İşgal güncesi

Kozlu'da, yangın sıçramasın diye yüzlerce işçi duvar örülerek diri diri gömüldü

GENÇLİK
Pazar, 3 Mart 2013 (13 yıl 3 ay önce)

...Kozlu'da 16-24 vardiyası yok artık. 700 kişilik akşam vardiyası, 3 Mart 1992'de 463 kurban daha verdi kapitalizme. İşçilerin büyük bölümü, patlamadan değil gazdan boğularak öldü... Birer gaz maskesi çok görüldü ücretli kölelere. Nasılsa, her iş katliamından sonra faşist bürokratların yüzlerine geçirdikleri üzüntü maskeleri hazırdı. Timsah gözyaşları döktüler yine. Bunun da kaderin kötü bir cilvesi, bir kaza olduğuna yemin billah ettiler.

Kaza mıydı? Zonguldak Kömür Ocakları'nda her yıl ortalama 82 işçinin ölmesi, 7 bin 387 işçinin yaralanması ve sakat kalması mı kazadır? Her 1 milyon ton kömüre 18 işçinin canı kazayla mı karışmaktadır? Yeni Çeltek'te 2, Kozlu da 7 gün öncesinden tehlike tespit edilmiş olmasına karşın, işçilere zorla işbaşı yaptırılarak ölüme yollanmaları mı kazadır?

Bir hafta önce gaz yükselmeye başlamış, bunu mühendislere söyledik. Mühendisler 'bakarız' demişler kocama ve başlarından savmışlar. İşte sonunda patlama oldu. Kocamın cesedini bile alamadım.
Kocam işçi çavuşuydu. Patlamadan 2 gün önce eve hayli kaygılı geldi. 'Gazın hiç bu kadar yükseldiğini görmemiştim. Bu durumu hemen sorumlu mühendislere söyledim. Sen işine bak, ben ilgilenirim dedi. Gaz oranının çok yüksek olduğunu söylediğimde, bu benim işim diyerek beni uzaklaştırdı. İşin sonu hayırlı görünmüyor' demişti. İşte şimdi o da ocakta. Cesedini bile alamadık.
Bizimkilerin vardiyası çıkışta 16-24 vardiyasındaki arkadaşlarına, galerideki ısının çok arttığını, gazın çok yükseldiğini söylemişler. Bunun üzerine ocağa inecek vardiya ocağa girmekte gönülsüz davranmış. Ancak yetkililer inmelerini söyleyince ocağa inmişler.
Bunlar işçi eşlerinin “kasıtlı kaza” üzerine söyledikleri. Bir de katliamın canlı tanıkları işçilerin söyledikleri var:
Patlamadan önceki vardiyadaydık. Kömür ateş gibiydi. Burada grizu var dedik. Mühendisler, 'çalışın, çalışın' dediler.Ocak'ta inceleme yapan dört Macar grizu tespiti yapıyor ve bu ocakta çalışılmaz deyip çıkıyorlar. Arkasından patlama oldu.
560 metredeydik. Metan gazının kokusundan ocakta durulmaz hale gelince yukarı çıktık. Yurardakiler 'çalışın' deyip geri döndüler. (İHD İstanbul Şubesi Çalışma Yaşamı Komisyonu Zonguldak Heyeti Raporu, 1992)
Zonguldak Kozlu maden ocaklarında 3 Mart'ta 400'ün üzerinde madencinin katledilmesini protesto etmek için Genç Komünarlar 9 Mart 1992'de Boğaziçi Üniversitesi'nde bir işgal gerçekleştirdiler. Kendi kalemlerinden “İşgal Güncesi”ni yayınlıyoruz:

İşgal Güncesi

Kimimiz akşam haberlerden öğrendik, kimimiz sabah radyodan: “Kozlu'da grizu kazası...” Gazete kupürleri, fotoğraflar, afişler döküldü... Asıldı duvarlara... Yetmez!

Yetmez...” diyenler her yanda. Zonguldak ile çarpan yüreklerden biri İzmir'de durdu. Kömür karasına kızıl bir karanfilin kanı bulaştı. Adı Eralp Yazar!.. Zoru zorla kıracağız. Rahat uyu yoldaş, seni ölümüne yakışır bir şekilde uğurlayacağız.

Evet, afişler yetmiyor, bağış kampanyaları, forumlar kar etmiyor. Yine “güvenlik olmadığı” bahanesiyle kampus dışına taşmayan yürüyüşlerle, ölü taklitleriyle, panellerle geçiştirilmesine izin vermemeliyiz bu katliamın. Kavga var gönüllerde. O kavgayı layıkıyla yansıtmak gerekiyor.

