Bugün gençlik hareketine dair giderek belirginleşen birkaç okuma ile karşı karşıyayız
Neoliberal politikaların yaklaşık 30 yıllık tahtı 2008’de patlak veren kapitalist üretim kriziyle birlikte sarsıldı. Bu sarsıntı sadece ekonomi alanında yaşanmadı. İdeolojik-siyasal-kültürel-toplumsal bir bütünlük kazandı. Onyılların çok yönlü yıkım politikalarının yarattığı toplumsal tepki birikimini açığa çıkardı. Kuzey Afrika’dan başlayıp, Ortadoğu’ya, Avrupa ve tüm dünyaya yayılan bu toplumsal patlamalar pekçok alışılmış şeyi sarstı. Diktatörlükleri, o çok övülen demokratik hükümetleri devirdi, göklere çıkarılan “istikrarı” yere çakıverdi! Tüm bu olup bitenler içerisinde gençliğin (diplomalı işsizler, onların hemen yanında geleceksizlikle özdeşleşmiş öğrenciler) özel bir rolü oldu. Bu hareketleri ateşleyen ilk kıvılcımları onlar çaktı ve sürükleyici bir rol oynadılar.
Gençliğin merkezi bir örgütlenmeye sahip olmasa da bu hareketlerin esas dinamiği olması, gerek burjuvazi ve temsilcileri, gerekse solun çeşitli bölükleri tarafından kapsamlı tartışmalara konu edildi. Her iki kesim açısından da meselenin özünü, “gençlik nasıl örgütlenir, kazanılır?” ve “onca yıllık neoliberal dönüşüm ve yapılanmanın asli hedeflerinden biri olan ve sisteme sayısız zincirle bağlanmış hale getirilen (neoliberal ideo-siyasal-kültürel hegemonya) gençliği böylesine patlatan öfke birikiminin kaynağı nedir, bu kaynak nasıl denetim altına alınabilir?” soruları oluşturuyor.
Burjuvazinin bu konularda kapsamlı araştırmalar yapıp, projeler geliştirdiğinden emin olabilirsiniz. Onun bu isyan ve öfkeyi çeşitli kırıntılarla dindirerek denetim altına alacak marj alanlarının tarihsel olarak alabildiğine daraldığını biliyoruz. Bu en başta kriz nedeniyle mümkün değil. Zaten ilk elde hangi adımları attığını da görüyoruz: Eğitimi daha fazla piyasalaştırarak her açıdan (gerek eğitim giderlerinin yükseltilmesi, gerek bilimle-sanayi arasındaki ilişkiyi dolaysızlaştırmak) yüksek karlar sağlayacağı bir sektöre dönüştürmek! Neoliberal politikaların en çıplak biçimiyle uygulanması anlamına gelen bu adımlar eğitimin, kapitalist üretim ilişkileri içindeki anlamını en çıplak haliyle ortaya koyacaktır.
İzlediği istihdam politikaları açısından da durum farklı olmayacak. Gerek diplomalı işsizlik, gerek öğrenci işçilik olguları bu politikalarla birlikte hız kesmeden büyüyecektir. Alabildiğine esnekleşmiş-güvencesizleştirilmiş istihdam politikalarının sivri ucu gençlik kitlelerine dönüktür! Bu durumun öğrenci gençliğe yansımaları en başta geleceksizlik duygusunun derinleşmesi olacaktır.
Bu gerçek, hem burjuvazi ve hem de bizim açımızdan işin bamtelini oluşturuyor. Burjuvazi bu duyguyu- korkuyu, gençlik kitlelerinin ruhunu fethetmenin aracı kılmak için uğraşacaktır. Buna dair azımsanmayacak bir deneyim ve yönetme birikimi de var. Şimdi bu birikimi daha bir keskinleşecek olan bu çelişkiyi yönetecek yeni biçimlerle, araç ve yöntemlerle zenginleştirmeye çalışacaktır.
Bizse, bugünkü patlamalardan da çıkardığımız dersle burjuvazinin tüm ideolojik-kültürel hegemonya araçlarının, gelecek kaygısının ortaya çıkardığı tabiyet ilişkilerinin er ya da geç alttan alta biriken öfkenin duvarına çarpacağını bilerek ilişkileneceğiz süreçle. Elbette ki burjuvazinin yapıp ettiklerini görerek, bunların ortaya çıkardığı yeni sonuçları zamanında okuyup doğru sonuçlar çıkararak, bu sonuçları politika diline çevirerek!
Solun çeşitli kesimleri de bu gerçek üzerinden tartışmalar yürütüyorlar. Biz yazımızda yürütülen tartışmalara göz atarak konuya dair yaklaşımlarımızı ortaya koymaya çalışacağız. Çünkü tüm bu olup bitenler, gençlik hareketinin geleceği, örgütlenme dinamiklerinin tespiti, bu dinamiklerle kullanılacak örgütlenme araçları arasındaki dolaysız ilişki, bir bütün olarak politik hat ve bunun pratik karşılığının belirlenmesi açısından tarihsel önemde veriler sunuyor.
Fakat gerçeklerin olgunlaşarak tüm sonuçlarıyla açığa çıktıkları anda okunmasının başarı olmadığını belirtelim. Asıl başarı, onlar henüz olgunlaşmadan, içten içe birikirken tespit edebilmekte ve devrimci bir dönüşümün aracı kılacak politikalarla hayatın diline çevirebilmektedir.
Bu noktadan baktığımızda solun çeşitli kesimlerinin bugüne kadar iki farklı yaklaşım içinden hareket ettiğini belirtmeliyiz. Bir kesim neoliberal saldırganlığın yarattığı yıkım ve aynı zamanda ideo-siyasal-kültürel araçlarla bu toplumsal yıkımı yönetmekte geliştirdiği yöntemleri bu ikili karakteriyle birlikte göremedi. Göremediği için de gerçeği gözünden yakalayacak politika ve araçlar geliştirmek yerine alışılmış olanın tekrarıyla yetindi. Sonuç, gençlik hareketinin yaşadığı krizi aşamamak!
