, yoğun olarak yaşadıkları coğrafyadaki yeraltı ve yerüstü kaynaklarını batıya taşıyarak Türk burjuvazisinin sermaye birikimine entegre etmek için her türlü zor, zorbalık ve katliamlarla asimile edilmeleri yolunun tercih edilmesinden bu yana Kürt ulusal mücadelesinden duyduğunuz korkudur.

Üçüncüsü “keser döner... hesap döner” korkusu;

Sonu gelmez savaşlarla, ağır vergilerle yoksul ve yorgun düşürülmüş köylülükten kapitalist sermaye birikimine kaynak aktarılması cumhuriyet devletinin zoruyla olacaktı. Oysa köylülük içinde bulunduğu ağır maddi ekonomik toplumsal koşullara duyduğu tepkiyle, ancak dinsel motif ve sloganları kullanarak kolayca harekete geçme potansiyeli taşıyordu. Ulusal Kurtuluş Savaşı ve tek partili sürecin ilk yıllarında egemenlerin müşterek korkusu olan bu korku, iki partili döneme geçilmesinden sonra Kemalist laisizm için “şeriatçı düzen” korkusuna, dini motifleri kullanarak egemen sınıf bloku içinde güç olmayı başaran sağ muhafazakar kesim için “Kemalist laiklik” korkusuna dönüşerek ikiye bölündü. “Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner” hikayesi de bu iki korkunun egemen sınıf bloku ve önceleri tek parti (CHP) içinde süregelen iktidar savaşlarının hikayesi oldu.

Yeni kurulan devletin siyasal baskı ve diktatörlük aygıtları bu korkulara göre dizayn edildi. İşte siz, Cumhuriyet tarihi boyunca bu korkuların yargıçları ve savcıları olarak özel görev yaptınız/yapıyorsunuz. Hiçbir zaman tarafsız ve bağımsız olmadınız!

“Tarihe iyi baktığımızda” ilk biçim olarak İstiklal Mahkemeleri kılığında tarih sahnesinde gördük sizi.

O yıllarda emperyalist işgale karşı haklı bir savaş için dahi halkı ikna etmekte zorlanan, burjuva üstyapı ve yaşam tarzının gereklerini tepeden inme zor yoluyla kabul ettirmeye çalışan, Osmanlı feodalizmine karşı demokratik halk desteğine sahip olmayan (Cumhuriyetin ilanı bile savaş sonrasında bir oldu bitti yöntemiyle yapıldı) bir iktidarın şiddet aracı olarak kuruldunuz. Meclis içindeki milletvekilleri arasından atandınız. Hukukçu değildiniz çünkü görevinizi yaparken hukuka ihtiyacınız olmayacaktı. Türk burjuva cumhuriyeti, “kuvvetler ayrılığı” ilkesi doğrudan reddedilerek kurulan “parlamenter padişahlık” gibiydi. Bir süre, başkomutan sıfatını alan Mustafa Kemal'e bağlandınız. Atamalarınız ve görev konularınız onun tarafından belirlendi. Daha sonra iktidardaki siyasal güç odağına doğrudan bağlı çalıştınız. Bugüne kadar süregelen idari ve siyasi bağımlılık geleneğiniz de böyle başladı.

Binlerce insanı itiraz yolu olmayan kararlarınızla idam ettiniz!

Cumhuriyet adına feodal cezalandırma yöntemleri uyguladınız!

Dayak, kalebent, halk ve asker önünde teşhir cezaları verdiniz.

Bulunamayan ya da teslim olmayan asker kaçaklarının yakınlarını askere aldırdınız, evlerini yaktırdınız. Suçlu bulduğunuz insanların yaşadıkları köyleri ve mahalleleri toptan para cezalarına mahkum ettiniz! Suç ve cezaların şahsiliği ilkesini dahi reddettiniz!

Savaştan sonra Kürtlerin, komünistlerin, demokratların, gazetecilerin, yazarların, aydınların peşine düştünüz. Onları Mustafa Kemal'den af dilemek için ziyaret etmeye zorladınız. Bunu yapanları affettiniz veya hafif cezalara mahkum ettiniz.

Kimleri yargılayıp mahkum etmediniz ki;

Nazım Hikmet, Dr. Şefik Hüsnü (Değmer), Hasan Âli (Ediz) ile birlikte (15'er yıl); Şevket Süreyya (Aydemir), Dr. Hikmet (Kıvılcımlı) (10'ar yıl); Sadrettin Celâl (Antel) (7 yıl)...ve daha niceleri.

1923 yılında İstanbul’daki demokrat, sosyalist basını susturma emri alır almaz bir tutuklama dalgası başlattınız (2). Hilafete karşı cumhuriyeti destekleyen sosyalist basını dahi yasakladınız, yazarlarını yayıncılarını tutukladınız.

1925’de İsmet İnönü'nün içişleri programında yer alan şu cümle bugüne kadar süregelen iktidar-yargı işbirliğinin T.C.'nin daha ilk yıllarında nasıl pekiştirildiğini gösterir: “İç politika durumu ile ilgili bütün teşkilat, tesisat ve yayın hükümetin isteği ve cumhurbaşkanının onayı ile men edilecektir. Bu gibi yayınlarda bulunan gazeteler kapatılabilecek ve bunların sahip ve yazarları Ankara İstiklal Mahkemesinde yargılanacaktır” (3). Yürütmenin bu emri ile bir kez daha tutuklama dalgası başlattınız. Zekeriya Sertel’i, Halikarnas Balıkçısı’nı (Cevat Şakir) bu dalgada tutukladınız. 3’er yıl kalebentlik cezası verdiniz. Asker kaçaklarını cezalandırmakla başlayan misyonunuz, M. Kemal fraksiyonu dışında her türlü muhalif düşünce ve örgüt düşmanlığı ile devam etti.

