Anayasal kuyrukçuluk

Yeni anayasa konusunda eydan büyük ölçüde burjuvazi ve uşaklarına kalmış durumda

GÜNCEL
Pazar, 17 Şubat 2013 (13 yıl 8 ay önce)

Türkiye yıllardır “yeni bir Anayasa” vaadiyle uyutuluyor.

Toplumun bu masalla avutulmasında AKP’ye paha biçilmez bir yardımda bulunan liberal budalalara inanacak olsaydık, yeni anayasa şimdiye çoktan yürürlüğe girmiş olmalıydı. Üstelik bu, her kesimin fikrinin alındığı “katılımcı” yöntemlerle hazırlanmış “demokratik” bir anayasa olacaktı.

Gel gör ki, ortada değil yeni bir anayasa, dişe dokunur yeni bir taslak dahi yok. 2011 Haziran seçimlerinden sonra Meclis’te kurulan hazırlık komisyonu o günden beri havanda su dövüyor. Burjuvazi ve onun devleti tarafından bugüne kadar ezilip horlanan işçilerin, emekçilerin, kadınların, gençlerin, Kürtlerin, Alevilerin, eşcinsellerin, çevrecilerin asgari talep ve beklentilerini karşılayacak göreli ve kısmi bir demokratikleşme şurada dursun, 12 Eylül faşist Anayasası’nın iskeletini oluşturan maddelerin değiştirilmesinde dahi bir uzlaşma sağlanabilmiş değil. Buna karşın komisyon dağılmanın eşiğine gelmiş durumda. Hiçbir parti oyunbozan olarak görünmek istemediği için çatlak bir süre için giderildi belki ama bu testi artık kolay kolay su tutmaz!..

Sorunun temelinde, farklı sermaye kesimleri arasındaki çıkar farklılıkları ve bundan kaynaklı çatışmalar yatıyor. Zaten bugünün Türkiyesi’nde, Kürt ulusal hareketi dışında yeni anayasanın içeriğine, kapsam ve sınırlarının belirlenmesine etkide bulunabilecek demokratik bir güç ve dinamik yok ortada. Meydan büyük ölçüde burjuvazi ve uşaklarına kalmış durumda. Sürecin temposunu da, yönünü de, içeriğini de bu yüzden onlar arasındaki ilişkiler ve güç dengeleri belirliyor.

Son çatışmada dananın kuyruğu beklenen noktada koptu: AKP, yıllardır gönlünde yatan “başkanlık sistemi” baklasını nihayet ağzından çıkardı. Bu aslında 2007′den beri görünen bir köydü. Tayyip Erdoğan’ın, Meclis’in bile üstünde güç ve yetkilere sahip bir başkan olarak Çankaya’ya çıkma hazırlığı içinde olduğunu görmemek için ya kör ya da liberal bir budala olmak lazımdı. Bu ayrıca sadece Erdoğan’ın kişisel hırsından kaynaklı bir yönelim değildi. Bir figür olarak Tayyip Erdoğan -tıpkı Milli Görüş gömleğini çıkardığı ya da “demokrat” göründüğü dönemlerde olduğu gibi- bu konuda da temsil ettiği sermaye kesimlerinin arzu ve yönelimlerinin sözcüsüydü.

TÜSİAD’ın ağır topları dahil -hatta başta olmak üzere- burjuvazinin bütün kesimleri ve emperyalist burjuvazi açısından bugün Türkiye’de en önemli ve öncelikli konu “siyasal ve ekonomik istikrarın korunup sürdürülmesi”. Onların dilinde “istikrar”, siyasette ve toplumsal yaşamda mutlak egemenlik ve denetim demek. Her yıl katlamalı bir biçimde artan karlarının büyüyüşü buna bağlı çünkü. Ancak bir yandan ekonomide tıkanma ve kriz belirtilerinin çoğalışı diğer yandan Ortadoğu’da yeni gerilim ve çatışmaların kapıda oluşu bu ‘azami egemenlik’ ihtiyacını büyütüp kamçılayan bir etken. AKP ve Tayyip Erdoğan buna oynuyor. Siyasal gücün parçalanmak yerine daha fazla merkezileşip yoğunlaşması gerektiğini savunuyorlar.