Diğer bir kesim de tersi bir yaklaşımla kapitalist sistemin kitleleri, özelde de gençliği sayısız yöntemle kendisine zincirleme “başarısı” karşısında onun gücünü olduğundan fazla büyüttü. Ekonomi ve dolayısıyla sınıfsal çelişkilerden, üretim ilişkileri içerisinden bakmaktan tümüyle uzaklaşarak çubuğu neoliberal ideo-kültürel hegemonyaya büken tek yönlü bir yaklaşımla ilişkilendi. Böyle olduğu için de gençlikle ve gençlik hareketiyle dinamik-dönüştürücü bir ilişki kuramadı, sistemin biriktirdiği çelişkileri es geçerek özünde sistemin çizdiği sınırlara teslim oldu! Bu iki yaklaşım aşılmadığı sürece bundan sonraki sürecin kavranması ve uygun politikalarla karşılanması da mümkün olmayacaktır.
DPG olarak bizse bu alanda da yapısal-tarihsel zayıflıklarımızın çemberine takıldık. Gerek ‘90’ların başında, gerekse 2000 sonrasında gençlik hareketi ve sorunları, örgütlenme dinamikleri ve bunların politik bir bütünlüğe kavuşturulması konusunda alışılmış ölçüt ve alışkanlıkları parçalayan isabetli öngörülerimiz ve bunları hayata geçirmekte attığımız adımlarımız oldu.
Öyle ki bugünkü YÖK yasasının ön adımlarının atıldığı ‘90’lı yıllarda YÖK sorununu tek başına bir demokrasi sorunu olarak ele almayıp, onun aynı zamanda sınıfsal bir bütünlük içinde kavranması konusunda ısrarlı olduk. Eğitimin kapitalist üretim içinde nasıl bir anlam taşıdığının altını çizmekten vazgeçmedik. Alışılmış örgütlenme modellerinin yaşadığı tıkanmaları bir sorun olarak tespit edip bunların tarihsel-toplumsal nedenlerine dair bugünü de kesen isabetli tespitlerde bulunduk.
Aynı şekilde 2000’lerin başında da gençlik hareketinin ufkunu ve sınırlarını zorlayan politik tespitlerde bulunduk. Sendika fikrini 2004’lerde ilk biz ortaya koyduk. O dönem yapılan Kurultay’da bu fikre bütünsel bir ifade kazandırmaya çalıştık. Eğitim ve neoliberal politikaların ortaya çıkardığı pekçok sorunu ele aldık.
Fakat bu ileri yanlarımıza rağmen gençlik hareketi içinde bir çekim merkezi olmayı başaramadık. Başaramadığımız gibi varolan gücümüzü de koruyamadık. Bunda kolektif olarak yaşadığımız iç sorun ve tıkanmaların payı büyüktür. Fakat sorun bunun da ötesinde yapısal zaaf ve zayıflıklarımızla ilişkilidir. Bunların başına devrimci iktidar bilincindeki zayıflığımızı yazmalıyız. Keza bu zayıflık, teorimizle pratiğimiz arasındaki açı farkına, siyaset yapış tarzımıza, örgüt işleyişi ve kadro politikalarımıza kadar aklımıza gelebilecek pekçok konuda alttan alta bir ters dinamik olarak hep işledi.
Bu söylediklerimiz, bundan sonraki yürüyüşümüzün hangi esaslara dayanması gerektiğini gösteren bir tarih okumasıdır. Gerek teori-pratik ilişkisinin devrimci bir tarzda kurulması, gerek örgütsel işleyiş ve esaslar, gerek kadro politikamızda militan sosyalist devrimciliği pratikte inşa etmede göstereceğimiz çaba ve ısrar açısından tarihsel derslerimiz önemli bir kılavuz olmak zorundadır. Gelecekle, bu bilinç içinden ilişkileneceğiz.
Bugün politik bir hat belirlemek, çok daha açık hale gelmiş dinamiklerin okunmasıyla eskisiyle kıyaslanmayacak kadar “kolaylaşmıştır”. Daha doğrusu gelinen noktada sorun, bu dinamikleri okumanın ötesinde asıl olarak bu okumadan hangi sonuçların çıkarılacağıyla ilgilidir. Bu sonuçların devrimci sonuçlar olup olmamasıysa, güçlü bir gelecek bilinci ve bizim açımızdan sosyalist devrim kavrayışı, bu kavrayışı güncelleştirmek ve hayatın içinden üretmemize bağlıdır.
Keza belirttiğimiz gibi bugün artık on yıllara yayılmış olan bir sürecin toplumsal birikimleri sonuçlarıyla birlikte tüm boyutlarıyla olmasa bile patlamış durumda. Ayrıca bu alana dair dünya düzleminde ilerici akademisyenler başta olmak üzere pek çok kesim son derece kapsamlı araştırmalarla oldukça zengin bir literatür oluşturdu. Bu açıdan da bu durumu süreç okumasına dönüştürmekte ciddi avantajlara sahibiz.
Biz bu ikili avantajı kendi tarihsel birikimimizle birleştirip militan bir sosyalist devrimcilik potasında sentezlemeli, yeniden yeniden üretmeliyiz. Elbette ki bu aynı zamanda burjuvazinin gençliği sisteme yeniden bağlamak için kullanacağı yöntem ve araçların kavranmasını ya da yeni saldırılarının ortaya çıkaracağı dinamikleri görmeyi, kavramayı da zorunlu kılmaktadır.