İktidarı paylaşma isteği taşıyan bazı egemen sınıf güçlerine gözdağı vermek, tüm iktidarı ve devlet aygıtlarını tek siyasal gücün elinde toplamak için, kurtuluş savaşının askeri-siyasi önderleri (Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Rauf Orbay, Refet Bele) dahil birçok muhlifi tutukladınız. Araya giren İsmet İnönü hakkında dahi tutuklama kararı çıkararak Mustafa Kemal dışında kalan herkesin tehdit ve baskı altına alınmasında zor aracı olarak görev yaptınız. Egemen sınıf içi hesaplaşmalarda da “iyi iş” gördünüz; bugün olduğu gibi...

“Cezanın infazına, tanıkların bilahare dinlenmesine” karar vererek kara mizah konusu oldunuz. Adil yargılama, doğal yargıç, bağımsız yargı, savunma hakkı, suçluluğun maddi kanıtlarla kanıtlanması, suç ve cezaların şahsiliği gibi ilkeler size tamamen yabancıydı. Sizin yargılamalarınızda avukatlar görev alamazlardı. Görev almaya teşebbüs eden avukatları tutukladınız. Hala tutukluyorsunuz!..

İstiklal Mahkemelerini 1789 Fransız Devrimi'nin mahkemelerine benzeterek aklamaya çalışanlar, yaptıklarınızı devrim mahkemeleri meşruiyetine sığdırmaya kalkışanlar oldu. Oysa Avrupa'nın işçi sınıfı ve halk ayaklanmalarıyla gerçekleşen burjuva demokratik devrimlerinin mahkemelerine hiç benzemiyordunuz. Avrupa devrim yıllarında özgürleşirken, Türkiye cumhuriyetin kurulmasından kısa bir süre sonra her alanda gerici ve sonraki yıllarda giderek faşistleşen bir diktatörlüğe teslim oldu. Feodalizmi yıkmış ileri burjuva cumhuriyetlerine özgü bazı sosyal ve kültürel, modern yaşam biçimleri dahi tepeden inme zor yoluyla kabul ettirilirken sadece feodal gericilik değil her türlü muhalif ya da farklı düşünce ve örgütlenmeler yasaklandı ve ağır yaptırımlara bağlandı. Bu baskı ve zorbalığın en önde gelen silahı oldunuz. Sizi Fransız devrim mahkemelerinden ayıran en temel özelliğiniz ırksal ve siyasal soykırımcılığınızdır. Bu farklılığı anlamak için dönemin Ankara İstiklal Mahkemesi Reisi Kel Ali (Çetinkaya)'nin şu cümlelerini hatırlamak yeterlidir: “İnkılap yalnız suçluların, hainlerin değil suç’a istidadı olanların, hıyanet edebileceklerin, hatta şu veya bu sebeple vücudu zararlı olanların kısacık mahkemelerden sonra öldürüldükleri zaman oluyor!” (4,abç)

Dünyanın en “ileri” burjuva demokrasilerinin faşizme dönüştüğü 1930'lu yıllara gelindiğinde askeri mahkemeleri ve olağan mahkemeleri de yanınıza aldınız. Her tarafta komünist ve muhalif avına çıkan iktidarın kıyım makinası oldunuz. M. Kemal’in emriyle bu kez olağan ceza mahkemeleri kılığında, başta yasal bir parti olan TKP önder ve kadroları olmak üzere demokrat ve sosyalist muhalefete karşı yeni bir tutuklama kampanyası başlattınız. (5)

1937-38 yıllarında Dersim'de, tek parti CHP'de toplanan ve kendi içinde kavagalı egemen güçlerin ortak kararı ve işbirliğiyle, T.C. tarihinin en kanlı Kürt ve Alevi katliamı gerçekleştirildiğinde sağ kurtulanları en ağır cezalara mahkum ederek katliama ortak oldunuz. Başta Seyit Rıza ve oğlu olmak üzere çok sayıda Kürt kanaat önderini idam ettiniz.

Sivil mahkemeler yetmedi Harp Okulu ve Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemeleri kılığında çıktınız özgür ve aydın düşüncenin karşısına. Piyasada serbestçe satılan kitapları “Kıvılcım Kütüphanesi”nden, “Kitap Sevenler Derneği”nden alarak, elden ele dolaştıran, okuyan aydınlara, Nazım Hikmet'e ve şiirlerini okuyan askeri öğrencilere “komünizm propagandası yapmaktan” akıl almaz cezalar yağdırdınız.

Başta Nazım Hikmet olmak üzere (iki ayrı davadan 35 yıl); Hamdi Alev, Emine Alev, Hamdi Alevdaş, Nuri Tahir Tipi (18'er yıl); Orhan Alkaya ve A. Kadir Meriçboyu (5’er yıl 10’ar ay); Hikmet Kıvılcımlı, Kemal Tahir, Mehmet Ali Kantan, Haydar Korcan (15'er yıl); Nudiye Yalçı, Kerim Korcan, Seyfi Tekdilek (10'ar yıl); Hüseyin Avni Durugün (5 yıl); Ali Kut (4 yıl); Fethi Ülgezer, Burhan Cengen'i (3'er yıl).... mahkum ettiniz.

Davada yasal kitaplardan başka delil olmadığını savunan avukatlara cevap veren Nazi hayranı işkenceci askeri savcınız Şerif Budak tek cümleyle özetleyivermişti bugün de geçerli olan gerçek zihniyetinizi:

"Biz bu davada delil arayacak kadar saf değiliz." (6)

1929-1930, 1943-1935 TKP;1944 İGB ve birçok gazeteci, yazar ve aydın tutuklamaları ile tarihsel misyonunuzu devam ettirerek “saf” olmadığınızı gösterdiniz.