Karşısındakiler ise burjuvazi hesabına ‘güçlü iktidar’ fikrine ve “istikrarın korunmasına” temelde karşı değiller. Tersine, örneğin MHP yıllarca bunu bayraklaştırmış faşist bir parti. Fakat bugün, 12 Eylül Anayasası’nın belkemiğini korumanın savaşını veren CHP’yle birlikte her yanından eşitsizlik akan sahte “parlamenter demokrasi”nin ve “kuvvetler ayrılığı”nın savunucusu olarak karşımıza çıkıyor. İşin ilginci, kendilerini “sosyalist” olarak niteleyen bazı sol çevreler de, burjuva “parlamenter demokrasi” maskaralığını yüceltip tarihte kalmış bir başka aldatmacayi oluşturan kuvvetler ayrılığını “demokrasinin göstergesi ve güvencelerinden biri” olarak görebiliyorlar.

“Kuvvetler ayrılığı”, devletin yönetiminde yer alan farklı kurum ve organların işlevleriyle bunların yetkileri arasındaki sınırları belirleyen düzenleyici bir ilke. Burjuvazinin, bütün gücün kralların elinde toplandığı feodal derebeylik düzenine karşı mücadele sürecinde kendine hareket alanı açmak için ortaya atıp geliştirdiği bir sistemin temeli. Kapitalizmin henüz yeni yeni bir dünya sistemi haline gelmeye başladığı serbest rekabetçi dönemde bayraklaştırdığı burjuva demokrasisini biçimlendiren ilkelerden biri de bu. Bu ilkeye göre devletin yönetici işlevleri yasama (parlamento), yürütme (hükümet) ve yargı (mahkemeler) arasında paylaştırılır ve bunlar arasında birbirlerini hem bütünleyip hem de kimi yönlerden denetledikleri bir denge kurulur.

Siyasal gücün bu tarzda bölünüp dağıtılması, burjuvazinin farklı kesimleri arasındaki dengesizlikleri görece telafi edecek kanallar açarak bundan kaynaklanacak iktidar çekişmelerinin burjuvazinin sınıf olarak iktidarını tehlikeye sokacak boyutlara ulaşmasına meydan vermemek amacıyla oluşturulmuş bir sigorta sistemidir. Kapitalizmde siyasal güç, ekonomik güce göre paylaşılır. Ancak ekonomik güç sabit değildir. Eşitsiz gelişme yasası temelinde sürekli değişir. Burjuva “kuvvetler ayrılığı” ilkesi, bu dinamik paylaşım ilkesini gözönünde bulundurur. Belirli bir tarihsel kesitte ekonomik bakımdan daha güçsüz konumda olup azınlıkta kalan kesimlere belli bir koruma ve hareket alanı sağlar. Bu olanaktan kimi tekil durumlarda işçiler ve emekçiler de yararlanabilirler. Fakat kapitalist özel mülkiyet düzeni sürdüğü müddetçe onlar, burjuva demokrasisinin bütününde olduğu bu alanda da eşitsiz ve zayıf bir konumda olmaktan kurtulamazlar.

Onun için, Anayasa tartışmalarının bugün geldiği noktada işçi sınıfı ve emekçiler adına, sırf AKP düşmanlığı temelinde “kuvvetler ayrılığının savunuculuğu” gibi bir tutum ve politikayla ortaya çıkılamaz. Bu aslında çağı çoktan geçmiş olan burjuva demokrasisini fetişleştirmekten de öte, “demokrasi” adına burjuvazinin azınlıkta kalan kesimlerinin çıkarlarını ön planda tutan katmerli bir kuyrukçuluk anlamına gelir.

[Alınteri'nin Ocak 2013 tarihli sayısından alınmıştır]