Ve diri diri... Yoldaşımızı ölümsüzlüğe gömdükten sonra bu haberi verdi ajanslar... Yangın sıçramasın diye, yaşıyor olma olasılığına rağmen yüzlerce işçi duvar örülerek diri diri gömüldü. Ey kahrolası kapitalizm! Sen duvar ördün ya üzerimize, biz o yangını emekçi halkların yüreğine sıçratacağız. Duvarlarını barikatlarımızla yıkıp isyan ateşini körükleyeceğiz. Önümüzdeki görev, diri diri gömülenlerin yeryüzüne ulaşmayan seslerini haykırmak son nefeslerini kapitalizmi ve faşist diktatörlüğü yakmada bir soluk haline getirmektir. Haydi görev başına!

9 Mart Pazartesi. Her şeyimizle hazırız. İÖDF (İstanbul Öğrenci Dernekleri Federasyonu -nba) Genel Kurulu için Boğaziçi'ne gelen gruplara forum ve yürüyüşü, bunları kabul edenlere de işgali öneriyoruz. (...) ve (...) süreci ne kadar “doğru” kavradıklarını forum ve yürüyüş önerimizi bile reddederek gösteriyorlar: “Biz, bugün böyle bir eylemi anlamsız buluyoruz”. (...) çevresi Kozlu için 6 Mart'ta Çapa'da yapılan eylemde üzerine aldığı görevi yerine getirmeyip dışarıya yürüyüşün olması için “koşullarını yaratarak” da bu katliama karşı ne derece duyarsız olduğunu göstermişti zaten. Forum ve yürüyüş önerimizi (...) ve (...) kabul edip katılıyor. Ancak bizi rektörlüğün önüne kadar geçirip işgale girmiyorlar. Yine, “binlerce ayrıkotu içinde bir tutam kır çiçeği” Zonguldak'a ses verecek olan.

İşgalde 1. gün
Rektörlüğün kapısında kısa bir konuşma yaptıktan sonra işgal yapılacağını duyurarak içeri giriyoruz. Personel sorun yaratmadan dışarı çıkarılıyor. İlk barikatı kurarak üst kata çekiliyoruz. Asıl savunmayı 2. ve 3. katta öreceğiz. Gaz bombalarını imha için su kovaları... Molotoflar... Pencerelerin barikatlanması... Gözcüler... Yürekleri bu direniş için çarpan işgalciler. Hiç kimse yerinde duramıyor. Sımsıkı sarılıyorlar eyleme. Kimseye özellikle görev vermeye gerek kalmıyor. İki yoldaş barikatların kurulmasından sonra geliyor. Eylem ateşiyle yanıp tutuşan yürekleri barikatlar durduramıyor. Binayı saran sarmaşıklara tırmanarak içeri giriyorlar.

Gelen bu iki ekip otosunun ardından kısa bir arayla yenileri gelmeye başlıyor. Ekip otoları, minibüsler, sivil ekipler, çevik otobüsleri... Hepsi farklı olan çakalların yüzünde aynı olan bir şey var: Şaşkınlık ve panik.

Askeri açıdan bize göre üstün düşmana 3. katta bir karşılama hazırlıyoruz. Güç üstünlüğüne teslim olmayacak, kalemizin içinde “küçük bir kale” daha hazırlayıp yüreğimiz ve bilincimizle üstün geleceğiz. Küçük kale 3. katta 20 metrekarelik bir oda. İki pencereyi gaz bombalarına karşı sağlamca kapatıyoruz. Çekilirken hızlı ve sağlam bir barikat kurabilmek için gereken malzemeleri odanın önüne taşıyoruz. Devleti artık kalemizin dışına hapsettik!

Rektörlüğün çevresindeki ağaçlarla Kozlu ile ilgili kuşlar, Eralp yoldaşın bildirileri takılmış duruyor. Gelip geçenler yerlerdeki kuşlara bakıyor. Bildirileri alıp okuyor. Dışarda kalabalık bir öğrenci kitlesi var. Pencereden yaptığımız konuşmalarla, sloganlarımızla, marşlarımızla sesleniyoruz onlara: “Madencinin katili sermaye düzeni!”, “Kahrolsun kapitalizm, yaşasın devrim ve sosyalizm!”, “Zonguldak'ın hesabını soracağız!”, “Kahrolsun faşist diktatörlük!”, “Katil polis üniversiteden defol!” Eralp yazar Yoldaş ölümsüzdür!” Polis seyredenleri uzağa sürdü. Alışık değil böylesi bir şeye. Moralimizi, coşkumuzu kitleye de ulaştırmamızdan korkuyor.