1940-45 emperyalist savaş yılları Türk burjuvazisinin sermaye birikimini hızlandırmak için fırsat yılları oldu. Alman empreryalizmiyle kurulan işbirliği, Alman savaş sanayiinin ihtiyacı olan krom, kömür, demir ve manganez satışıyla sermaye birikimini geliştiren burjuvazi bunun yanında, savaş koşullarının fırsat olarak sunduğu stokçuluk, karaborsa, vurgunculuk yoluyla da birikim sağladı. Alman sermayesiyle altyapıda kurulan işbirliği üstyapıda Alman faşizmine hayranlık olarak yansırken yahudilerin mallarına el koymak için Varlık Vergisi Kanunu bu yıllarda çıkarıldı ve yahudi azınlığın elindeki ekonomik güç ve olanaklar bu kanunla Türk burjuvazisinin eline geçti. Siyasal iktidara tam bağlılık geleneği kökleşmiş Türk yargı sistemi, 1940'lı yılların ilk yarısında uygulanan baskı ve sömürü politikalarının da sopası oldu. Türk burjuvazisi savaşı sermaye birikimini artırma fırsatı olarak değerlendirirken siz Milli Koruma Kanunu denilen, Cumhuriyet tarihinin işçiyi ve yoksul köylüyü köleleştiren (hafta sonu tatilinin kaldırılması, zorla çalıştırma, vegi toplanırken jandarma dayağı yaptırımı uygulaması, işten ayrılmanın yasaklanması, izinsiz ayrılan işçilerin yakalanıp tekrar işyerine getirilmeleri için yapılan masrafın ücretlerinden kesilmesi, patronlara işçiye karşı zor kullanma hakkı tanınması vb. hükümleri içeren) en ağır sömürü yasasının da yaptırım aracı olarak da görev yaptınız.

1945'e kadar ekonomik ve toplumsal alt yapı desteğinden yoksunluğu nedeniyle tek parti üzerinden siyasal merkeziyetçiliğe mahkum kalan burjuvazi, '40'lı yılların ikinci yarısında belli bir sermaye birikimine ulaştığında, bir taraftan emperyalist dünya ekonomisiyle daha ileri düzeyden bütünleşme isteği ve dünyada değişen koşulların da etkisiyle, diğer taraftan tek parti CHP'nin elinde yıpranmış egemen siyaset arenasını yeniden yapılandırma ihtiyacıyla iki partili sisteme geçme yolunda ağırlığını koyunca Cumhuriyet tarihinde çoğulcu demokrasiye geçiş diye yutturulmaya çalışılan yeni bir süreç başladı. Demokrat partinin 1950 seçimlerini kazanıp hükümet olmasıyla birlikte ivme kazanan bu süreç aynı zamanda dünyada ve Türkiye'de antikomünizm kampanyasının başlatıldığı süreçtir. Kampanyada en önemli görev de her zaman olduğu gibi yargıya düştü.

'50’li yıllarda “keser döndü … hesap döndü” ama Kürt ve komünizm korkunuz değişmedi. Keser de sap da liberal bir ekonomik program eşliğinde “demokrasi” nutukları atan Demokrat Parti'nin eline geçince ilk icraatlarından biri yeni kurulan bütün sosyalist parti ve bağımsız işçi örgütlerini, hatta CHP nin yan kuruluşu olan halkevlerini kapatmak, en korktuğu rakibi CHP’nin gelecek seçimlerde güçsüz düşmesi için tüm mallarına el koymak oldu. DP'nin kendi siyasal merkezileşmesi ile birlikte faşizm “demokratik açılım” sahtekarlığı altında -tıpkı AKP Hükümeti'nin ilk kuruluşunda olduğu gibi- el değiştirdi. Ama sizin tarihsel, siyasal misyonunuz hiç değişmedi. 1951 TKP, 1954 Vatan Partisi tutuklamaları; 1955 6-7 Eylül olaylarını solun üzerine atmak için yapılan manipülasyon tutuklamalarıyla tarihsel misyonunuzu sürdürdünüz.(7)

49’lar davasıyla bitmeyen Kürt korkunuzun yeniden alevlendiğini gösterdiniz… “İleri Yurt” gazetesini çıkaran Musa Anter'i yayımladığı Kürtçe şiiri "Qimil / Kımıl" nedeniyle tutukladınız. 50 Kürdü de Musa Anter'e destek verdiği için tutukladınız. Tutuklananlardan Mehmet Emin Batu mide kanamasından ölünce geriye kırkdokuz kişi kaldı ve dava bu sayıyla tarihe geçti. Siyasal kin ve korkunuz öyle büyüktü ki yirmibeş kişiyi sadece Musa Anter'i desteklediler diye idamla yargıladınız. Davanın idamlık sanıkları 60 darbesinden sonra yeniden dönen “keser...hesap” ortamının sağladığı siyasal boşluk nedeniyle idamdan kurtuldular ve birçoğu değişik hapis cezalarına mahkum edildiler.

1946-60 arası yıllar, CHP Hükümeti'nin 1946'da Amerika'nın Marshall yardımı stratejisine entegre olmaya hazırlık çerçevesinde ve yüksek oranlı devalüasyonla başlattığı, artık kendi gücüyle sanayileşmek isteyen burjuvazinin ulaştığı sermeye birikiminin ihtiyaçlarına göre ekonominin burjuva siyaset arenasıyla birlikte yeniden yapılandırıldığı, 1950'den itibaren DP Hükümeti'nin devam ettirdiği, ekonomide liberalizm, siyasette faşizm, dış ilişkilerde ABD emperyalizmine daha sıkı bağımlılığın stratejik temellerinin atıldığı ve geliştirildiği dönem oldu. Kapitalizm ve emperyalizmle birlikte gelişen faşizm, egemen sınıf bloku içinde gelişen tek başına merkezi güç olma ve birinin diğerini siyasetten tasfiye kavgası, yükselen toplumsal muhalefet süreci 1960 darbesiyle noktalandı. Plansız, programsız ve ordunun iç hiyerarşik bütünlüğü bozulararak gerçekleşen askeri darbe ortamında ortaya çıkan 1961 Anayasası'nda görece burjuva demokratik özellikler taşıyan hükümlerin yer alması darbecilerin istediği bir sonuç değildi. Ömrü kısa olan ve kendiliğinden gelişen darbenin tam bir siyasal merkezileşme sağlayamamasının yarattığı boşluğun DP' iktidarından canı yanan toplum kesimleri tarafından kısmen de olsa doldurulması yeni Anayasa'ya da yansımıştı. Öte yandan 1960 darbesinde kurulan MGK, OYAK gibi kurumlar da Anayasa'da yer alırken, darbeciler daha ilk günden itibaren NATO'ya, CENTO'ya, ABD'ye bağlılıklarını ifade etmişlerdi. Darbe döneminde üç korku üç düşman poltikası kesintisiz devam etti. Kürt aydınları ve kanaat önderleri sürgüne gönderildi. Said-i Nursi mezarından çıkarılarak bilinmeyen bir yere taşındı.

