Bu özrün arkasında yatan etken Türkiye’nin gücü değil emperyalist haydutluğun bölge politikalarıdır
Gazze’ye insani yardım götüren Mavi Marmara gemisi 31 Mayıs 2010 tarihinde uluslararası sularda İsrail’in saldırısına uğramış, dokuz kişi ölmüştü. Erdoğan o zaman, “Aslında bu bir savaş nedenidir” efelenmesinde bulunmuştu.
Aradan 3 yıla yakın bir zaman geçti. Bu sürede İsrail’in kaybettiği çok bir şey olmadı. Türkiye açısından Heronların tamiri bile soruna dönüştü. Filistin kuşatması hızından bir şey kaybetmedi.
İsrail, gerçekleştirdiği korsanlıktan kaynaklı hiçbir idari yaptırıma maruz kalmadı. Fakat söz düelloları havada uçuştu. Gelinen noktada Obama’nın baskısıyla Netanyahu telefonla özür diledi.
AKP hükümeti ve yalakaları bunu bir şova dönüştürdüler. Ortalığı “zafer” çığlıkları kapladı. Oysa ortada basit bir gerçek var: Bölge dengeleri, giderek kızışan emperyalist egemenlik çatışması ve ABD'nin stratejileri bu adımı gerektiriyordu.
Rusya-Çin emperyalist ittifakının etki alanının geriletilmesi ve İran’ın kuşatılması doğrultusunda Suriye’ye müdahale, Lübnan’ın kontrolü, Irak’ta Maliki hükümetinin etki altına alınması konularında ABD’nin başını çektiği emperyalist ittifakta sürtünme yaşanması istenmiyor.
Resmin bu yanından bakıldığında mesele "diplomasi zaferi" olarak Türkiye’nin İsrail’i mat etmesi değil, İsrail cephesinden hiçbir kayba yol açmayacak şekilde emperyalist hegemonyanın tesisi açısından Netanyahu’nun bu telefona mecbur bırakılmasıdır.
Medya üzerinden gerçekleştirilen manipülasyonda çığır açmış hükümetin yüzündeki maske zaman zaman kayabiliyor. İşte onlardan birisi Fikret Bila’nın Erdoğan’la yaptığı röportajdan yansıyor.
“Yeni süreç Suriye’yi etkiler mi? Esad’ın gidişini hızlandırır mı?” sorusuna Erdoğan; “Ben etkiler diye düşünüyorum. Çünkü atacağımız çok farklı adımlar olabilir. Nitekim Amerika’nın dikkat ederseniz açıklamaları da farklı. Onun için tabii Ürdün seyahati boşuna değil. Onun için bölgede Suriye süreci, bence olumlu istikamette çok daha hızlanacaktır” yanıtını veriyor.
Yine aynı röportajda “PKK ve Kürt sorununun çözümü süreci, ardından İsrail’le özür sorununun çözülmesi gündeme geldi. Şimdi gündeminizde hangi konu var?” sorusunu; “Şimdi bakın çevrede Irak var. Çevrede Suriye var. Maliki’den sinyaller geliyor tabii ama Irak’ta kendi içinde çok ciddi sorunlar var. Mesela Mukteda el Sadr’ın son açıklamasını gördünüz mü? Korkunçtu. Acayip bir tehdit vardı orada. Bu, bir şeyleri gösteriyor. Maliki samimi davranmıyor. Öyle bir gayreti hiç yok. Yaranma gayreti yok” diye yanıtlıyor.
Gerçek hiçbir kıvırtmaya yer bırakmayacak kadar açık: Telefon özrünün arkasında yatan şey Türkiye’nin gücü değil emperyalist haydutluğun bölge politikalarıdır.
Bundan 3-4 ay öncesine kadar Kürt ulusal hareketine ve onun değerlerine saldırganlıkta ölçü sınır tanımayan Tayyip Erdoğan ve AKP Hükümeti'nin 'beklenmedik' bir zigzag çizerek birden “barış ve çözüm havarisi” kesilmesinin arkasında da aynı dinamik var. AKP'yi ve Türk tekelci burjuvazisini bu “çözüm arayışı”na iten güç ve nedenlerle Netanyahu'yu özür dilemek zorunda bırakan güç ve nedenler aynı.
Ama Türkiye'de kendilerini “büyük analist” olarak pazarlamaya çalışan solcusundan sağcısına bir dizi çevre bu gerçeğin hala farkında değil. Bunlar, genlerine işlemiş Kemalist şovenizmin de etkisiyle sorunu hala “Türkiye'nin iç dinamikleri, özellikle de Tayyip Erdoğan'ın başkanlık hayali temelinde yürüyen bir pazarlık” olarak görme ve gösterme sığlığında ısrar ediyorlar.
Irak ve Suriye hatta Mısır’daki belirsizlik, İran üzerinden Rusya-Çin destekli “Şii yayı”nın etkinliğinin kırılamaması, bunun karşısında ABD’nin başını çektiği emperyalist blok destekli Suudi Arabistan gibi bölge gericilikleri ile birlikte Türkiye’nin başını çektiği “Sünni blok”un etkili kılınmaya çalışılması çalkantı ve çatışmaları sürekli canlı tutuyor.
Bu çalkantılı tablo içinde ABD emperyalizminin bölge karakolu İsrail’in güvenlik paranoyası, direnmekten vazgeçmeyen Filistinlilerin kendi toprakları üzerinde açık hapishane koşullarında yaşamasından kaynaklı sorun ve sürtünmeler de var. İsrail’in istihbarata dayalı askeri güç olarak etkinliğinin zayıflaması istenmiyor. Bu koşullarda Lübnan Hizbullahı ve Gazze’de Hamas, Şii yayının etki alanından kopartılmak isteniyor. Bu konuda Türkiye etkin bir rol oynuyor. Ki Hamas üzerinde bu başarılmış görülüyor.
Bölgede üst üste binip iç içe geçen bu sarmal içerisinde ABD emperyalizminin bölgedeki koçbaşları İsrail-Türkiye ikilisi arasında yaşanan sürtünme devre dışı bırakılmak isteniyor.
Obama güdümünde Netanyahu’nun Erdoğan’ı öpmesi bu yönleriyle hiç hayra alamet değil!..