İlk hazırlıkları tamamladıktan sonra işgalde, şubede ve zindanlarda direniş geleneğimizi sürdüreceğimize and içerken, Özel Harekat Timinin helikopteri boşuna bir çabayla tepemizde dolaşıyor. Sahanın ortasına inen 12 kişilik özel tim, rektörlüğün hemen yanındaki binaya yerleşiyor. O tarafın savunmasını güçlendiriyoruz. Uzun namlulu silahlara karşı taş... Serhıldan boylarındaki Kürt gençleriyle, Filistin'de intifadanın küçük generali çocuklarla taş atıyor yüreğimiz.

İşgal faşist diktatörlüğü şaşkına çeviriyor. Ellerinde ne varsa gönderiyorlar. Özel timlerini, çevik kuvvetlerini, sivil sürücülerini, savcılarını, papaz rolündeki “arabulucu” idarecilerini... Hepsini her an karşılamaya hazırız.

Akşam saatlerinde meraklı öğrenci kitlesi, devrimci-demokratlar, kavga arkadaşları, basın, TV, rektör yardımcısı, polis şefleri pencerenin altında bekliyor. Liberal maskesiyle işbirlikçiliğini gizlemeye çalışan rektör yardımcısı, “Tamam artık, çıkın, yoksa polis girecek” diyor. Devrimci demokrat olduğunu iddia eden biri de “Eyleminize saygı duyuyorum ama amacınıza ulaştınız; basın, TV geldi, artık çıkın bence” diye sesleniyor. İşte egemenlerin yüreğine korku salan militan bir eyleme karşı sağ oportünizmin yaklaşımı. Anlamıyorlar tüm işçi sınıfının yüreğinin burada attığını, Zonguldaklının gözünün burada olduğunu. Anlamıyorlar madencinin acısının burada dindiğini. Kendilerini arabulucu ilan ederek “inatçı” işgalcilerle “iyiniyetli” idareyi ve polisi uzlaştırmaya çalışıyorlar. İsyan ateşini körüklemek yerine üzerine su dökme çabasındalar.

Hava kararmaya başladıkça kitle dağılıyor. Polisin gece saldırabileceğini düşünüyoruz. Tetikteyiz. Polisle karşılıklı olarak nöbetler devam ediyor. İşgalin sonuna kadar sürecek bir savaş bu, oyun değil. Gece boyu 2 saatte bir değişiyor nöbetçiler. Molotofçular ise 24 saat ayakta.

Bir ateş görüyoruz dışarda. Etrafında türkü ve marşlarla halay çekiliyor “Yoldaşlar”dır diye düşünüyoruz... Coşkumuz büyüyor.

Fotoğraf çekmek için içeri girmek isteyen basına izin vermiyoruz. Aşağıya sarkıttığımız bir torbayla makinelerini alıp duvara yazılı sloganları görüntülüyoruz. Yüzlerimizi ve işgalin askeri örgütlenişine ilişkin bilgileri çekmemeye dikkat ediyoruz. Polis, makineleri geri verirken, öğrencilerden istediğimiz yiecek ve suyun inaya girmesine izin vermiyor. Ertesi gün gazeteciler kızıyor bize: “İnsan istiyoruz, insan... İnsan fotoğrafı gönderin bize”. Bu arada yağlı kremlerden, daktilo sileceklerinden, uhulardan, içinde yağ olan her şeyden, molotoflarımızdaki benzinden yararlanarak mumlar yapılıyor. Artık elektrik kesintisine de hazırız... Tüm eşyalar ellerimizde biçimlenip, mücadelemizi güçlendiren bir araca dönüşüyor. İşte bu üretim ve yaratıcılık, koşullara teslim olmayış komünarların ruhudur.

Gece boyunca gözümüz polisin üstünde nöbetteyiz. Kulağımızda o güzel dizeler: “Salkım salkım tan yelleri estiğinde / Mavi patiskaları yırtan gemilerinle...” Bir yoldaş o çok sevdiğimiz “İstanbul” şiirini okuyor. Emekçilere layık boğazın ışıkları karşısında hep birlikte okuyoruz son dizeleri: “Bekle caddelerinden zafer şarkılarıyla geçişimizi / Bekle dinamiti tarihin / Bekle yumruklarımız haramilerin saltanatını yıksın / Bekle o günler gelsin İstanbul / Bekle... / Sen bize layıksın...