1960 darbesinde “Adalet Divanı” adıyla çıktınız halkın karşısına. En militanlarınız atandı bu iç hesaplaşma divanına. İktidarı ele geçiren siyasal gücün yenilmiş hasımlarını (Başbakan Menderes, Cumhurbaşkanı Celal Bayar, bazı bakanlar vs.) yargıç ve savcı kılığında meşruluk sağlayarak öldürmek için “sizi oraya atayan darbeciler adına”, nasıl bir intikam zevkiyle, eze eze, alay ede ede, yargıladığınızı görmek isteyenler, adına yargılama denilen bu dramatik tiyatronun kamera kayıtlarını mutlaka izlemelidirler. Yassıada duruşmalarının havasında bugünkü yargılamanların zihniyeti gizlidir. Yassıada bugündür.

'60'lı yıllar ithal ikameci yöntemle sermaye birikimini geliştiren Türk burjuvazisinin ve kapitalizminin atılım yıllarıydı. Burjuvazinin bu atılımını doğal olarak işçi sınıfı takip edince egemen sınıfın komünizm korkusu da atak yaptı.

“Kitap çevirenin 30 yıl aldığı” komünizm korkulu yıllar devam ederken gelen 1968 devrimci gençlik ve işçi hareketi dalgası egemen sınıfın 12 Mart darbesiyle karşılandığında dönemin sıkıyönetim askeri savcı ve yargıçları olarak keyfinize diyecek yoktu. Denizlere verdiğiniz idam kararlarının infazında tanıdık sizi bu kez. İdam gecesinde Mahkeme Başkanı Ali Elverdi temsil ediyordu sizin tarihsel misyonunuzu. İdamları elleri arkasında, sigara içerek izleyen Ali Elverdi'nin keyfini bozan son sözler yankılanırken cezaevi avlusunda, “çek çek…” diye bağıran kin dolu sesinizle bir kez daha geçtiniz tarihe. Sizi o kürsülere atayan siyasal güçlerin 1968 korkusu kararlarınızda yankılandı bir kez daha. Devrimcileri, aydınları, öğrencileri, işçileri, yayıncıları, yazarları, komünistleri, Kürtleri kitleler halinde cezaevlerine doldurdunuz. 12 Mart bugündür.

12 Mart zulmünüz 1974-80 devrimci dalgası ile yanıtlandı. Dünya çapında yaşanan ekonomik kriz, petrol kriziyle alevlendi; ekonomik kriz siyasal krizi tetikledi. Burjuvazi birikimini artırıp kapitalizm geliştikçe krizlerinin çapı ve derinliği de büyüyor, işçi sınıfı ve devrimci hareket de gelişiyordu. İktidarın DGM'leri kurma teşebbüsüne başta işçi sınıfı olmak üzere halk geçit vermedi. Cesaret aldığınız siyasal güç odakları gelişen işçi sınıfı ve halk hareketi karşısında zayıfladıkça eskisi gibi yargılayamaz, istediğiniz gibi cezalandıramaz oldunuz. Siyasal iktidar alan hakimiyetini yitirdikçe olağan mahkemeler zayıf kaldığı gibi ülkücü sivil faşist milisler de, ABD'nin “yeşil kuşak” (“yeşil uşak” diye de okunabilir) stratejisi çerçevesinde desteklenip komünizme karşı kullanılan siyasal İslamcı gericilik de yetersiz kaldı. Gelişen işçi ve devrimci halk hareketi demokratik yoldan da engellenemiyordu. Burjuvazinin gelişen toplumsal hareket karşısında iktidarı demokratik yoldan kaybetmeye niyeti yoktu ve bu “eşyanın tabiatına” da aykırıydı.

Sizi o kürsülere atayan güçler bu devrimci kabarışı, T.C. tarihinin en kapsamlı, en planlı; ABD, AB, sermaye ve medya destekli, emperyalist-kapitalist neoliberal (IMF patentli 24 Ocak Kararları) programlı 12 Eylül darbesi ile durdurabildiler. Ve sizi emir komuta zinciri altında yeniden yapılandırdılar. Bu kez 12 Eylül'ün askeri mahkemeleri kılığında çıktınız ortaya. Bu mahkemelerde hukuka ihtiyaç olmayacağını bilerek görev aldınız. Bu nedenle mahkeme başkanı olarak hukukçu ve yargıç olmayan ama size komuta edecek subayların atanmasını, kararlarınızın sıkıyönetim komutanları tarafından temyiz edilebilmesini, Cuntabaşı Kenan Evren'in yargıya talimatlar vermesini 20. yüzyılın son çeğreğinde içinize sindirebildiniz. İşkenceci polislerle, herbiri birer zulüm yuvası olan askeri cezaevlerinin yöneticileriyle birlikte çalıştınız. Yargıladığınız insanların buram buram işkence kokan polis ifadelerini, emniyet fezlekelerini en başta gelen “vicdani kanıtlar” olarak kararlarınızın gerekçelerine işlediniz. İnsanları kitleler halinde yargıladınız. Yüzlerce idam cezası verdiniz, kırkdördü infaz edildi. Onbinlerce insanı cezaevlerinde zulüm ve işkence altında çürüttünüz. Kapatılan tüm yasal demokratik kurumların yönetici ve aktif üyerlerini tutukladınız. Birçoğunu idam cezalarıyla yargılayıp en ağır cezalara mahkum ettiniz. İçinizde öyle ırkçı faşistler vardı ki, bunlardan biri yazdığı gerekçeli kararda, Ermeni kökenli devrimci bir sanığın adının önüne "Ermeni oğlu Ermeni..." şeklinde kin dolu ırkçı bir sıfat ekleyerek dönemin kara sembollerinden biri oldu.

Yargıladığınız insanların savunmalarından korktunuz. Sizi oralara atayan siyasi gücün sağlıklı savunma hazırlama koşullarını dahi ortadan kaldıracak kadar hapisaneleri toplama kampına çevirmiş olması çok işinize geldi. Bu koşullarda savunma hazırlanamayacağına dair itirazları -kimi zaman sanıklar mahkeme salonuna kan revan içinde getirildiklerinde dahi- “cezaevleri bizi ilgilendirmez” diyerek reddettiniz. Avukat-tutuklu görüşmesinin 1 dakikayla sınırlı tutulmasına ya da keyfi nedenlerle engellenmesine dahi aynı gerekçe ile sesinizi çıkarmadınız (8). TTE (Tektip elbise) dayatması söz konusu olunca cezaevlerinin disiplin kurulu gibi davranmaktan, tektipi giymeyenleri duruşmalardan atmaktan geri durmadınız. Avukatları yıldırarak, tehdit ve takip altında tutarak, kimi zaman çeşitli bahanelerle gözaltına alıp tutuklayarak, savunmalarını yok sayarak işlevsiz bıraktınız. 12 Eylül bugündür.

İstiklal Mahkemeleri zihniyeti 12 Eylül askeri faşizminde yeniden güncellendi ve geleceğe (yani bugüne) dönük yeniden yapılandırıldı. Bu tarihsel gerici zincir önce DGM'ler, sonra özel yetkililer ve özel görevli ağır ceza mahkemeleri kisvesi altında devam etti. Tabelalarınız değişti ama siz değişmediniz.

12 Eylül'de temelleri atılan ve emperyalist mali sermayenin çıkarlarına göre biçimlenen neoliberal birikim stratejisi doğrultusunda emperyalist sermayenin önündeki iç hukuk ve idari engeller kaldırılırken özelleştirme yağmaları başladı. T.C. tarihinin en büyük yağmalarından biri bu kez resmi dolandırıcılık biçiminde 12 Eylül'de yapıldı. Önce yasal düzenlemeler yapılarak, bankerliğin yolu açıldı. Normal faizin kat kat üstünde faiz vaadiyle, halkın elindeki irili ufaklı birikimlerin bankerlere yatırılması sağlandı. Bankerlerin elinde toplanan sermaye büyük sermayeye aktarıldı ve geri dönüşü bir biçimde engellenerek bankerler iflas ettirildi. İntiharların en üst düzeye çıktığı bu süreçte cunta ve devlet eliyle Türkiye halkı kitlesel biçimde dolandırılarak Türk burjuvazisinin sermaye birikimine davasa bir katkı sağlandı. 12 Eylül'ü diğer darbelerden ayıran farklardan en önde geleni, siyasal ve toplumsal yeniden yapılandırma ile birlikte sermayenin ve emperyalizmin ihtiyaçları doğrultusunda -özü soygun, talan ve daha ağır emek sömürüsüne dayanan- ekonomik yeniden yapılandırmaydı. Bütün bunların engelsiz gerçekleşmesi için devletin siyasal baskı aygıtlarının ve poltikalarının da geleceğe dönük olarak yeniden yapılandırılması gerekiyordu. Sıkıyönetim Askeri Mahkemeleri'nin yerini alacak DGM'ler işte bu amaçla kuruldu.

'80'li ve 90'lı yıllarda, 12 Eylül'ün sivil görünüm altında devamı için çalıştı “giyotin”leriniz. Bir taraftan gelişen ve kitleselleşen Kürt ulusal mücadelesine karşı en kirli savaş yöntemleri uygulanır, 3 milyon Kürdün zorla göçü planlanırken, devrimci örgütlere de yargısız infazlar yapılıyor, cezaevlerinde 12 Eylül'ü aratmayacak katliamlar gerçekleştiriliyordu. Bu saldırılara DGM terörüyle katıldınız. Neoliberal politikalar ve DGM tabelası altında komünistlere, Kürtlere geleneksel saldırılarınızı sürdürürken, bu dönemde iktidardaki siyasal gücün politikaları doğrultusunda siyasal İslamcı gericileri de hedef almaya başladınız. MÜSİAD odaklı, 'Anadolu sermayesi' de denilen ve neoliberal süreçte palazlanarak siyasal iktidarda yeniden paylaşım peşinde olan burjuva kesimin ve onu temsil eden Refah Partisi'nin önünü kesme kavgasında, TÜSİAD destekli 28 Şubat askeri müdahale sürecinin yargıçları, savcıları olarak çalıştınız. Siyasal iktidarın hedef şaşırtma, kışkırtma politikalarının yargı ayağı oldunuz. Dışardaki yargısız infazlardan sağ kurtularak önünüze getirilenlerin planlı saldırlarla, “hayata dönüş” sahtekarlığı altında yapılan operasyonlarla cezaevlerinde katledilmelerini, neoliberal faşizmin F tipi hücrelerinde tecrit işkencesine tabi tutulmalarını kararlarınızla desteklediniz. 26 Eylül 1999'da Ulucanlar'da, 19 Aralık 2000'de 20 cezaevinde yapılan “hayta dönüş” katliamlarından sağ kurtulanları tutukladınız. Dönemin Başbakan'ı Ecevit'in “Cezaevleri kontrol altına alınmadan IMF kararları uygulanamaz” diyerek itiraf ettiği gerçeklik, sizin hangi sınıf ve siyaset adına yargılama yaptığınızın da gerçekliğiydi. Cezaevleri yönetimlerinin tecriti ağırlaştırma amaçlı sınırsız disiplin cezalarının -infaz hakimliği kılığında- onama makamı oldunuz.

AKP Hükümeti'nin 2. döneminde kısmen, 3. döneminde -Anayasa referandumuyla- tamamen, yenilendiniz ve yeniden biçimlendirildiniz. Ama değişmediniz. Yine Kürt korkusu, komünizm korkusu ve bu kez Kemalist laisizm (keser döner... hesap döner) korkusu. Ve üç düşman, tek tarz-ı yargılama.