İşgalde 2. gün
Sabah saat 09:00. Derse girecek öğrenciler alandayken sloganlarımızı ve marşlarımızı haykırarak selamlıyoruz günü. Bahçede henüz kalabalık yokken otomatik silahlı bir polis silahını pencereye doğrultuyor. Aklınca bizi korkutacak. İki molotofu pencerenin önüne dizerek yanıt veriyoruz. Molotofları görünce iki çevik otobüsünü ve diğer araçlarını 40-50 metre daha geriye çekiyorlar aceleyle. Tepeden tırnağa silahlı polislerin bu durumuna gülüyoruz.

Birer saat arayla pencereden sloganlı marşlı yayınımıza devam ederken öğle saatlerinde telefonla basın ve TV'de eylemin ne şekilde yer aldığını öğreniyoruz. Evet. Eylem bu yönüyle de başarılı. İşgalimiz yurdun dörtbir yanında yankılanıyor... Biliyoruz... Hissediyoruz... Yalnız değiliz, milyonlarca yürek bizimle birlikte çarpıyor.

Sonradan öğreniyoruz; basın bugün için “Olay İçişleri Bakanlığı'na yansıdı. Polis ilk kez bir olay karşısında çaresiz, beklemede kalmıştı...” (Nokta, sayı 12) diyor. Doğru. Uzun süredir ilk defa böyle bir eylem karşısında faşist diktatörlüğün eli kolu hiç böyle bağlı kalmamıştı. Bizim eylemimiz yaralı aç kurtların gözlerine perde vuran, onları oldukları yerde durduran eylemdi...

Öğleden sonra suyu, elektriği ve telefonu kesiyorlar. Ekmek ve su ulaştırılmasına polis yeniden engel olunca bunu protesto için açlık grevine başladığımızı açıklıyoruz; ancak tuz, şeker ve susuz yapılan bir açlık grevi bu. Bir gazeteci ve bir öğrencinin binaya girmesi önerisini, binaya ve eşyalara zarar vermediğimizi belgelemek ve dışardaki durumu daha sağlıklı bir şekilde öğrenebilmek için kabul ediyoruz. Ancak kısa bir kararsızlıktan sonra -kendi yapacakları tahribatı bize yüklemelerine engel olacağını farkettiklerinden olsa gerek- buna da engel oluyor polisler.

Gece oldu. Elektrik kesik olduğu için sobamız da çalışmıyor. Nöbet yerlerini hiç boş bırakmıyoruz. Şiirlere, halaylarla ısıtıyoruz havayı. Ve nöbet değişimleriyle 3. günü karşılıyoruz.

İşgalde 3. gün
Sabah 09:00'da yine sloganlarımızla, marşlarımızla açıyoruz günü. İlk gün eylemi Çarşamba günü bitireceğimizi açıklamıştık. Polis yığınağı giderek artıyor. Ambulanslar, itfaiye arabaları yerlerini alıyor. 10:30'da pencereden bir duyuru yapıyoruz: “Saat 12:00'de rektör buraya gelsin. Eylem hakkında açıklamayı o zaman yapacağız”. Saat 12:00'yi geçiyor, rektör yok. Anlaşılıyor... Bugüne kadar polis müdahalesine izin verilmemesinin sebebi içerideki “çok değerli” eşyalarmış. Yoksa bizim can güvenliğimiz gibi bir kaygılar yok. “Polis üniversiteden çekilsin, can güvenliğimiz sağlansın, yoksa dışarı çıkmayız” diyoruz.

Rektörlük önündeki kitle çoğalıyor. İçlerinde işgalcilerin anaları da var. Biri sloganlarıyla, kitleye yönelik ajitasyonuyla, polise tavrıyla bizlere destek vererek ortamı canlandırıyor. Artık o birimizin anası değil; “Anamız”! Polis çaresizlik ve şaşkınlık içinde izliyor anamızı...