Ve bugün hala yasal ve meşru siyaset yapan binlerce Kürdü kitleler halinde tutuklayarak, Kürt çocuklarını özel işkence ve cinsel saldırı altında tutan cezaevlerine kapatarak, fiziksel soykırıma gücünüz yetmediği için ruhsal ve siyasal soykırım uyguluyorsunuz. Kürtlerin yasal meşru siyaset alanında faaliyet gösteren gazetecilerini, davalarını takip eden avukatlarını tutukladınız. Devrimcilerin, komünistlerin, Kürtlerin, mücadele eden işçilerin, ezilen ve sömürülen, devlet zulmüne ve işkencesine maruz kalanların avukatlıklarını yapan ÇHD’li avukatları ve genel başkanını tutukladınız. Başta KESK olmak üzere sendika yöneticilerini ve aktivistlerini tutukladınız. Mesleki, yasal ve meşru faaliyetlerini suç sorgular gibi sorgulayarak (9) benzer faaliyet içindeki tüm gazetecileri, sendikacıları ve avukatları tehdit altına aldınız. Tutuklama yetkinizi silaha, korku ve tehdit aracına, yargısız infaza dönüştürdünüz.

Keseri de sapı da yeniden ancak bu kez AKP formatıyla ele geçiren yeni tipte faşizm sizi öyle dizayn etti ki Ergenekon Terör Örgütü adıyla yapılan yargılamalarda ilgili ilgisiz ama mutlaka AKP muhalifi birçok insanı tutuklarken, binlerce faili meçhul cinayetin ve işkencenin faillerini sadece AKP'ye karşı askeri darbeden yargılamayı tercih etmeniz bile sizin hangi iktidarın yargıç ve savcıları olduğunuzu açığa vurmaya yeter. 12 Eylül mahkemelerinde dahi keyfiliğin bir sınırı vardı. Siz o sınırı sınırsız bir biçimde aştınız.

İstiklal Mahkemeleri “cezanın infazına tanıkların bilahare dinlenmesine” açıktan karar veriyordu. Siz “cezanın infazına, yargılamanın sonra yapılmasına” kararlarını tutuklama yetkisi arkasına gizlenerek veriyorsunuz. Yargılama tamamlandığında cezanın ya tamamı ya da çoğu zaten infaz edilmiş oluyor. Yargılama başlamadan vereceğiniz kararlar her siyasal durumdan vazife çıkarmaya alışkın kafanızda ya önceden şekilleniyor ya da emniyet fezlekeleri ile belirleniyor. Çoğu zaman siyasal kimliğe göre infaz, infaza göre şuç tasnifi yaparak, yargısız infaz eyleminizi örtecek mahkumiyet kararları vererek vicdanınızı “rahatlatıyor” ve kendinizi “aklıyorsunuz”.

Gücünüzü hukukun tanıdığı yargı dokunulmazlığından değil siyasal dokunulmazlıktan alıyorsunuz.

İstiklal Mahkemeleri'nden bugüne tek tarz beş farz

* Siyasal iktidar tarafından toplanıp getirilen insanların siyasal, etnik, ulusal, dinsel kimliklerini, eğilimlerini ve kararlılıklarını sorguluyor, sadece bunun için gerekli “kanıtlar”ı topluyorsunuz (kitap, dergi, yazı, konuşma, yasal ve meşru eylem ve etkinliklere katıldıklarına dair teknik takip kayıtları ve sorgu tutanakları, yasal kurumlarda yöneticilik, üyelik vb.)

* Sanıkların ve avukatların savunma yapma olanaklarını siyasal konjonktürün dengelerine göre ya yok ediyor ya engelliyor ya da sınırlandırıyorsunuz. Avukatları tehdit, baskı ve yasaklarla, doğrudan ya da dolaylı engellerle yıldırmaya, siyasal davalardan uzak tutmaya; olmazsa savunmalarını yok sayarak, taleplerini reddederek avukatlığı işlevsizleştirmeye çalışıyorsunuz. Bu da yetmezse tutukluyorsunuz.
Avukatlardan ve savunmadan hep korktunuz, hala korkuyorsunuz. Çünkü siyasal iktidarlar adına yaptığınız hak ve hukuk katliamlarını onlar deşifre ediyorlar ve tarihe not düşürüyorlar.

* Polis fezlekelerini iddianameye, iddianameleri karara dönüştürüyorsunuz.

* Siyasal iktidarları tatmin edecek keyfi tutuklama, mahkumiyet kararları ve orantısız cezalar veriyorsunuz.
Gizlilik kararlarınız ve gizli tanıklarınızla kendinizi gizlediğinizi zannedip siyasal gerçekliğinizi deşifre ediyorsunuz.

Oysa maaşınızı emekçilerin ürettiği toplumsal artıdeğerden alıyorsunuz. Sizi o kürsülere atayıp organize eden siyasi gücün ya da partinin kasasından değil! (10)

Ne demişti Nazımları yargılayan, tam da bugünkü yargılama zihniyetini temsil eden Askeri Mahkemenin savcısı Şerif Budak: “Biz bu davada delil arayacak kadar saf değiliz.”

Biz de sizi bağımsız ve tarafsız zannedecek kadar salak; son Anayasa referandumunun iktidar partisinin yargı kurumlarını ele geçirmesi için yapıldığını göremeyen “yetmez ama evet”çiler kadar siyasal kör değiliz!

Elinizi avukatlardan çekin!

Elinizi sınıfsız bir dünya için sömürüye, zulme, ırkçılığa, gericiliğe, doğa katliamına karşı ayağa kalkanlardan çekin!
31 Ocak 2013

DİPNOTLAR:

(1) Macaristan Komünist Partisi ilk Genel Sekreteri

(2) “Mahkemenin göreve başlamasından sonra tutuklamalar başladı. Bunların başında gazeteciler gelmekteydi. Bu gazeteciler şunlardı: Ahmet Cevdet (İkdam başyazarı), Velit Ebüzziya (Tevhid-i Efkar başyazarı), Hüseyin Cahit (Tanin sahibi ve başyazarı), Ömer İzettin (İkdam sorumlu yazı işleri müdürü), (Hayri Muhittin (Tevhid-i Efkar yazı işleri müdürü) Lütfi Fikri bey (Baro başkanı), Ekrem bey (Hilafet yaverlerinden), Baha bey (Tanin yazı işleri müdürü), Rizeli Ali Osman Ağa (Salapuryacılar Cemiyeti reisi), Bnb. Dayı Mesut bey, İlyas Sami bey (Kalkavanoğlu), komünist Mehmet ve Şükrü efendi, Vaiz İbrahim efendi. (Türkiye’de Demokrasi Tarihi, Cilt I, Tevfik Çavdar, s: 254) Ayrıca, gazeteci olmayan bazı kişiler, toplantılarda Cumhuriyet ve M. Kemal aleyhinde konuşmaktan yargılanmışlardır.” (İstiklal Mahkemeleri, Prof. Dr. Ergun Aybars, s: 234-249)

(3) “İstiklal Mahkemeleri” Sait Çetinoğlu.
(4) “İstiklal Mahkemeleri”, prof. Dr. Ergun Aybars.
(5)
1929 tutuklamalarına ilişkin bir diğer önemli olay da Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa'nın, mahkumiyet kararının açıklanmasından bir kaç hafta sonra, karar henüz temyizdeyken, hem de temyiz mahkemesi üyelerine hitaben yaptığı konuşmada, çok açık bir biçimde antikomünist bir tavır ortaya koymasıdır:

“Türk milletinin içtimai nizamını ihlale müteveccih didinmeler boğulmaya mahkumdur. Türk milleti, kendisinin ve memleketinin yüksek menfaatleri aleyhine çalışmak isteyen müfsit, sefil, vatansız ve milliyetsiz sebükmağzların (hafif beyinli, kuş beyinli, akılsız) hezeyanlarındaki gizli ve kirli emelleri anlamayacak ve onlara müsamaha gösterecek bir heyet değildir. O şimdiye kadar olduğu gibi, doğru yolu görür. Onu yolundan saptırmak isteyenler ezilmeye kahredilmeye mahkumdur. Bunda köylü, amele ve bilhassa kahraman ordumuz beraberdir. Bundan kimsenin şüphesi olmasın.

Hakim Efendiler!... Siz kanun adamlarısınız!... Elinize milletin, vatanın her türlü hak ve menfaatlerini vikaye eden kanunlar tevdi edilmiştir. İşaret ettiğim noktaları işittiniz. Türk milletinin büyük haklarını müdafaa ederken bu noktalar ehemmiyetle hatırda tutulmalıdır.

Bu memlekette komünistler, yalnız bizim tevfik ve hapsettiklerimizden ibaret değildir. Bu işlerle bizzat yakından alakadar olacağım.' (Türkiye’de Sosyalist ve Komünist Faaliyetler, F. Tevetoğlu, s: 429-430)

Mustafa Kemal Paşa 5/6 Ağustosta Ankara’dan gece treniyle İstanbul’ a giderken, Temyiz hakimlerinden Eskişehir garında hazır bulunmaları istenmiş ve yönlendirici konuşma, onlara hitaben saat 02.30’dan sonra yapılmıştır. Onu izleyen günlerde de, hemen hemen bütün gazeteler bu nutku onaylayan ve öven makaleler yayınlamışlardır. (Türkiye’de Sol Akımlar II, Mete Tunçay, s: 68)

TKP Merkez Komitesi, bu konuşmayı, 'Mustafa Kemal Paşanın tehdidi ve resmi harp ilanı' olarak kabul eder ve 'büyük bir soğukkanlılıkla' karşıladığını, 'mücadeleye devam edeceğini' açıklar.
(Türkiye Solunun Hapisane Tarihi Şaban Öztürk-s. 115)

(6)
1938 Temmuz’nda Nazım Hikmet, bir gece İstanbul hapishanesine gelen bir deniz subayı, iki çavuş ve üç er tarafından hücresinden alınıp tek kelime söylenmeden hapishaneden çıkarılır. Galata Köprüsü'nden bir motora bindirilir ve Erdek açıklarında demirlemiş olan Erkin Zırhlısı'na götürülür. Erkin zırhlısında, lombozları kapanmış, lağım suyu ile dolu erlerin tuvaletine kapatılır Nazım Hikmet. Nazım Hikmet, 'Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim' romanında başından geçen bu olayı, romanın kahramanı 'İsmail' e de yaşatır:

'Erkin Gemisi'nde erlerin abdesthanesine attılar İsmail’i. Apteshanenin lombozlarını kapamışlar. Yerde bir karış sidik ve pislikler yüzüyor. Bir koku, bir koku, bir de sıcak. İsmail bir süre ayakta durdu. Islık çaldı. Gözü kapının kapalı lombozuna ilişti. Bir subay başı gördü. O baş çekildi, başka bir subay başı. ‘Ne yapacağım diye bakıyor beyler.’ Oturdu sidiğin içine. Bir cigara yaktı. Birde türkü tutturdu. Ama kafasında hep aynı soru: Niye getirdiler beni buraya?' (Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim, Nazım Hikmet, s: 98, Adam Yayınları)

Buradan çıkarılıp aşağıya, geminin sintine bölümüne indirildiği yer, Kemal Tahir’in Vala Nurettin'e anlattığına göre, deniz seviyesinin altında, havasız ve çok sıcak bir yerdir. Sıcaktan elbiselerini çıkarmak zorunda kalan Nazım Hikmet’e, üç akşam üst üste, buradan güverteye çıkarılarak kurşuna dizme oyunları oynanır. İlk akşamı romanında şöyle anlatmaktadır Nazım Hikmet:

'- Yürü arkana bakmadan…

Yürüyecek yer de pek kalmamıştı. İki adım sonra küpeştenin kıyısı.

- Dur!

Durdu. Arkasından açılıp kapanan tüfek mekanizmasının şakırtısını duydu. Birdenbire aklına Mustafa Suphiler geldi. ‘Demek arkadan kurşunlanıp denize atılacak. Peki ama niçin? Herifler beni temizlemeye karar verdilerse daha kolayı var, iyi ama niye, niye ille de beni temizlemeye karar verdiler?’ Bütün bunlar, böyle düzgün değil, karma karışık geçti aklından. ‘Dönüp atılmalı üstlerine.’ Bunu da böyle düşünmedi, ama bu düşünce geçti aklından. Döndü. Üstüne çevrilmiş süngülü iki tüfek namlusuyla subayın ak üniformasını gördü o anda da bir başka subay peyda oluverdi birincisinin yanında. Kulağına bir şeyler söyledi.