Arasına işkencecilerin, sivil faşistlerin ve polis ajanlarının da karıştığı bir grup lümpen burjuva zibidisi tarafından işgalcilere yöneltiler saldırılar, birkaç kez konuşan arkadaşlarımızı yuhamaları burjuva basına eylemi karalamak için malzeme oldu. Faşist diktatörlüğün eylemi ve eylemcileri yıpratma çabalarıydı bunlar. Yine böyle bir girişimde bulunduklarında penceredeki yoldaş, “Susturun şu köpekleri, konuşmalarına izin vermeyin” diye haykırıyor. Anamızın da müdahalesiyle bir daha ağızlarını açamıyorlar. Pencereden sloganlarımızı, marşlarımızı yükseltiyoruz, şiirler okuyoruz.

(...) 15-20 dakika sonra düşman ilk saldırısına başlıyor. Alt kata çabuk giriyorlar. Savunması çok zor olduğu için aşağıda kimseyi bırakmamıştık zaten. Herkes ikinci katın girişindeki barikatın ardında. İlk savunma hattımıza gelip dayanıyorlar. Kırmaya başladıkları kapılardan küfürleri duyuluyor: “Teslim olun, vaktiniz doldu artık, geberteceğiz sizi, leşiniz çıkacak buradan”. Açılan aralıklardan taşlar ve yangın söndürücülerle savunuyoruz kendimizi. Barikatı sağlamlaştırıyoruz. Yarım saat uğraşıyorlar ve barikatı aşamayıp vazgeçiyorlar. Hem son hazırlıklarını yapmak hem de moralimizi yıpratmak için çekildiklerinde sloganlarımızla tekrar pencere önündeyiz.

Düzen elinde neyi varsa göndermeye devam ediyor. Şimdi sıra yedek güç reformizmde... Bir avukat şöyle sesleniyor bize: “Size güvence veriyorum, çıkın, poliste sadece kimlik tespiti yapılacak, ifadelerinizi savcı alacak”. Anamız gereken cevabı veriyor bizden önce: “Çıkmayın oğlum, size işkence yaparlar”. Okuma yazma bilmeyen bir ananın devrimci bilinci “aydın”ların yüzüne bir tokat gibi iniyor.

Coştukça coşuyoruz. Şiirlerimiz, marşlarımız iç durmuyor. Küçük pencereden yayılan sloganlara aşağıdakiler de katıldıkça polis çaresizlik içinde etrafına bakınıyor. Anamız susmuyor. İşgalciler susmuyor. Kitle susmuyor. Direnişin o coşkulu anında kimimiz gözyaşlarını tutamıyor. Ama disiplini asla bozmuyoruz. Ne nöbetçiler yerinden ayrılıyor ne de bir gevşeklik görülüyor. O kadar çok şeyi bir arada yaşıyoruz ki, anlatılması çok zor. Yaşamak gerek.

Yeni “arabulucular” bitiyor ortalıkta. Oradan buradan sözler, güvenceler getirdikleri iddiasıyla iğrenç bir pazarlığa çekmeye çalışıyorlar bizi. Pencereden bir kez daha haykırıyoruz: “İşte faşist diktatörlük direnişimiz karşısında eriyor. Alçaldıkça alçalıyor. Bu alçaklığa ortak olmayacağız. Biz pazarlığa girmiyoruz. Polis üniversiteden çekilmeden çıkmayacağız!”. En ufak bir tereddüt yaşamıyoruz. Otobüslerle yeni çakal sürüleri geliyor. Teslim olmayan yürekleri, bilinçleri zorla susturmak için binayı sarıyorlar. Yanıtımız marşımızda: “...Hazırlandık son kanlı kavgaya / Başka bayrağımız Leninizm...

Saat 16:30
İki sınıf düşman. İki sınıf karşı karşıya. İki sınıf birbirlerine karşı savaşımlarının bu en doğal aşamasında son hazırlıkları da tamamladı. Şehit yoldaşların, katledilen madencilerin, tüm dünya emekçilerinin cesaret veren ve denetleyen gözlerini hissediyoruz üzerimizde. Pazartesiden beri açlığın, susuzluğun, uykusuzluğun bozamadığı savaş düzenindeyiz. Kavgayı kafada kazandık. Artık iş savaş alanına bunu yansıtmakta. Uzlaşmazlığın lafz olmadığını göstermeliyiz.