Birinci subay İsmail’e:

- Dön, yürü, dedi…' (Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim Nazım Hikmet, s: 99, Adam Yayınları)

Kerim Korcan da benzer şeyler yaşadıklarını anlatır. Daha sonra bu davranışların nedenlerini soran Nazım Hikmet’e, Savcı Şerif Budak: 'Bunları bir Alman kitabından öğrendiklerini, bu hareketlerin adına psikolojik baskı dendiğini' içeren bir cevap verir. (Age)
(7)
Yurtiçinde ve yurtdışında yükselen tepkiler karşısında sıkışan DP Hükümeti, olayların sorumlusu olarak, olaylardan uzaktan yakından hiçbir ilgisi olmayan 'solcuları' suçlamış ve tutuklatmıştır. Bu suçlamalar doğrultusunda İstanbul’da 45 kişilik, İzmir’de 12 kişilik bir liste hazırlanır ve sol eğilimli ve sosyalist kişiler hapse atılır.

Listelerde hayatta olmayanlar olduğu gibi, o sırada doğuda askerlik yapanlar bile vardır. Aralarında Hamdi Şamilof, Celal Benneci, Dr. Hulusi Dosdoğru, Avukat Faik Muzaffer Amaç, Mustafa Börklüce, Hasan İzzettin Dinamo, Asım Bezirci, Aziz Nesin, Kemal Tahir, Emin Sekun, Müeyyet Boratav, Can Boratav, Nihat Sargın, İsmet Selimoğlu, İlhan Berktay gibi tanınmış solcuların yanı sıra, tütün işçisi, esnaf, öğrenci kesiminden sol eğilimli insanların da bulunduğu 40’ın üzerinde kişi tutuklanır.

7 Eylül’de olaylar daha yeni dinmişken, yakılıp, yıkılan yerlerin daha dumanı tüterken, gece vakti harekete geçen polis, evlerinden aldığı sosyalistleri, ilericileri, Sansaryan Han’daki Birinci şubede toplar ve 39 kişiyi bir hapishane arabasına doldurularak, götürüp Harbiye Askeri Hapishanesinin yemekhaneden bozma bölümündeki taş hücrelere ikişer üçer koyar...1956’nın Mayıs ayı sonlarına kadar 8 ay tutuklu kalan bu insanların davası beraatla sonuçlanır. (Age)
(8) 5 ortaklı avukatlık büromuz 1982 yılı koşullarında PKK merkezi davasını Diyarbakır'da takip etme “cüretinde” bulundu. Her hafta birimiz, haftada 2-3 gün polis takibi altında Diyarbakır'da kalarak hem dosyaların fotokopilerini alıyor, hem cezaevi ziyaretleri yapıyor hem de duruşmalara giriyorduk. Kemal Pir, Mazlum Doğan, Mehmet Hayri Durmuş, Ali Çiçek, Rıza Altun, Sabri Ok, Mustafa Karasu başta olmak üzere birçok PKK davası sanığının avukatlıklarını üstlendik.

Diyarbakır Cezaevi'ne ilk gittiğimde görevli askere Kemal Pir ve Rıza Altun ile görüşmek istediğimi söyledim. Uzun bir bekleyişten sonra asker geri geldi ve “görüşme süreniz 1 dakika” dedi (Ankara Mamak Askeri Cezaevi'nde görüşme süremiz önceleri 5 dakika idi, daha sonra 15 dakikaya çıkarılmıştı). Bu işkencehanenin komutanı işkence uzmanı (sapığı demek daha doğru olur) Yüzbaşı Oktay Esat Yıldıran'dı ve kendisiyle görüşüp tartışmamızın müvekkillerimize işkence olarak döneceğini biliyorduk (1988 de hakettiği şekilde cezalandırıldı ve Diyarbakır'da şehit düşen PKK önderlerinden birinin “onu uzaya da gönderseniz bulacağız ve cezalandıracağız” sözü yerine getirilmiş oldu). 1 dakikalık görüşmenin savunmaya hiç bir yararı yoktu ancak “davanızı sahipleniyoruz, yanınızdayız” mesajı vermemiz o günkü koşullarda çok önemliydi. Kemal Pir, Mazlum Doğan, Mehmet Hayri Durmuş, Akif Yılmaz, Ali Çiçek bu süreçte şehit düştüler.

(9) Bu tip sorgulamaya örnek olarak, tutuklanan avukatlara savcılar tarafından sorulan -kara mizaha konu olabilecek diğer sorular yanında- şu soru anlatmak istediğimiz her şeyin özetidir: “Müvekkillerinize neden susma hakkı kullandırıyorsunuz?”. Dosyaları avukatlara incelettirmeden ifade almak için gizlilik kararları almayı alışkanlık haline getiren savcılar soruyor bu soruyu!

(10) Hukuk Fakültesi mezunu olarak cüppe giyip o kürsülere çıkarken, J. J. Rousseau'nun “Sosyal Sözleşme” dediği, özünde burjuva hukuk sistemini ifade eden, cüppe giyerek imzalamış sayıldığınız o sözleşmeyi (hukuku) hatırlatmalısınız. “Sosyal Sözleşme” fikrine inandığımdan değil; ayakları zaten yere basmayan o düşünce, kapitalizm tekelci-emperyalist aşamaya geçtiğinden ve faşizm burjuvazinin vazgeçilmez yol arkadaşı olduğundan beri tarihin çöplüğüne çoktan atıldı. Ancak aldığınız maaşın meşruiyeti, cüppe giyerek altına imza attığınız o “toplum sözleşmesi”ne yani “hukukun üstünlüğü”ne dayandırılıyor hala. Sosyal dürüstlüğünüzün sınanması söz konusudur. Kanıksamadığımızın bilinmesi içindir bu hatırlatma.

Kaynak: ÇHD