Rektörlüğün çevresindeki kitle ilk defa bu denli kalabalık. İçeride devrim andı içiyoruz... Ve polis işgali bitirmek için son saldırısına başlıyor. Binanın arkasından ve yanından tırmanmaya çalışan çevikleri molotoflarla püskürttük. Bulunduğumuz salona açılan barikatı kırmaya çalışıyorlar. Taş yağmuruna tutuldular. Ancak barikat zorlanmaya başladı. Üst kata açılan merdivenin başındaki kapı da aynı durumda. Çatışmayı pencereden anında kitleye aktarıyoruz. Kitlenin polise karşı tepkisi dorukta. Alkışlı protestoya “Katil polis üniversiteden defol!”, “İnsanlık onuru işkenceyi yenecek!” sloganları eşlik ediyor. Slogan atanların bir kısmı polis tarafından çember içine alınınca oturma eylemine geçiliyor.

Aynı anda içeride kapılar kırılacak derecede zorlanıyor. Eşyalar ahşap olduğu için içeride molotof kullanmama kararımız var. Bu yüzden salonda çatışmayacağız. Böylece eşyalara da zarar gelmeyecek (polisin vereceği zarar hariç tabii). Son mevzimize, 3. kattaki “küçük kale”mize çekiliyoruz. Barikat için masaları çektik ancak desteği kuramadık. Artık bedenlerimizle destek olmak zorundayız barikata. Kapıyı tamamen parçalıyorlar. Açılan aralıklardan koca kalasları sürüyorlar içeri. Birinin kalkanını, birkaçının cop ve kalasını ele geçiriyoruz. Boyunlarına zincir vurulmuş it sürülerinin ulamaları, ölüm tehditleri karşısında özgür sesler, bilincin sesleri yankılanıyor: “Siz Osman'ı, Fatih'i, İsmail'i duydunuz mu? Bizler onların mirasçılarıyız; teslim olmayız, siz teslim olacaksınız”. Bağcılar'ı, Metris'i, Sefaköy'ü düşünüyoruz. Dişediş bir savaşım bu. Ele gecirilen bir copu, bir kalası düşman tekrar yakaladığında, karşılıklı asılma sırasında ellerden, tırnaklardan kan sökülüyor da teslim edilmiyor savaş aletleri... Karanlıkla aydınlığın savaşımı bu... Bedenler barikat olmuş... İmkansız, kapıdan giremiyorlar.

Balyozlarla yıkmaya girişiyorlar duvarı. Madencilerin üzerine örülen duvarlar geliyor akıllara. Kapitalizm, direniş duvarlarını yıktığı oranda yaşamın üzerine duvar örebileceğini biliyor. Rafı duvara barikat yapıyoruz. İskeleti çıkıncaya, paramparça oluncaya kadar duvarda tutuyoruz. Bir süredir öğrenci gençlikteki teslimiyetçiliğe alışmış olan polis şaşkın.

Artık girmek üzereler odaya... Ve iki koldan giriyorlar... Duvardan kopan tuğlaları kullanarak savaşmaya devam ediyoruz... Bizi teslim alamıyorlar. Göğün fethine çıkan Paris Komünarlarının ruhu içinde savaşıyoruz. Günlerdir sloganlarımızın, marşlarımızın yükseldiği, direnişin yayıldığı küçük pencereden artık inen kalkan coplar, azgınca tepinen polisleri görüyor dışardakiler. Pencereyi kalkanla örterek vahşetlerini gizlemeye çalışıyorlar.

Pencereden taşan öfke sahada. Kitle ancak polis kordonuna rağmen vuruyor ellerini, patlatıyor sloganlarını: “Rektör buraya!”, “Polis defol!”, “İnsanlık onuru işkenceyi yenecek!”.

Bedenlerimizi eziyorlar postallarıyla, coplarıyla, kalaslarıyla... Kenetlenen vücutlarımız tek tek koparmaya çalışıyorlar. Yerlerde sürüklenerek coplu, tekmeli-tokatlı polis kordonlarından geçirilerek otobüse bindiriliyoruz. Sloganlarımız çevik otobüsünde de dinmiyor.

Kimimizde çürük, kimimizde kırık olarak bedenimize işliyor barikat savaşının izleri. Ancak bilincimize ulaşmayı, onu bulandırmayı başaramıyorlar. İşkencehane olduğu dünya alem tarafından bilinen “Gayrettepe”de de coşkumuzu yitirmiyoruz. Sloganlarıyla destek verdikleri için futbol sahasından gözaltına alınanları hücrelerde slogan ve marşlarla karşılıyoruz. Sorgu odasından da başı dik çıkıyor, ifade vermiyoruz. Kaba dayak ve elektriği suskunluğumuzla, açlık grevimizle yanıtlıyoruz.
Gelenek sürüyor...
BÜ işgalcileri
[Devrimci Proletarya, 31 Mart 1992]